The Odyssey: Dönecek ev yok

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Christopher Nolan'ın uzun süredir merakla beklenen Odysseia uyarlaması The Odyssey, daha vizyona girmeden pek çok tartışma yarattı. Bunlardan biri filmin analog 15/70 mm IMAX formatı. Dünyada yalnızca sınırlı sayıda sinema salonunda izlenebilen film, standart IMAX salonlarında bile "eksik" bir şekilde gösterilebiliyor.
- Kadrajın üstten ve alttan kırpılmak zorunda kaldığı bu gösterim şekli, seyircilerin bir kısmı tarafından da tepkiyle karşılandı.
Nolan, sinemada dijitalleşmeye ve CGI kullanımına karşı daha "analog" yöntemleri tercih eden bir yönetmen. Filmdeki pek çok sahnede, özellikle de doğaüstü varlıkları resmederken çok az özel efekt kullanması, filmin oyuncuları tarafından bile şaşkınlıkla karşılanmış.
Format tartışması bu tercihlerle birlikte düşünüldüğünde karşımıza çıkan tablo, göründüğünden biraz daha karmaşık. Dijitalleşme, artan film ve dizi üretimiyle birlikte içeriğe erişimi demokratikleştirdi. Diğer yandan, aşırı üretim nedeniyle içerik pazarı doygunluk noktasına ulaştı. Dolayısıyla her filmi gişe rekorları kıran Nolan'ın yer yer elitist de sayılabilecek bu tavrını, aşırı üretim ve tüketime karşı bir "nadirlik" hamlesi olarak okumak mümkün.

Filme dönecek olursak, ilk olarak Nolan'ın Odysseia destanını üç saate sığdırırken nasıl bir yol izlediğinden başlayabiliriz. Pek çok karakteri ve olayı mecburen atmak zorunda kalan yönetmen, hikayeyi toparlamak adına şimdiki zamanı geçmişle paralel bir şekilde anlatıyor. Böylece kitaptaki karmaşık, parçalı ve sıçramalı zaman akışı, filmde daha takip edilebilir hâle geliyor.
Yirmi sene boyunca yurdu İthaka'dan uzakta kalan ve Truva Savaşı sonrasında yolunu kaybeden Odysseus'un hikayesini kendisinden dinliyoruz. Ancak kitaptakinden farklı olarak kahramanımız hikayesini Kral Alkinoos'a değil, tanrıça ve deniz perisi Calypso'ya anlatıyor. Calypso bölümü kitaptakinden oldukça farklı.
Filmde, yedi sene boyunca Calypso'yla birlikte Ogygia Adası'nda mahsur kalan Odysseus, yıllar boyunca yediği lotus çiçeği yüzünden hafızasını kaybediyor ve yersiz yurtsuz bir "hiç kimseye" dönüşüyor. Kahramanımız, Calypso'nun ısrarıyla geçmişini parça parça da olsa hatırlamaya başlıyor. Böylece film belirli bir zamansal çizgi tutturuyor ve kronolojik sırayla Odysseus ve tayfasının başına gelenleri dinliyoruz. Kitapta ise Odysseus hikayesini anlatırken bilinci yerinde, yalnızca şarabın etkisinde:
"Yüce Alkinoos, bu koca halkın seçkin kralı, ne güzel şeydir dinlemek bir ozanı (...) Ama senin gönlün ister, ille de anlatayım çektiklerimi, o yürekler acısı dertlerim tazelensin yeniden. Nereden başlayayım, hangi birini anlatayım, nasıl bitireyim?"
Ayrıca Calypso'nun filmde kitaptakinden çok daha iyiliksever ve masum bir şekilde temsil edildiğini de ekleyelim:
"Tanrıça Kalypso'nun evindeydi, bir türlü dönemiyordu baba toprağına, tanrıça zorla alıkoyuyordu bu adada onu, ne çok kürekli gemileri vardı, ne arkadaşları, denizin engin sırtında onu götürecek."
- Bunun yanında kahramanımıza lotus çiçeğini veren Calypso değil, başka bir bölümde adı geçen Lotosyiyenlerdir. Bu ülkeye vardıklarında çiçeği tayfasından bazıları yer, kendisi yemez.
Nolan'ın en önemli tercihlerinden biri, hikayeyi sözcüklerden ziyade aksiyonla aktarması. Yönetmenin her filminde daha da ustalaştığı aksiyon sahneleri, hikayeyi daha takip edilebilir kılsa da, çok daha klasik bir Hollywood anlatısına dönüştürüyor. Bu dönüşümde, filme aktarıldığında mecburen basitleşen "kahramanın yolculuğu" anlatısının da etkisi var. Filmde zamanın büyük bir bölümü aksiyona ayrıldığı için, Odysseus'un iç dünyasına ulaşabildiğimiz çok az an var. Dolayısıyla kitapta çok daha kurnaz, kibirli ve hatta yer yer zalim bir karakter olan Odysseus, filmde ise çoğu içsel çatışma ve çelişkiden yoksun bir kahramana dönüşüyor. Bu nedenle iç dünyasına ve karakterine dair her şeyi yalnızca eylemleri üzerinden anlayabiliyoruz.
Film boyunca ser verip sır vermeyen kahramanımız, filmin sonlarına doğru karısı Penelope'ye "günah çıkarıyor." Birbirlerinin yüzünü görmediklerini ve aralarındaki kafesi de düşünecek olursak gerçekten de bir günah çıkarma seansı bu. Kahramanımızın savaş sırasında ve sonrasındaki pişmanlıklarından bahsettiği bu bölüm, aynı zamanda karakterin seyirci gözünde derinleştiği ve biraz da aklandığı, fazlasıyla duygusal bir an.
Ancak burada bir çelişki var: Filmde karakterin "suçlarına" dair o kadar az sahne var ki, bu günah çıkarma anını tam olarak anlamlandırmak zor. (Kitapta bu bölüm, tek taraflı bir günah çıkarma sahnesi olarak değil; iki tarafın da başından geçenleri anlattığı bir kavuşma anı olarak anlatılıyor.)

