Bilinçaltı Volkanları


Yeni dönemde iletişimin incelikleri: Artisan Grup
Deneyim kelimesi son yılların en çok konuşulan kelimelerinden biri. "Akılda kalmak", yoğun bilgi akışından, giderek çoğalan seslerden dolayı güçleşirken her şeyiyle düşünülmüş, tasarlanmış deneyimler önem kazanıyor.
Daha fazlasını öğren →
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Kimi zaman uyanmak istemediğimiz kimi zaman içinde gizli mesajlar aradığımız, bazen gelişiyle bize bir şeyleri haber veren, bazen çok iyi bir fikir bulduğumuza emin olup da kanıtlayamadığımız rüyalar… Hiç sönmeyen bilinçaltı volkanlarının küçük püskürmeleri… Doğasındaki bilinmezlikle kaygı verici, aniden kabusa dönüşebilen bu zihin ekranının beyaz perdeye yansımasına bakıyoruz birlikte. Rüya ya da kâbus çağrışımlarıyla zihnimize kazınmış önerilerde bulunuyoruz birbirimize. Bir şarkıyı bir sahneyle takas ediyor, şarkılardan filmlere, filmlerden başka şarkılara varıyoruz.
Trainspotting (Danny Boyle, 1996) / Nine Inch Nails - Something I Can Never Have
Hayatımın farklı dönemlerinde defalarca izlediğim, 2000’lerin başında Beyoğlu’nda film afişi satan dükkânlarda izini sürdüğüm ve esas kahramanı Mark Renton’ın “choose life” tiradını yıllarca odamın duvarında ağırladığım Trainspotting, kara komedisinin yanında oldukça dehşet verici anlar da barındırıyor. Bu anlardan en ağırı, Sick Boy ve kız arkadaşı Allison’ın bebeği Dawn’un ihmal sonucu ölümü. Edinburgh banliyösünün ezici sıkıcılığında yaşama tutunamama hissi ve ortak kullanılan şırıngalarla birbirine bağlanan arkadaş grubu, her an içlerinden birinin yitip gitmesi ihtimaliyle yaşasa da beşiğinde cansız yatan Dawn’un görüntüsü hepsini sarsıyor.
Renton, ailesi tarafından bağımlılığından kurtulması için duvarları oyuncak trenlerle kaplı çocukluk odasına kapatıldığında, eroin yoksunluğuyla gördüğü bir dizi rahatsız edici halüsinasyon arasında Dawn tarafından ziyaret ediliyor. Kendi yatağının bir hapishane, zihninin ise işkenceciye dönüştüğü bu sekansta, filmin enfes soundtrack’inde önemli bir yer tutan Underworld’den Dark & Long - Dark Train Mix çalıyor. Renton’ın 135 bpm’le üzerine gelen dehşet treninin altında sürüklenişi, bağımlılık kâbusunun gerçekçi bir anlatımı olarak sinema tarihinde ve izleyicinin belleğinde yerini alıyor.
Kaçmaya çalışıp kıpırdayamamak, korktuğun şeyin kendi bedenin olmasının verdiği çaresizlik ve geri dönüşsüzlük hissi, beni Nine Inch Nails’in 1989’da yayımlanan ilk albümü Pretty Hate Machine’in yıldızlarından Something I Can Never Have’e götürüyor. Şarkının sözlerinin eski bir sevgiliye yazılmış olabileceği kadar bağımlılıkla da ilgili olabileceği yorumu, NIN dinleyicileri arasında popüler. Renton’ın kabusunu Underworld’ün koşar adım ritimleri dışında Trent Reznor’ın karanlık duygularla yüklü sesiyle de karşılamak mümkün. Derinlere gömülü tuşluların yüzeye çıkana kadar tedirgin edici bir uğultuya dönüştüğü şarkı, kayıp hissiyle dolu bir anlatının etrafında girdap gibi dönüyor. Seçeneklerin bire indiği, ışığın azaldığı, en yalnız kalmak istemediğimiz kişiyle, kendimizle baş başa kaldığımız yerdeyiz. Çıkışsız arzuların verdiği acıyla baş etmenin tek yolu ise, kendinin bir tür kabuğuna dönüşmüş hâlde, dayanmak ve beklemek. Tıpkı içindeyken bitmeyecek gibi gelen kabuslarda uyanmayı beklediğimiz gibi.
Jefferson Airplane - White Rabbit / Lazzaro felice Happy as Lazzaro (2018, Alice Rohrwacher)
Büyüten haplar, küçülten haplar. Ateş düşüren, uykuya daldıran, acıyı dindiren ya da sanrılar gördüren haplar. Belki de son zamanların popüler dizilerinden birindeki gibi, odanın tavanında satranç oynatanlar… Şarkının Alice’e sormamızı tavsiye ettiği hapları rüyalarla eş tutmak büyük bir keşif, sansasyonel bir metafor olmayacaktır. Gördüğü rüyalarda Beyaz Tavşan’ın peşinden giderek yepyeni dünyalar keşfeden, uçmayı başaran, kendini küçücük hisseden, bir anda gençleşen, lise koridorlarına ışınlanan, sonunda cesaretini toplayan, yitirdiklerini bulan - ya da bir kabussa bu, sahip olduklarını yitiren bir tek ben olamam çünkü. Rüyalar: göz ve izanın olmadığı, ya da şarkının dediği gibi “mantık ve uyumun dikkatsizce düşüp öldüğü” âlemler…
Lewis Carroll’ın Beyaz Tavşan’ın peşinden giden bir genç kadının harikalar diyarında geçen, metaforlarla dolu fantastik romanıyla rüyalar ve kabuslar arasındaki ince çizginin üzerinde ip cambazlığı yapan Alice’in yaşadıkları ilham veriyor Jefferson Airplane’e. White Rabbit büyülü, uçuk ve aynı anda hem tedirgin edici hem de sakinleştirici etkiye sahip bir şarkı benim için. Hangi dönemde keşfettiğimi hatırlamasam da bir şekilde çekme kasetlere, toplama CD’lere ya da mp3 klasörlerine sığdırdığımı bildiğim bu şarkı, bugüne dek Oliver Stone’un Platoon’undan David Fincher’ın The Game’ine birçok filmde, The Handmaid’s Tale’den Big Little Lies’a birçok dizide de karşıma çıktı. Hatta Tim Burton’ın Alice in Wonderland uyarlamasına özel hazırlanan albümde, Grace Potter and the Nocturnals tarafından yeniden yorumlandı.
Her ne kadar izlediğim tüm bu yapımlarda izdüşümleri olsa da kulaklığımı takıp, gözlerimi kapayıp, Artemis’in yolladığı şarkıları dinlemeye koyulduğumda Beyaz Tavşan beni farklı bir yere sürükledi. Bir anda kulağımda “Lazzaro!” fısıltıları belirdi sanki. Son yıllarda İtalya sinemasının direksiyonunu eski heyecan verici günlerine doğru kırmasını sağlayan yönetmenlerden Alice Rohrwacher’in İtalya kırsalında geçen Lazzaro felice / Happy as Lazzaro filmi, ışıltılı ama karanlık, iyimser ama kötülüğe dair bir film. Filmin iyi yürekli, iyilik timsali karakteri Lazzaro, cennetten farksız bir köydeki komünün en ışık saçan, en becerikli, en yetenekli üyesi. Onları ziyaret eden toprak sahibinin yanında getirdiği asil genç Tancredi, Lazzaro’nun Beyaz Tavşan’ı oluveriyor. Lazzaro tavşanın peşinden sürüklenip gidince, filmde hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı anlaşılıyor. İyilik timsali Lazzaro’nun “Harikalar Diyarı” ve delikten aşağı yolculuğu, hayatın gerçeklerini yüzümüze çarpan dönemeçlerle dolu. Gerçekle rüya arasında, her rüya gibi çizgisellikten oldukça uzak, birçok sinematik rüya gibi Super 16 kamerayla çekili. Kafanız mı karıştı? “Fındık faresinin sözlerini hatırlayın: Başını besle. Başını besle. Başını besle.”
Tüm illüstrasyonlar ve “örtük” dünyasını cesurca bizimle paylaştığı için Ece Tugay'a teşekkür ederiz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Uyku muhafızları, satılık rüyalar sergisi, bir albümün arkasındaki rüyalar âlemi, filmlerin ve şarkıların satır aralarına gizlenmiş rüya ve kâbuslar.
05 Şub 2021

