

Dünyahali, Yuvam Dünya ve Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Araştırma Merkezi iş birliğinde, BMWi’nin desteğiyle yayınlanmaktadır. BMWi sürdürülebilir mobilite için kapsamlı çözümler sunar .
Daha fazlasını öğren →
DünyahaliDünyahali bültenine hoşgeldiniz! Burada sadece iklim krizinden değil; havadan sudan da konuşuyoruz. Yuvamız dünyamızdan bahsediyoruz. O zaman, haydi başlıyoruz!
Hakan Bulgurlu
Apollo 8 ekibindeki üç astronottan biri olan “Bill Anders”, 1968 yılının Noel arifesinde mekiğin penceresinden bakarken gözüne bir şey takılır. Ay yörüngesine ulaşmak için uzaya gönderilen insanlı ilk uzay aracı Ay’ın etrafındaki dördüncü turunda karanlık taraftan çıkarken, Anders simsiyah uzaya karşı mavi beyaz Dünya’nın doğduğunu görür. “Aman Tanrım!” diye haykırır. “Şu manzaraya bakın! Dünya doğuyor. Çok güzel değil mi!”
O ânı yakalamak için “Hasselblad” fotoğraf makinesini çıkarır. İlk çektiği fotoğraf siyah beyazdır. Bir diğer astronot “Jim Lovell” ona renkli film uzatır. Anders, gezegenimizin –daha sonraları “Dünya’nın Doğumu” olarak adlandırılacak– ilk renkli fotoğrafını çekmeyi başarır.

NASA, Apollo 8 mürettebatından Bill Anders’ın çektiği fotoğraf.
Elli yıldan uzun zaman sonra bile, “Dünya’nın Doğumu” gelmiş geçmiş en simgesel fotoğraflardan biri olmayı sürdürüyor, diyebilirim. Doğa fotoğrafçısı Galen Rowell bu kareyi “şimdiye dek çekilmiş en etkileyici doğa fotoğrafı” olarak betimlemiş. Şair Archibald MacLeish de The New York Times’ta şöyle yazmış: “Dünyayı sürüklendiği o ebedî sessizlikte küçücük ve masmavi ve bütün güzelliğiyle olduğu gibi görmek, kendimizi ebedî soğuktaki o parlak letafette, Dünya’nın üzerinde hep birlikte at süren biniciler, kardeşler olarak görmektir.”
Anders’ın fotoğrafı sonsuz bir güzelliğe ve güce sahip olsa da, bu tek başına duran mücevhere değer biçme yöntemlerimiz ne yazık ki öz farkındalığımızı ve anlayışımızı yansıtmıyor. Fotoğraf çekildikten sonraki elli yılda gezegene giderek daha çok zarar verdik. Artık bilim insanlarına göre, Antroposen’den insan eylemlerinin, gezegenin iklimi ile ekosistemlerini ilk kez ciddi şekilde etkilediği yeni bir çağ bu.
Dünyamız öyle hızlı ısınıyor ki, artık bu artış sürdürülebilir değil. Nereye bakarsak bakalım, iklim değişikliğiyle ilgili ipuçları görüyoruz, buna rağmen insan davranışları neredeyse hiç değişmiyor. Mercan resiflerinin ağarmasından buzulların erimesine, sel veya büyük çaplı orman yangınlarına sebep olan sert hava koşullarından biyolojik çeşitliliğin giderek azalmasına, gerek gözle görünen plastik atıklar gerekse görünmeyen mikroplastikler ve liflerle dolu okyanuslara kadar doğal hayat ilk kez bu kadar büyük bir risk altında.
Çevreyle ilgili sorunlardan bahsetmenin en büyük zorluklarından biri, sizi dinleyenlerin büyük bir çaresizlik ve umutsuzluğa kapılması. Çevre sorunları o kadar büyük, o kadar ciddi boyutta ki insan çözüm için nereden başlayacağını bilemiyor. Kanalı değiştirip bu problemi başkalarının çözmesini ummak en kolayı. Tarih boyunca tüm dinler ve inanışlarda, doğaya ve çevreye saygı duymak ve onu korumak temel prensipler arasında yer almıştır.
Nitekim Patrik Bartholomeos’un da dediği gibi, “Müdahil olmamak için hiçbir mazeretimiz olamaz. Umursamamayı tercih edersek sadece kayıtsız seyirciler olarak kalmaz, doğanın tahribatından bizler de sorumlu oluruz.” Çocuklarımızın, torunlarımızın gözlerinin içine bakabilmek istiyorsak hepimizin bir adım atması gerekiyor; gerek liderler gerek iş insanları gerekse bireyler olarak.
Arçelik CEO’luğunu devraldığımda şirketin vizyonunu da içselleştirmem gerekiyordu. “Dünyaya Saygılı, Dünyada Saygın” vizyonumuz, ürünlerimizin enerji verimliliğini olabildiğince yükseltme hedefimize dayanıyordu. Ama sürdürülebilirlik hedeflerimizin organizasyonun her köşesinde uygulanmasını istiyordum. Bunu başarabilmek için de herkese örnek olmalıydım. Kendimi kanıtlamanın bir yolunu bulursam ekibimin de beni takip edeceğini biliyordum.
Bu sırada üç küçük çocuk babası olarak, çocuklarımın çevreyle ilgili sorularına yanıt vermekte gitgide zorlandığımı fark etmiştim. En büyük kızım Andrea, artık sekiz yaşında, kayak yapmayı çok sever. Ama ne zaman kayak yapmaya gitsek bana pistlerin neden değiştiğini sorar. Hava neden daha sıcak? Kar yağması gerekirken neden yağmur yağıyor? Ondan iki yaş küçük olan Sasha da hayvanları çok sever ve onları koruma konusunda hassastır. Kırmızı et yemek istemez, hatta benim neden yediğimi sorgular. Ağaçlara tırmanıp portakaldan nara ne bulduysa toplayan Oscar ise en küçükleri ve doğayla o kadar iç içe ki, bunun değişmesini hiç istemem.
Özel hayatımda ve iş hayatımda bana gezegenimizle ilgili ilham veren insanlardan sonra, kişisel olarak böyle bir zorluğa göğüs germenin nasıl olacağını da merak ettiğimden çevre hakkında farkındalık yaratmak için 2018’de, Everest Dağı’na tırmanmaya karar verdim. Asıl odaklandığım konu da, Himalaya buzullarının erimesine dikkat çekmekti. Zira Arçelik’in de faaliyet gösterdiği bu coğrafyada buzulların erimesinin büyük bir felakete sebep olacağını öğrenmiştim. Buzullar iki milyardan fazla insanın su kaynağıydı, fakat son kırk yılda dörtte biri erimişti; üstelik erime hızı da gittikçe artıyordu. Ben de bu konuda farkındalık yaratmak için bir iletişim kampanyası düzenlemeye karar verdim, ancak gerçekten dikkat çekmek istiyorsak kampanyanın can alıcı bir noktası olması gerektiğine inanıyordum. Bunun için de bölgenin –ve dünyanın– en yüksek dağına tırmanmaktan daha iyi bir fikir düşünemiyordum.

