Birlikte ama yalnız: Dijital solipsizm insanı nasıl tüketiyor?

QuandoHer salı ve cuma girişimcilik ve teknoloji ekosistemlerinden öne çıkan gelişmeler, paradigma değişimleri, inovasyon trendleri ve dijital dönüşüm e-posta kutunda.
“Senin gibi olmak isterdim ama olamıyorum” der kadın. “Belki ikimiz de aynı şeyden korkuyoruz” der adam. Kadın itiraz eder: “Hayır, öyle değil. Sen yalnız kalmaktan korkmuyorsun ve hiçbir şeye ihtiyacın yok, hiç kimseye ihtiyacın yok. Bensiz de yaşayabilirsin.”
Bu diyalog, ilk gençlikte izlediğim bir filmde geçiyor. Paul Bowles’ın The Sheltering Sky isimli klasik romanından uyarlanan ve Türkiye’de Çölde Çay diye bilinen Bernardo Bertolucci filminden... 1990 tarihli bu filmi, 2000’ler kuşağı da Teoman’ın "İki Yabancı" şarkısıyla keşfetmişti. Teoman, “Yazdan kalma bir günden ya da Çölde Çay filminden bir sahne var aklımda” derken bu sahneyi mi kastetti bilemeyiz tabii ama şarkının ve filminin ruhunu en iyi damıtan sahne buydu bana kalırsa.
Herkesin hiç kimseye ihtiyacı yokmuş gibi
O sahneyi şimdilerde izlediğimde zamanın ruhuyla da özdeşleştiriyorum. Kitap 1949, film 1990, şarkı 2000 yılında çıkmış. Sosyal medyanın hiç olmadığı zamanlar yani. Oysa bugünlerde pek çok sosyal medya profiline baktığımda hissettiğim asıl duyguyu bu repliklerde buluyorum.
Orada herkes bir başkası ya da aslında olmak istediği kişi: Daha duyarlı, daha aktivist, daha entelektüel, daha komik, daha sorumlu. Herkes sanki yalnız kalmaktan hiç korkmuyormuş gibi. Herkesin sanki hiç kimseye ihtiyacı yokmuş gibi. Kesintisiz bir monolog hâli. “Gerçekten uzun uzun dinleyen, sessizce bitirmenizi bekleyen ve 'O değil de' diye başlayıp kendini anlatmayan insanlar nereye gitti?” sorusunu daha fazla soruyoruz sanki.
Ana karakter sendromundan dijital solipsizme
Bu insanlık hâline daha önce “Bizim asıl büyük sorunumuz ana karakter sendromu olabilir” başlıklı bir yazıda giriş yapmıştım. Aslında tıbbi tanısı olan bir kişilik bozukluğu değildi. Tanınma ve onaylanma yönündeki çok doğal insan arzusunun hızla gelişen teknoloji karşısında bocalamasının bir diğer adıydı.
- Bireyin hayatındaki diğer tüm insanları yan karakter, onun hikayesine hizmet eden bir figür ya da izleyici olarak görmesine verilen isimdi.
Kısaca bencillik deyip de geçebiliriz ama geçmeyelim. Bu durumu “dijital solipsizm” olarak ele aldığımızda, bazı şeyler daha yerli yerine oturuyor.
Solipsizm ve Ölü İnternet Teorisi
Önce solipsizmi hatırlayalım. Solipsizm (Tekbencilik) klasik felsefenin “Yalnızca benim zihnimin varlığından emin olabilirim” şeklindeki soyut sorgulamasından başlar; modern dönemde Rene Descartes tarafından da temellendirilir. Dijital solipsizm ise bu klasik felsefi problemi, dijital çağa taşıyan modern bir kavram.
