Kadın gözüyle 'Şair Evlenmesi': Duru Ağırbaş'tan 'Gelin' Londra sahnesinde

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Moskova doğumlu, çocukluğu ve gençliği Rusya ile Türkiye arasında geçen Duru Ağırbaş, Türkiye’de Duru Tiyatro ve Müjdat Gezen Tiyatrosu’nda ve Ayşegül İşsever’den birebir eğitim aldıktan sonra University of the Arts London’da Oyunculuk ve Performans (BA Acting and Performance) bölümünü First Class Honours derecesiyle bitirdi ve Londra’da bugüne kadar Peckham Theatre, New Wimbledon Theatre, V&A Müzesi ve Lauderdale House gibi kurumlarla çalışma fırsatı buldu. Londra’da yaratıcı yapımcı, yönetmen ve oyuncu olarak çalışan Ağırbaş’ın rol aldığı gösteriler arasında New Wimbledon Theatre’da sahneye konan Don’t Shoot the Meistersinger ve V&A Müzesi'ndeki From the Screen to the Seams performansları yer alıyor.

Üretimlerinin merkezine kültürlerarası anlatıları koyan genç oyuncu, Gelin’in uluslararası yaratıcı ekibi ve yenilikçi performans teknikleriyle çağdaş Britanya tiyatrosuna katkı sağlarken Türkiye ve Birleşik Krallık kültürleri arasındaki diyaloğu güçlendiriyor, iki ülke arasında sürdürülebilir ve kapsayıcı işbirliği modelleri geliştirmeyi hedefliyor. Gelin, hem Türk tiyatrosunun mirasını İngiliz seyircisiyle tanıştırıyor hem de evlilik, aile ve kadınlık gibi evrensel meseleleri sınırların ötesine taşıyarak iki tiyatro kültürü arasında canlı, samimi ve güncel bir diyalog kuruyor.
Şinasi'yi her gün Londra sahnelerinde görmüyoruz. Türk tiyatrosunun açılışını yapan Şair Evlenmesi’ni günümüz Londrası'na taşıma fikri nereden aklınıza geldi? Bu metni Şinasi’ye bir saygı duruşu olarak mı yoksa bir itiraz olarak mı konumlarsınız?
Şair Evlenmesi, okumayı her zaman ilginç bulduğum bir metin olmuştur. Görücü usulü evlilik sistemine yönelik açık bir eleştiri içerir ve yaşadığı dönem için oldukça cesur bir duruş sergiler ancak bugün bu metne yeniden baktığımda, kadın karakterlerin sesinin yeterince duyulmadığını görüyorum. Tam da bu noktada, benim durduğum yer bir itiraz alanı açıyor.
Son üç dört yıldır üretimlerimin merkezinde kadınlar ve kadın dayanışması var. İki yıl önce, Türk dizilerindeki kadın oyuncuların rolleri ve kadınlar arasındaki ilişkileri inceleyerek bir teze dönüştürdüm. Bu tezi bir kısa film ile birleştirerek tiyatro oyunu olarak sahneledim. Gelinlerin ürettikleri en güzel işleri, dantel ve nakışları çeyizlerine koyarlarmış, bende bugüne kadar öğrendiklerimi kendi çeyizim gibi biriktiriyorum.
Türk modern tiyatrosu üzerine yoğunlaştığım bir süreçte Şair Evlenmesi ile yeniden karşılaştım. Metnin hâlâ bu kadar güncel olması beni etkiledi. Osmanlı Sultanı’nın Şinasi’ye ısmarladığı, ancak kendi döneminde sahnelenememiş bu oyunu, bugün Londra’da ve bugünün seyircisiyle buluşturma fikri böyle doğdu.
Oyun yazarı Estelle Warner’a bu fikri açtığımda, birlikte metni bugüne taşıyacak ortak bir senaryo geliştirmeye başladık. Ortaya çıkan Gelin, Türkiye ve Birleşik Krallık arasında sürdürülebilir, kapsayıcı ve çağdaş bir tiyatro dili kurma hedefini yansıtıyor.

