
Punto Punto, gazetecilikten beslenirken, spor kültürünü şekillendiren olayları neden ve sonuçlarıyla geniş perspektiften ele alır. Futbol, tenis, atletizm, voleybol ve basketbol başta olmak üzere tüm atletik branşların etrafında gelişen hikayeler, gelen kutunda.
Bu hafta Almanya basınına düşen bir haber, tenis tarihinin en sarsıcı olayını yeniden hatırlamamıza sebep oldu. Günter Parche isimli bir Alman, 30 yıl önce Rothenbaum Merkez Kortu’nda, sandalye molası sırasında Monica Seles’i sırtından bıçaklamış, belki de kadınlar tenisinde tarihin farklı yazılmasına sebep olmuştu.
Sahneye muhteşem giriş

Getty Images
90’larda tenis izleyicisi olmadıysanız, Monica Seles’in ismini en çok “... yapan en genç tenisçi” istatistiklerinde görmüşsünüzdür. “Monica Seles’ten bu yana en genç” cümlesini defalarca kurduğumu hatırlıyorum. Yugoslavya’da doğan Seles, 11 yaşında Junior Orange Bowl’u kazandığında meşhur koç Nick Bollettieri’nin dikkatini çekmiş ve küçük yaşta Yogoslayva’dan Amerika Birleşik Devletleri’ne gelerek Bollettieri Akademi’ye kaydolmuş. 15 yaşında profesyonel tenise adım atan Seles’in ilk sezonunu şöyle özetleyebiliriz: Houston’da tur düzeyinde ilk şampiyonluk, Roland Garros’ta ilk Slam katılımında Steffi Graf’a karşı yarı final ve sıralamada dünya 6 numarası!
Bir sezon içinde yakalanan bu çıkış, sonraki sezon için tenisçilerin en büyük sınavı olur. Kazanılan puanların korunması ve üstüne konulması gerekir. Monica Seles, henüz 16 yaşındayken karşılaştığı bu sınavı en iyi geçenlerden biri olabilir. Zira üst üste kazandığı 6 turnuva, 36 maçlık yenilmezlik serisi ve kariyerinin ilk Slam şampiyonluğunu kazanmak, sınavı A+ ile geçmeye eş değer sayılabilir. 1990 Roland Garros finalinde, önceki yıl yarı finalde yenildiği, zamanın dünya 1 numarası Steffi Graf’ı 2 sette yenerek kazandığı şampiyonluk, onu hala sık sık anmamızı sağlayan “en genç” unvanlarının başında geliyor. Aynı sezon, Gabriela Sabatini’yi 5 sette yenerek kazandığı Sezon Sonu Şampiyonası da onu tüm zamanların en genç sezon sonu şampiyonu yapıyor. 16 yaşındaki Seles, sezonu Steffi Graf’ın ardından 2. sırada kapatıyor.
Zirve yolculuğu
Genç yaşında hızlı adımlarla zirveye oynayan Seles için artık hedef Slam’ler kazanmak ve dünya 1 numarası. Yeni sezona Avustralya Açık’ı kazanarak başlayıp, dünya 1 numarası hedefine de sezonun ilk çeyreğinde ulaşıyor. Sonrası 2 yıl sürecek bir dominasyon... 1991 ve 1992’de Wimbledon hariç bütün Slam’leri kazanıyor! 1991’in başından 1993 Şubat ayına kadar Seles, katıldığı 34 turnuvanın 33’ünde final oynayıp, 22 şampiyonluk elde ediyor ve dünya 1 numarasındaki yerini sağlamlaştırıyor. Henüz 20 yaşını doldurmadan, toplamda 8 Slam şampiyonluğuna ve dünya 1 numarası unvanına sahip, 2 yıldır kimselere göz açtırmayan bir oyuncudan bahsediyoruz! Geçmişi anarken bile heyecan verici!
Tenis tarihinin en korkunç anlarından biri