Bu görüşe göre internette, sosyal medyada veya herhangi bir dijital platformda gördüğümüz, etkileşime girdiğimiz, diğer kullanıcıların gerçekten bilinçli insan olup olmadığından emin olamayız. Bu profiller, yorumlar, makaleler hatta kişisel mesajlar; son derece gelişmiş yapay zeka modelleri, algoritmalar veya daha önceden programlanmış “felsefi zombiler” (insan gibi davranan ancak içsel bir bilinç deneyimi olmayan varlıklar) tarafından üretiliyor olabilir.
Kısacası, bu teori, dijital evrenin bireyin bilincine sunulan devasa ve kişiselleştirilmiş bir simülasyon (Baudrillard’a atıfla) olabileceği ihtimalini akla getirir. Meşhur “ölü internet teorisi” de bunun bir yansımasıdır.
Modern bir ayna olarak telefon
Peki bunun günlük hayata yansıması nasıl oluyor? Nihayetinde her birey, giderek artan bir şekilde, kendi zihninin ve algoritmik olarak filtrelenmiş enformasyon akışının bir yansıması olan kişiselleştirilmiş gerçeklik evrenine hapsoluyor. Bu durum, sabah uyanıp telefonu elinize aldığınız an başlıyor.
- Burada telefonu bir ayna gibi düşünebiliriz. Çünkü dün neye baktık, nerede duraksadık, hangi videoyu sonuna kadar izledik sisteme kaydedildi. Şimdi de bize bu verilerin işlenip analiz edildiği pırıl pırıl bir akış sunuldu.
Elbette Türkiye gündemi gibi asla kaçamayacağımız şeyler de var ama onun da kendimize özel bir versiyonunu görüyoruz. Üstelik aynı anda biz de sürekli bir performans sergiliyoruz. Sosyal medyada kendimizin ideal versiyonunu sunmak için yeterince fırsat var. Ancak gerçek benliklerimizle dijital benliklerimiz arasındaki uçurum açıldıkça da gerilim artıyor. Bu durum yalnızlık ve izolasyonu artırıyor.
Teknoloji bencilliği teşvik ediyor
MIT Profesörü Shery Turkle, Teoman’ın "İki Yabancı" şarkısından da aşina olduğumuz “birlikte ama yalnız” sendromunu inceleyen 2011 tarihli Alone Together kitabında bu dijital bencilliği ufuk açıcı bir şekilde çerçevelendirmişti.
Henüz üretken yapay zekanın, yani gelişmiş sohbet botlarının olmadığı ortamda, insanların gerçek bir bağ kurmanın getireceği sorumluluk ve zorluklardan kaçtığını gözlemlemiş; insanların birbirlerinden beklentisinin düştüğünü aktarmıştı.
Turkle’a göre bu durum bencilliğin yapısal bir şekilde teşvik edilmesiydi. Teknoloji, bireyin kendi rahatlığı ve öncelikleri adına başkalarına karşı sorumluluklarından kaçması için bir zemin sağlıyordu. Sosyal medya bunun bir aşamasıydı, bizi yüz yüze görüşmelerin bazı sorumluluklarından uzaklaştırıp rahatlatmıştı.
Buna çevrimiçi ketlenmeme etkisi (online disinhibition effect) denmişti. Olumsuz ve olumlu tarafları vardı. Yapay zeka sohbet robotlarıysa bunun çok daha ilerisine götürüyor. Shery Turkle, bu gözlemlerini yapay zeka sohbet robotlarıyla karşılaştırmalı ele aldığı yeni çalışmasında artık tehlikenin daha büyük olduğunu kaydediyor.
Şimdi bireysel önyargılarımızı pekiştirmek için daha gelişmiş araçlarımız var. Oysa başta demokrasi olmak üzere, pek çok toplumsal bağ, farklılıklar üzerinden konuşabildiğimiz zaman mümkün olabiliyor.
Dijital solipsizm nasıl işler?