Fakat ufak bir sorun vardı. Dağcı değildim. Hatta tırmanıştan sekiz ay önce buna karar verdiğimde, henüz tek bir dağa bile tırmanmamıştım. Tırmanmak bir yana, eğitim ve hazırlanmakla geçirdiğim günler bile fiziksel ve zihinsel açıdan hayatımın en zor günleriydi. Bu süreçte benliğime dair beklediğimden çok daha fazla şey öğrendim; sınırlarımı zorladım ve o zirveden bambaşka bir insan olarak döndüm. Çünkü beni daha iyi ve daha mütevazı bir lidere dönüştürecek bir yolculuk yaşadım.
Tehlikeli Tırmanış biraz da bu sıra dışı deneyimin öyküsü. Tabii aynı zamanda gezegenin ve içinde bulduğumuz çevre krizinin de hikâyesi. Son altı yılda karşılaştığımız sorunları daha iyi anlamaya, bu sorunların üstesinden gelmemizi sağlayabilecek çözümleri keşfetmeye çalıştım. Çevreyle ilgili kampanyalar yürütenlerle, genç iklim aktivistleriyle, biyologlar, bilim insanları, film yapımcıları, akademisyenler, ekonomistler, girişimciler, liderler, yenilikçiler ve daha nice insanla neler yapabileceğimizi konuştum. Tehlikeli Tırmanış, bu tartışmaları da masaya yatırıyor. İki ayrı anlatıda bir yandan kişisel yolculuğumu anlatmayı bir yandan da ilham vermeyi ve bu iki hikâyenin iç içe geçmesini hedefledim; umarım başarabilmişimdir.
Apollo 8 görevinin 50. yıldönümünde Bill Anders, The Guardian’a yaptığı açıklamada, “Kısa süre sonra Ay’ı görmekten çok sıkıldık” diyor. “Sahildeki kirlenmiş kumlara benzetiyorduk. Sonra birden Dünya olarak ifade ettiğimiz bu nesneyi gördük. Evrendeki tek renk oydu.” Ünlü fotoğrafından bahsederken ise Anders şöyle diyor, “Simgesel bir anlam kazandı. İnsanlar narin bir gezegende yaşadığımızı, ona iyi bakmamız gerektiğini anladılar.”
Evet, bugün iklim krizi tehlikeli bir tırmanışta, ancak deneyimlerim bana gösterdi ki, en yüksek zirvenin bile üstesinden gelmek mümkün.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DünyahaliDünyahali bültenine hoşgeldiniz! Burada sadece iklim krizinden değil; havadan sudan da konuşuyoruz. Yuvamız dünyamızdan bahsediyoruz. O zaman, haydi başlıyoruz!
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Dünyahali
Dünyahali bültenine hoşgeldiniz! Burada sadece iklim krizinden değil; havadan sudan da konuşuyoruz. Yuvamız dünyamızdan bahsediyoruz. O zaman, haydi başlıyoruz!
İLGİLİ OKUMALAR
Warner Bros. Discovery Pazarlama Direktörü Beste Toksoy Balcı ile Röportaj
01 Tem 2026