Fotoğraf: Çınar Ünal
Yalnızca hikayenin geçtiği şehri ve zamanı değil, aynı zamanda karakterlerarası ilişkileri de değiştiriyor anladığım kadarıyla bu uyarlama. Orijinal metinde pek duymadığımız karakterlere seslerini geri veriyor. Hangi kısımları aslında sadık bıraktınız, hangi kısımları değiştirerek uyarladınız?
Bu uyarlamada yalnızca hikayenin geçtiği şehir ve zamanı değil, karakterler arasındaki ilişkileri de bilinçli olarak dönüştürdük. Şinasi’nin metnine yaklaşırken benim için en önemli soru şuydu: "Bu hikaye bugün kimin tarafından ve kimin sesiyle anlatılmalı?"
Orijinal metinde çok güçlü bir toplumsal eleştiri var ama kadın karakterlerin sesi oldukça sınırlıydı. Biz de uyarlama sürecinde tam olarak buradan yola çıktık. Oyunun ana meselesi olan, evlilik üzerinden kurulan toplumsal baskı ve bunun yarattığı körlüğü bizim adaptasyona da taşıdık. Düğün sahnesi, Şinasi’ye en sadık kaldığımız sahne oldu. Hikayeyi tamamen kadınların perspektifinden yeniden kurduk. Ana karakterleri “çirkin abla-güzel kardeş” gibi bugün problemli bulduğumuz bir karşıtlıktan iki kadın arkadaşa dönüştürdük ve mekanı Londra’ya taşıdık.
Bir diğer önemli yenilik anne-kız ilişkisi oldu. Bu ilişki, oyunun duygusal omurgalarından birini oluşturuyor. Gelenekle bağ kuran ama aynı zamanda kendi korkularını ve hayal kırıklıklarını kızına aktaran bir anne figürü var. Bu çatışmayı “kötü anne-iyi kız” gibi basit bir yerden değil, iki kadının da hayatta kalma yöntemleri üzerinden ele aldık.
Uyarlamada bugünün temalarını da doğal bir şekilde hikayenin içine yedirdik: Modern flört, kuşaklararası çatışmalar ve kadınlararası ilişkiler. Londra’da üreten biri olarak, bu hikayeyi iki kültür arasında sıkışmış bir yerden anlatmak bana çok sahici geldi.
Şinasi’nin Şair Evlenmesi’ndeki temel meselelerinden biri de modernleşmeydi. Gelin’in temel meselesi ne?
Tıpkı Şinasi gibi bugünün "doğru" ve "yanlış"larını sorguluyoruz. Gelin’in merkezinde, kadınların üzerlerine yüklenen beklentilerle kendi yollarını bulma çabası var. Kadınların, aileden, toplumdan ve geleneklerden gelen baskılara karşı tek bir doğruya boyun eğmek yerine, kendi doğrularını arama cesaretiyle ilgileniyoruz.
Biz Gelin’i yazarken ve sahneye koyarken, Şinasi’deki gibi merkeze tek bir kahraman yerleştirmek yerine, kadın arkadaşlığını ve kadın dayanışmasını aldık. Hepsi kendi korkuları, sevgileri ve hayatta kalma yöntemleriyle sahnede yan yana duruyor.
Oyunun temel meselesi benim için çok net: Birbirimizi gerçekten dinlemek ve anlamaya çalışmak. Kadınların kendi seslerini duyurabildiği, kuşakların birbirini yargılamak yerine anlamaya çalıştığı yerde başlıyor. Gelin, tam olarak bu ihtiyacın altını çiziyor.
Ya kadınların arkadaşlığı? Hele ki farklı kültürlerden gelen iki kadının arkadaşlığı? Oyun bu ilişkiye dair neler söylüyor?
Kadın arkadaşlığı, Gelin’in kalbinde yer alan en güçlü damarlardan biri. Çünkü bu hikayede kadınlar yalnızca birbirlerine dert anlatan ya da aynı kaderi paylaşan figürler değil; birbirinin aynası, tanığı ve bazen de kurtarıcısı.
Oyunda özellikle farklı kültürlerden gelen iki genç kadının arkadaşlığı üzerinden şunu göstermek istedik: Toplumsal baskılar biçim değiştiriyor ama özünde benzer yerlerden kadınlara dokunuyor.