Odysseus'un denizler tanrısı Poseidon'un lanetini üstüne çektiği ve tek gözlü dev Cyclops'u kör ettiği sahnede bile hep basit bir ahlaki gerekçe var. Athena'nın da çoğunlukla onayladığı ve sürekli koruduğu kahramanımız, her eyleminde yalnızca tayfasını savunmak ve hayatta kalmak için savaşıyor. Elbette kitapta da durum böyle; fakat filmde, özellikle de Odysseus'un kişiliğine dair pek çok ayrıntı atlanmışken onu suçlamak neredeyse anlamsız oluyor.
Eylemlerini gerçekten sorguladığımız tek sahne de zaten günah çıkarma anında savaşı anlattığı sahne. Burada Athena'nın büründüğü suretin aslında kime ait olduğunu öğreniyoruz. Halbuki kitapta Athena pek çok farklı surette karşımıza çıkıyor. Filmde ise Athena'yı vicdan azabının ürünü bir halüsinasyon olarak bile görmek mümkün.
- Tüm bunlarla vardığımız nokta şu: Asıl hikayede kahramanın uğradığı duraklar aracılığıyla "insanın" hikayesine, tarihine ve ruhuna dair pek çok şey öğrenirken, filmde çoğunlukla Odysseus ve ailesine odaklanıyoruz.
Yani kitapta bir araç olan kahraman, burada amaca dönüşüyor. Bunun olası bir nedeni, kitapta bazen güvenilmez, bazen tanrısal, bazen de öznel bir anlatıma sahip hikayenin filmde çoğunlukla öznel kalması. Filmde başına gelenleri sondan başlayarak hatırlamaya başlayan Odysseus, muhtemelen ahlaki olarak kendini daha temiz bir yerde konumlandırıyor; ta ki en zor kısma, Truva Savaşı'na gelene kadar... Dolayısıyla seyircinin bu öznel anlatıyı daha objektif bir çerçeveden görme imkanı olmuyor.