Tüm bu yazdıklarımızdan hareketle dijital solipsizmin işleyişini dört aşama olarak düşünebiliriz. Birinci aşama, dijital dünyaya narsistik eğilimlerle beslenen, özenle inşa ettiğimiz bir sanal benlikle adım atıyoruz. İkinci aşamada bu benlik, Shery Turkle’ın da ifade ettiği gibi karmaşık, riskli ve zor insan ilişkileri yerine, bireyin kendi konforuna öncelik veren kontrol edilebilir ilişkiler yaratıyor. Buradan kırılgan bir narsizme ulaşıyoruz. Üçüncü aşamada tüm bu ilişkileri ötekinin varlığını ve deneyimlerini ortadan kaldıran bir filtre balonu ya da yankı odasında deneyimliyoruz.
Dördüncü aşamada ise John Suler’in tanımladığı "Solipsistik İçe Yansıtma" başlıyor. Şöyle ki, iletişimde karşıdaki kişiyi göremediğimiz, duyamadığımız ve beden dilini okuyamadığımız için, onun kişiliğini, ses tonunu ve hatta görünüşünü kendi zihnimizde, kendi beklentilerimize, arzularımıza ve korkularımıza göre "yaratırız." Bu süreçte, etkileşimde bulunduğumuz kişi, kendi özerk varlığı, duyguları ve karmaşıklığı olan bir birey olmaktan çıkar; zihnimizin içinde yarattığımız, bizim tarafımızdan yönetilen bir "karaktere" dönüşür. Bu durum da empatiyi iyice olanaksızlaştırır.
Toplumsal ve bireysel etkileri neler?
Dijital solipsizmin toplumsal düzeyde sonucu, ABD’deki QAnon hareketi gibi alternatif gerçeklik evrenlerinin oluşması, Incel (involuntary celibates-İstemsiz Bekarlar) gibi alt kültürlerin yükselmesi olabilir. Bireysel düzeydeyse gerçeklikten kopuşa, izolasyona, bilişsel tembelliğe, empati yoksunluğuna yol açabilir.
Elbette madalyonun diğer yüzü de var. Aynı teknolojiler yalnızlık sorununu belli bir düzeye kadar çözebilme, kolektif topluluklar oluşturma, aidiyet ve sosyal destek potansiyeline de sahip. Bunun için algoritmik şeffaflığa, platformların kullanıcıları sadece seveceklerini düşündükleri içeriklerle değil, aynı zamanda onları şaşırtacak, onlara meydan okuyacak ve dünya görüşlerini genişletecek içeriklerle de kasıtlı olarak karşılaştıran yenilikçi tasarımlar geliştirmelerine ihtiyaç var. Aynı zamanda dijital etik, çevrimiçi güvenlik, dijital empati, eleştirel düşünme ve yapay zeka okuryazarlığını eğitim müfredatının ayrılmaz bir parçası hâline getirmek gerekiyor. Bu da “dijital vatandaşlık” kavramını gerçekten yerleştirmekle sağlanabilir.
Yalnız olmamak nasıl bir şeydi?
Yazının sonunda yine Sheltering Sky’a dönelim. Romanının bir yerinde adam “O kadar yalnızım ki, yalnız olmamak nasıl bir şeydi, onu bile unuttum” der. (Can Yayınları, 2019, Çev: Belkıs Dişbudak)
Dijital solipsizmin hepimiz üzerinde henüz bu kadar büyük etki yarattığını düşünmüyorum. Ancak sosyal medyada karşılaştığım kimi aşırı sosyal, kalabalık ve mutlu profillerin gerçek hayatta nasıl da büyük bir yalnızlık içinde çırpındığını fark edince de şaşırmıyorum artık. Dijital solipsizm büyük bir konforla başlıyor ama kopuşla da bitiyor. Eğer farkında olmazsak “yalnız olmamak nasıl bir şeydi, onu bile unuttum” eşiği hiç o kadar uzak değil.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
QuandoHer salı ve cuma girişimcilik ve teknoloji ekosistemlerinden öne çıkan gelişmeler, paradigma değişimleri, inovasyon trendleri ve dijital dönüşüm e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Ümit Alan
Yazar ve iletişim uzmanı. Basın ve Yayıncılık ana bilim dalında yüksek lisans yaptı. 2000 yılından itibaren yazılarıyla basında yer almaya başladı. 2009 yılında düzenli medya eleştirisi yazıları yazmaya başladı. Yazılarının konsepti 2016’dan itibaren yeni medya ve dijital medya okur yazarlığına genişledi. Televizyonda "Heberler" (2010-2013) isimli hiciv programının senaryo yazarları arasında yer aldı. "Saray’dan Saray’a Türkiye’de Gazetecilik Masalı" (Can Yayınları, 2015) isimli bir eleştirel basın tarihi incelemesi kitabı var. Socrates Podcasts çatısı altında Can Öz ile birlikte "Yeni Medya 451"i hazırlıyor. Aposto ekibiyle birlikte ise "Ümit Alan ile Medya Tarihi" podcast serisini hazırladı. Aynı zamanda 2003 yılından bu yana iletişim sektöründe danışmanlık ve reklam yazarlığı yapıyor. Profesyonel konuşmacı olarak etkinliklere katılıyor.