Fotoğraf: Çınar Ünal
Oyunun yazarı Estelle Warner, yönetmeni ise Erica Rosa Lima. Osmanlı dönemi İstanbul’unda genç bir Türk şairin başından geçenleri sahneye aktarırken kavramakta zorlandıkları kültürel nüanslar oldu mu? Yoksa yazılmasından 165 yıl sonra İstanbul’da geçen bir hikaye 2025 yılı Londrası’na taşınırken halen ortak bir insanlık deneyimine hitap edebiliyor mu?
İngiliz oyun yazarı Estelle Warner ve Brezilya/Portekizli yönetmen Erica Rosa Lima ile kurulan yaratıcı ortaklık bu bakışı güçlendirdi. Osmanlı döneminde yazılmış bir metni ele alırken elbette anlaması zor kültürel nüanslar oldu. Ama ilginç olan şu: Metnin yazılmasının üzerinden 165 yıl geçmiş olmasına rağmen, İstanbul’da geçen bir hikaye 2025 Londra’sına taşındığında hâlâ tanıdık duygular uyandırıyor. Çünkü utanç, beklenti, yalnızlık, onaylanma ihtiyacı ve sevilme arzusu kültürlerüstü duygular.
Süreç, birlikte öğrenerek ve konuşarak ilerledi. Oyunu yazarken Estelle ile çok yakın çalıştık; uzun araştırmalar yaptık. Oyun Londra’da geçtiği için Estelle kendi yaşam deneyimlerini, İngiliz kültüründen gözlemlerini ve özellikle oyunun ana karakterlerinden Yaz (Aylin’in en yakın arkadaşı) üzerinden bu dünyayı oyunun içine taşıdı. Bu da metni tek taraflı olmaktan çıkarıp çok katmanlı hâle getirdi.
Erica ile de benzer bir süreçten geçtik, bir noktadan sonra o da oyuna kendi sesini ve bakışını ekledi. Çünkü kadın olma hâli, beklentiler, aile baskısı, görünmez sınırlar gibi meseleler yalnızca bize ait değil; evrensel.
Benzer şekilde izleyenler de kendilerinden bir parça bulabiliyorlar mı oyunda? Oyunun Londra seyircisinde nasıl bir etki bırakmasını hayal ettiniz?
Bence izleyiciler mutlaka kendilerinden bir parça bulabiliyor. Kimi annesiyle yaptığı ama bir türlü tamamlanamayan konuşmaları hatırlıyor, kimi aile içindeki kuşak çatışmasını. Kadın seyircilere ilişkilerle ilgili sorular, beklentiler tanıdık gelebilir. Bazıları da Aylin ve Yaz arasındaki arkadaşlıkta kendi hayatındaki bir dostluğu görüyor.
Türkiye'deki seyircinin salonda kendini "evindeymiş gibi" hissetmesini çok önemsiyoruz. "Evet ya, bizde de böyle oluyor" diyebilmesini… Uluslararası seyircinin ise kısa bir süreliğine de olsa Türk kültürüne dokunmasını, Londra’nın merkezinde başka bir dünyanın içine girmesini istiyoruz. Londra gibi bir şehirde bu iki kültürün sahnede buluşması, oyunun ruhunu da çok iyi özetliyor.
Biraz da yurt dışında oyunculuk deneyiminden bahsetmek isterim. Çocukluğunuzun ve gençliğinizin önemli bir kısmını geçirdiğiniz ülkenin topraklarından başka bir yerde sahneye çıkmanın dil bariyerinden kültürel farklılıklara, güldüğümüz ve ağladığımız şeylere birçok zorluğu olsa gerek. Bunları nasıl aşıyorsunuz?
Londra, farklı kültürlerin buluşma noktası. Burada oynadığım veya prodüksiyonunda yer aldığım tüm işlerden büyük keyif almaya devam ediyorum ve çok şey öğreniyorum. Bu zorlukları, çok çalışarak ve Londra tiyatrosunu yakından takip ederek aşıyorum.
Hem İngilizce hem Türkçe oyunlar oynamaktan mutluluk duyuyorum; ancak Gelin ile birlikte, Türk kültürünü biraz da olsa Londra’ya taşıyacak olmaktan büyük heyecan duyuyorum.
- Gelin, Londra’da 31 Ocak ve 1 Şubat’ta Canal Cafe Tiyaro’da sahneleniyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Sepultura, Brezilya’dan çıkıp dünyada metal müziğe en büyük katkıyı yapan gruplardan biri olarak Latin Amerika’nın köklerine sadık müziğini de bizlere tanıttı. 12 Temmuz'da Pantera’dan önce sahne alacak Cavalera Kardeşler'den Max Cavalera’yla konuştuk.

25 adaylıkla "The Pitt"in öne çıktığı 78. Primetime Emmy Ödülleri aday listesinde Apple TV'nin yükselişi ve çeşitliliğin azalışı dikkat çekiyor.

Juliette Binoche’un oyunculuğu, yüzün sinemadaki anlamını genişletir. Yüz, duyguların aynası olmanın ötesinde zamanın, hafızanın, arzunun ve insan deneyiminin ortak mekanına dönüşür. Her film bu mekanı yeniden keşfeder. Her yönetmen aynı yüzde başka bir evren bulur. Her seyirci kendi hayatından bir parçayı o bakışlarda yeniden hatırlar.

Cannes Film Festivali’nin ardından Türkiye prömiyerini 15. Uluslararası Suç ve Ceza Filmleri Festivali’nde yapan Sebastián Lelio'nun "Dalga"'sı (La ola) Şili'de 2018'de yaşanan üniversite işgallerinin politik atmosferini, 2019'da dünyanın dört bir yanına yayılan performatif feminist direnişin mirasıyla birlikte düşünüyor. Lelio, yaşanmış bir hareketin ritmini sinemanın anlatı diline taşıyarak müzikali, gündelik gerçekliğin dışında konumlanan bir tür olmaktan çıkarıp toplumsal deneyimin taşıyıcısı hâline getiriyor.

Shahrbanoo Sadat'ın yönetmenliğini üstlendiği "No Good Men", Anwar Hashimi'nin yayımlanmamış otobiyografik günlüklerinden beslenen beş filmlik serinin üçüncü halkası. Hashimi'nin yaklaşık sekiz yüz sayfalık günlüklerini okuduktan sonra uzun soluklu bir sinema projesini hayata geçiren Sadat'ın projesi zamanla tek bir yaşam öyküsünün sınırlarını aşıyor ve Afganistan'ın yakın tarihini taşıyan ortak bir hafızaya dönüşüyor.