Öte yandan, Nolan'ın Odysseus'un savaştığı düşmanları ve doğaüstü varlıkları temsil etme biçimi, kahramanın bu tek boyutlu hâlini az da olsa telafi ediyor. Her ne kadar yaratıkların ve tanrıların karakterleri yine kitaptakine göre çok daha basit anlatılsa da, en azından görünüşleri karikatürize değil.
Burada yönetmenin CGI kullanmamasının fazlasıyla etkisi var. Özellikle tek gözlü dev Cyclops sahnesinde, yaratığa yapılanlara neredeyse üzülüyoruz. Bunun sebebi, önceki bazı uyarlamalarda karşımıza çıkan "canavar" Cyclops'un yerine çok daha gerçekçi bir yaratık görmemiz. Kör olduktan sonra arkasını dönmesi ve ağlayarak babası Poseidon'a intikam için yalvarmasıyla Cyclops daha da gerçek bir hâle bürünüyor.
Cyclops, Odysseus ve tayfasına durduk yerde saldırmıyor. Filmdeki hâliyle, kendi evinde, kendi hâlinde yaşayan ve yalnızca beslenmeye çalışan bir yaratık aslında. Dolayısıyla bir yandan da onun evini işgal eden ve gözünü kör edenler Odysseus ve tayfası oluyor. Kitabın Azra Erhat ve A. Kadir imzalı çevirisinin önsözünde belirtildiği üzere, mitolojide Poseidon'un oğlu olan bu Cyclops (Tepegöz), asıl ismiyle Polyphemos, keçi ve koyunculukla geçinen bir çoban. Odysseus ise Tepegözleri belki de olduğundan çok daha cani bir şekilde tasvir ediyor:
"Vardık töre bilmez, azgın Tepegözlerin iline, onlar yalnız ölümsüz tanrılara güvenirler, ne ekin ekerler elleriyle, ne de çift sürerler, toprak ekilmeden, işlemeden verir onlara her şeyi, arpayı da, buğdayı da, asmayı da verir, şarap sunan iri salkımları Zeus'un yağmuru şişirir. Yoktur onların dernekleri, yasaları falan.)"
Tayfayı lanetleyerek onları domuzlara dönüştüren Kirke de yine daha "insani" bir şekilde resmediliyor. Yiyecek veya zevk uğruna tarih boyunca evini (ya da başka evleri) yağmalayan, işgal eden ve tecavüz eden erkeklere ve askerlere karşı bir mücadele (filmdeki) Kirke'ninki. "Kurnaz" Odysseus onu ikna ederken, Kirke'nin söyledikleri ve yüzünde gördüğümüz acı, bir kez daha doğaüstü bir varlıkla, düşman ya da engel de olsa, empati kurmamızı sağlıyor.
Dolayısıyla Nolan, her ne kadar Odysseus'u kitaptakinden çok daha temiz ve basit resmetse de, doğaüstü varlıkları ele alış biçimiyle kahramanın eylemlerini sorgulamamızı sağlıyor.

