Avustralya’dan bir kendiyle barışma hikâyesi: Please Like Me

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
“Neden kendime hayattan zevk almak için izin vermiyorum, neden anı yaşayamıyorum? Bugün ışıl ışıl, güneşli bir gün, bir birinci dünya ülkesindeyiz, daha şimdi 19 dolarlık bir dondurma siparişi verdik… Ama benim tek düşünebildiğim, suratımın çöpe benzediği.” diye başlayan monoloğun sahibi Josh, kız arkadaşıyla olan buluşmasının hiç de ummadığı bir yöne gideceğinin farkında değil. O günün yeni hayatının ilk günü olduğunun da… Çünkü Claire, susmak bilmeyen Josh’ın sözcükleri arasında bulduğu ilk boşlukta araya girecek, uzaklaşmaya başladıklarını, ayrılmak istediğini söyleyerek ekleyecektir: “Bir de şey, sen eşcinselsin.”

Her bir karakteri farklı kusurlara sahip, hatta kusurlu özelliklerini uçlarda yaşayan karakterlerin uyum içinde yaşadığı, birbirine destek olduğu ve birbirlerini katlanılır hâle getirdiği bir dizi düşünün: Onaylanma ve kabul görme bağımlısı bir ana karakter, intihara meyilli bir anne, kendine güvensiz bir baba, ayrılmaktan korktuğu için ilişkisine devam eden bir yakın arkadaş… Diğer yandan karakterlerinin yaşadığı buhranlara ve mücadele ettikleri kişisel zorluklara rağmen daima pozitif mesajlar veren, gözünüzden bir damla yaş döktüğü an onun önünü gülümsemenizle kestiren bir dizi. 2013’te Avustralya televizyonu ABC2'de yayın hayatına başlayan ve başrolünü de üstlenen yaratıcısı Josh Thomas’ın planladığı gibi dört kısacık sezonun ardından ekranlara veda eden Please Like Me tam da böyle bir dizi.
Mevzu nedir? 20’li yaşların henüz başındaki Josh’ın yıllardır görmezden geldiği ve kaçtığı, dizinin ilk dakikalarında (eski) kız arkadaşının yüzüne vurduğu gerçeğin şoku, Please Like Me’de bir kendini kabullenme, özgürleşme ve büyüme hikâyesine evriliyor. Fakat yeni hayatının daha ilk gününde büyük bir zorlukla karşılaşıyor Josh; annesinin intihara teşebbüsü, onu sadece kendi psikolojisi, kendisiyle barışma süreci ve kişisel gelişimiyle değil, annesininkiyle de ilgilenmek zorunda bırakıyor. Dört sezon boyunca suratının çöpe benzediğini düşünmeye devam etse de birbirinden güzel erkeklerle yaşadığı ilişkiler kendiyle barışmasını sağlıyor. Ailesinin ve arkadaşlarının yaşadığı, başta kendi gelişimi önünde birer zorluk ya da engel olarak gördüğü sorunlar, Josh’ı da geliştiriyor.

Josh Thomas’la gastronomik ve müzikal anlar: İzleyebileceğiniz en doğal ve içten dizilerden biri olan Please Like Me, bunu en çok birbiriyle mükemmel bir uyum içinde çalışan oyuncu kadrosuna borçlu - komedyen Hannah Gadsby'nin de ikinci sezondan itibaren kadroda yer aldığını ekleyeyim. Dizi duygusal ve psikolojik iyileşme sürecini tetiklemenin yanı sıra, iştah açıcı ve dans ettirici bir etkiye de sahip. French Toast, Parmigiana, Babaganoush, Souvlaki… Bunlar bir Akdeniz restoranının menüsünden değil, Please Like Me’nin bölüm başlıkları listesinden birer alıntı. Her bölüm için farklı mutfaklardan bir isim seçen Josh Thomas’ı, sıklıkla bu yemekleri hazırlarken ya da yerken görüyoruz. Her daim enerji veren, yüz güldüren, Clairy Browne & the Bangin' Rackettes'in I'll Be Fine şarkısıyla renklenen açılış jeneriği de çoğunlukla mutfakta geçiyor. Sadece mutfakta değil, dizinin bütününde duyacağınız eğlenceli ve hareketli şarkılarla dolu soundtrack listesini ve Bryony Marks imzalı oyunbaz müzikleri bu çalma listesinden dinleyebilirsiniz.
Please Like Me’ye Netflix Türkiye kataloğundan erişebilirsiniz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Endüstriyel bir çölde para kazanamayan ama tarih yazan bir plak şirketi, kederli yaşamından ilham alan bir müzisyen, Osmanlı'da aktivist bir kadın yazar ve her koşulda yaratanlar.
30 Eki 2020

YAZARLAR

Emre Eminoğlu
Sinema, kültür, sanat yazarı. 2021’den beri sinema editörlüğünü üstlendiği Aposto başta olmak üzere çeşitli dijital ve basılı yayınlarda sinema yazıları yazmaya, röportajlar yapmaya ve podcast'ler üretmeye devam ediyor. SİYAD ve FIPRESCI üyesi, Golden Globes seçmeni.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Yaşlanmakla yaşlı rolünü oynamak birbirinden farklı şeyler. Yaşlanacağız. Bedenimiz değişecek. Fakat bedenimizin değişmesiyle kişiliğimizin, arzularımızın ve dünyayla kurduğumuz ilişkinin belirli bir kalıba sokulması arasında da zorunlu bir bağ yok. Yaşlanmaktan korkanlar için üç kitaplık bir reçete.

Charlotte Wells’in "Aftersun", Joachim Trier’in "Sentimental Value" ve Rodrigo Sorogoyen’in "El ser querido" filmleri, baba-kız ilişkisinin üç farklı dönemine ve üç ayrı duygusal biçimine bakıyor. Birinde geçmişe dönerek babasını anlamaya çalışan bir kız, diğerinde geçmişin yükünü bugünkü ilişkilerine taşımış iki kız kardeş, bir diğerindeyse yıllar sonra yeniden karşılaşıp eski hesapları açan bir baba-kız.

Lance Oppenheim’ın yeni filmi "Primetime" Chris Hansen’ın televizyon dünyasını güçlü oyunculuklarla yeniden kurarken reyting hırsının insani bedellerini ve gösterinin etik sınırlarını incelemekte yüzeysel kalıyor.

Kültürel mirası turizmin hizmetine sokmak başka şey; turizmi kültürel mirasın daha derin ve daha sürdürülebilir biçimde deneyimlenmesine aracılık edecek şekilde tasarlamak başka. İkisini birbirine karıştırdığımızda eser kolayca bir logoya, bir hediyelik eşyaya veya sosyal medyada tüketilen bir görsele dönüşebilir.

Ölenlerin eşyalarını dağıtıyoruz ama telefonlarımızda sesleri, mesajları, görüntüleri kalıyor. Sandra Wollner’ın "Her Defa" filminden hareketle, kapıya konan ayakkabılardan cevap beklediğimiz mesajlara uzanan yas hâlleri üzerine düşünceler.