YAZARLAR

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Yaşlanmakla yaşlı rolünü oynamak birbirinden farklı şeyler. Yaşlanacağız. Bedenimiz değişecek. Fakat bedenimizin değişmesiyle kişiliğimizin, arzularımızın ve dünyayla kurduğumuz ilişkinin belirli bir kalıba sokulması arasında da zorunlu bir bağ yok. Yaşlanmaktan korkanlar için üç kitaplık bir reçete.

Charlotte Wells’in "Aftersun", Joachim Trier’in "Sentimental Value" ve Rodrigo Sorogoyen’in "El ser querido" filmleri, baba-kız ilişkisinin üç farklı dönemine ve üç ayrı duygusal biçimine bakıyor. Birinde geçmişe dönerek babasını anlamaya çalışan bir kız, diğerinde geçmişin yükünü bugünkü ilişkilerine taşımış iki kız kardeş, bir diğerindeyse yıllar sonra yeniden karşılaşıp eski hesapları açan bir baba-kız.

Lance Oppenheim’ın yeni filmi "Primetime" Chris Hansen’ın televizyon dünyasını güçlü oyunculuklarla yeniden kurarken reyting hırsının insani bedellerini ve gösterinin etik sınırlarını incelemekte yüzeysel kalıyor.

Kültürel mirası turizmin hizmetine sokmak başka şey; turizmi kültürel mirasın daha derin ve daha sürdürülebilir biçimde deneyimlenmesine aracılık edecek şekilde tasarlamak başka. İkisini birbirine karıştırdığımızda eser kolayca bir logoya, bir hediyelik eşyaya veya sosyal medyada tüketilen bir görsele dönüşebilir.

Ölenlerin eşyalarını dağıtıyoruz ama telefonlarımızda sesleri, mesajları, görüntüleri kalıyor. Sandra Wollner’ın "Her Defa" filminden hareketle, kapıya konan ayakkabılardan cevap beklediğimiz mesajlara uzanan yas hâlleri üzerine düşünceler.