Quando
Her salı ve cuma girişimcilik ve teknoloji ekosistemlerinden öne çıkan gelişmeler, paradigma değişimleri, inovasyon trendleri ve dijital dönüşüm e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Emojiler, ilk bakışta internet ekosisteminin evrensel bir dili gibi görünse de hangi emojiyi kullandığınız, sizinle ilgili sandığınızdan çok daha fazla şey söylüyor. Bazen bir emoji, doğum tarihinizi yazmanıza gerek kalmadan hangi kuşağa ait olduğunuzu rahatlıkla ele verebiliyor.

Haziran ayında İstanbul’daki Türkiye Yapay Zeka Zirvesi’nde açıklanan 2026-2030 Türkiye Yapay Zeka Eylem Planı, Resmî Gazete’de yayımlanmasıyla kamu kurumları için resmî bir yol haritasına dönüştü. Plan, yetkinliklerin yaygınlaştırılmasından işlem gücü yatırımlarına uzanan 16 adımlık bir çerçeve sunuyor ancak sınırlı eğitim hedefleri, özel sektöre yönelik teşvik ihtiyacı, yönetişim ve çevre alanındaki boşluklar, planın geliştirilebilecek yönlerine işaret ediyor.

Google, yapay zeka alanında bugüne dek her zaman sessiz, istikrarlı, kendini kanıtlamış ve olgun bir şirket imajı çizdi. Fakat Ağustos ayı başlarında şirket, yapay zeka yönetiminde bugüne kadar yaptığı en köklü değişikliklerden birine gitti. Eski şirket çalışanları tarafından yapılan açıklamalar, bu yönetim değişikliğinin ardında şirketin yapay zeka alanında hangi yöne ilerlemesi gerektiğine dair önemli bir fikir ayrılığı olabileceğine işaret etti.

Son günlerde yapay zeka modellerinin yaygın kullanıma açılmak için yeterince güvenli olup olmadıklarını anlamak üzere yapılan testler, başlı başına bir güvenlik riskine dönüşüyor. Şirketler tarafından bir prestij göstergesi gibi sunulan kaçış vakaları, test ortamları ve prosedürlerinin de en az modeller kadar hızlı güçlendirilmesi gerektiğini ortaya koyuyor.

Yapay zeka üretimiyle insan üretimini birbirinden ayırmak giderek zorlaşırken Spotify’dan Anthropic’e teknoloji şirketleri, etiketler ve filigranlarla kökeni yeniden görünür kılmaya çalışıyor. Ancak bu önlemler kolayca aşılabiliyor; üstelik bir içeriğin yapay zeka ürünü olduğunu öğrenmek ona biçtiğimiz değeri de değiştiriyor. Belki de asıl mesele artık sahte içeriğe kanıp kanmayacağımız değil, otantikliği nasıl tanımlayacağımız olacak.