Filmdeki bir diğer önemli mesele ise, yabancılara ve misafirlere iyi davranmayı salık veren "Zeus'un Yasası". Bu yasanın sebeplerinden biri, insanlar arasında dolaşan tanrıların farklı suret ve kılıklara bürünmesi. Bu yasayla ilgili çelişkiyi özellikle vurguluyor Nolan. Film boyunca Odysseus ve tayfasının vardıkları her durakta bu yasadan bahsettiklerini duyuyoruz. Tayfanın her fırsatta yararlandığı bu yasa, aynı zamanda İthaka'da saraya yerleşen ve tüm kaynakları sömüren taliplerin de kullandığı bir bahane. Bir noktada taliplerin yasayı suistimal ettiğini ve yaptıklarının tam anlamıyla bir işgal olduğunu fark ediyoruz. Filmin Kirke'den Cyclops'a tüm karşılaşma sahnelerinde sorduğu soru da aslında bu:
Odysseus ve tayfasının eylemlerini taliplerin işgalinden ayıran ne?
Filmde Odysseus ve tayfasının Sirenlerle karşılaştığı bölüm, hem kitabın hem de filmin en önemli sahnelerinden biri. Şarkılarıyla gemicileri cezbeden ve onları ölüme sürükleyen bu mitolojik varlıklar, destanda eve dönüşü imkansız hâle getiren yaratıklar olarak tanımlanıyor. Kirke, kitapta Odysseus'u sirenlere karşı uyarıyor ve tayfasının kulaklarını balmumuyla tıkamasını, şarkıyı dinlemek isterse kendisini direğe bağlamasını öneriyor. Siren şarkısı Odysseus'a mutlak bilgi vaat ediyor:
"Hiçbir vakit bir kara gemi buradan geçemedi durup dinlemeden ağzımızdan çıkan tatlı ezgileri, dinlerler doya doya, daha çok şey öğrenir öyle giderler. Biliriz biz engin Thoya'da olup biten her şeyi, Argoslularla Thoyalılara tanrıların ne acılar çektirdiğini, biliriz biz ne olur ne biter bereketli toprak üstünde. Filmde ise şarkıyı duymuyoruz, yalnızca kahramanımızdan dinliyoruz: En çok arzuladığın şey, asla ulaşamayacağın şeydir; asla ulaşamayacağın o şeyse, bir zamanlar sahip olup yitirdiğindir."
Geçmişi ve geleceği birleştiren, zamanın aslında bir döngü olduğunu anlatan bu şarkı, Odysseus'un eve dönüş yolculuğunun özeti hâline geliyor. Böylece Nolan'ın filmografisi boyunca üzerine kafa yorduğu zaman meselesi, Sirenlerin sözlerinde vücut buluyor. Kahramanımızın dönecek bir evi olmadığını, olsa bile, hatırladığı gibi olmadığını anladığı anda. Ne mutsuz açılış ne de mutlu son; hikayeyi zamansız kılan, tam da bu an oluyor böylece.
Benzer işler:
- Brother, Where Art Thou? (2000, Coen Kardeşler)
- Interstellar (2014, Christopher Nolan)
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Aslı Ildır
Sinema yazarı, film eleştirmeni ve akademisyen. Altyazı Sinema Dergisi'nin yardımcı editörlerinden biri olan Ildır, film çalışmaları ve yeni medya alanlarında akademik çalışmalar yürütmektedir.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
24-31 Ekim tarihleri arasında düzenlenen 63. Antalya Altın Portakal Film Festivali, yarışma seçkisi ve Film Forum etrafındaki tartışmalarla Türkiye sinemasının bugününü, geleceğini ve festivalin prestij iddiasını sorgulamaya açtı.

"Norm: The Tale of Norm Macdonald" bazen tanıdık görüntülerin rahatlığına fazla güveniyor, bazı güç soruların üzerinde daha uzun durabilecekken yeni bir şakaya geçiyor. Yine de Norm’la vakit geçirme duygusunu yakalıyor.

İlki 2006'da düzenlenen Sinopale, yirmi yılda Türkiye’nin en uzun soluklu bağımsız sanat oluşumlarından birine dönüştü. Bienalin kurucuları, küratörleri ve sanatçılarıyla 10. edisyon vesilesiyle biraraya gelerek Sinopale’nin kentle kurduğu ilişkiyi ve yerel bilginin çağdaş sanatla buluşma biçimlerini konuştuk.

Amerikalı sanatçı Liz Harris’in solo projesi "Grouper", 4 Kasım’da Fiba Salon İKSV sahnesinde. Sanatçı ile konser öncesi Zoom’da biraraya geldik; günümüz müziğini ve karanlıktan nasıl beslendiğini konuştuk.

Roger Crowley, "Deniz Canavarları" kitabında Portekiz’in küçük bir donanmayla Hint Okyanusu’nda nasıl kalıcı bir imparatorluk kurduğunu, deniz ticaretinin küresel güç ilişkilerini nasıl dönüştürdüğünü ve bu sürecin sömürgecilik tarihindeki yerini anlatıyor. Yazarla küreselleşmenin başlangıç dönemindeki ticaret, askerî güç ve şiddet arasındaki ilişki üzerine konuştuk.