The Sun
1993 sezonu, Seles’in artık 2 yıldır alışkın olduğu bir şekilde, Slam şampiyonluğuyla başlıyor. Finalde Steffi Graf’ı yenerek kazandığı 9. Slam şampiyonluğu, bu sezonun da benzer şekilde geçeceğinin sinyallerini çakıyor gibi. Nisan ayında, Hamburg’da düzenlenen Citizen Cup’a katılıyor. Magdalena Maleeva’ya karşı oynadığı çeyrek final maçında, sandalye molasında Seles sandalyesine geliyor, içeceğini yudumluyor. Kamera geniş açıya geçiyor ve setlerin skoru ekrana yansıyor. Tam bu sırada önce bir erkek sesi, sonrasında bir kadın çığlığı duyuyoruz. Kamera yeniden korta döndüğündeyse bir adamın yaka paça kontrol edilmeye çalışıldığını görüyoruz. Monica Seles sırtını tutuyor ancak o da henüz ne olduğunu anlamış değil. Kortta yapılan müdahalenin ardından sedyeyle korttan çıkarılıyor.
Bir taraftar ne kadar ileri gidebilir?
Dünya 1 numarasını, maç esnasında, bir mutfak bıçağıyla yaralayan bu adam kim peki? Önce Yugoslav kökenlerinden dolayı politik nedenlerle bu saldırının gerçekleşmiş olabileceği düşünülüyor. Ancak Alman polisi, “muhtemelen akıl sağlığı yerinde değil” olarak tanımladığı saldırganın hayranı olduğu Steffi Graf’ı yenerek Slam’ler kazanan ve 1 numara tahtını ondan devralan Seles’i bir daha tenis oynayamayacak hale getirecek şekilde ciddi olarak yaralamak istediğini belirtiyor. Çıkarıldığı mahkeme tarafından da “psikolojik olarak normal bulunmayan” Günter Parche, mahkeme öncesi geçirdiği 6 aylık süre dışında hapis yatmıyor. Monica Seles bu sarsıcı olaydan omuzlarının arasında derinliği 4 cm’e yakın bir yaralanmayla kurtuluyor. Tuhaf bir kelime seçimi gibi görünebilir ancak su şişesini almak için öne doğru eğilmesi, gerçekten de Seles’in bu saldırıdan çok daha büyük zarar görmesinin önüne geçiyor. Omurgasına ya da organlarına bir zarar gelmiyor. Kas ve doku yaralanması için ameliyat oluyor ancak fiziksel ağrıları doktorların belirttiğinden daha uzun sürüyor.
Saldırının açtığı yara

OA
Monica Seles bu saldırının ardından fiziksel olarak iyileşse de, yaşadığı durumu psikolojik olarak atlatabilmesi uzun sürüyor. Saldırganın cezasız kalmış olması onu güvensiz hissettiriyor. Bu olay sonrasında güvenlik önlemleri artırılmış olsa da Seles’e yeterli gelmiyor. O dönem yaşadığı korkuyu “Mesele şu ki, geri dönmeyi düşündüğümde, beni bıçaklayan kişinin asla hapse girmediğini bildiğim için tekrar sandalyeye otururken nasıl hissedeceğim hakkında hiçbir fikrim yoktu” diye açıklıyor. Travma sonrası stres bozukluğu tanısı alan Seles, depresyon, ağlama atakları ve yeme bozuklukları yaşıyor.
Yaşanılan saldırı sonrası, WTA Seles’in dünya 1 numarası sıralamasının dondurulmasını teklifini sunuyor ancak Roma’da üst düzey WTA oyuncuları arasında yapılan oylamada, çekimser kalan Sabatini dışında herkes bu teklifi reddediyor. Spor yazarı Peter Bodo, bu durumu şu sözlerle tanımlıyor: “Monica Seles iki kere sırtından bıçaklandı: önce Parche, sonra da tenis tarafından.”
Hikayenin diğer tarafındaki isim

Steffi Graf ve Monica Seles/Sports Mole
Seles’in verdiği iki buçuk yıla yakın arada, saldırgan Günter Parche’ın da amaçladığı üzere, Steffi Graf 22 ay sonra yeniden dünya 1 numarasına çıkıyor. Oynadığı 67 maçın 65’ini kazanıyor, 3 Slam şampiyonluğu yaşıyor ve Sezon Sonu kupasını kaldırıyor. Bu olayın Steffi Graf’ın zaten görkemli olan kariyerini daha da üst noktalara taşıdığı aşikar, ancak yaşanmasaydı ne olurdu sorusuna da cevap bulabilmek pek mümkün değil.
Steffi Graf Roma’daki turnuvada yoktu, bu yüzden oylamada Seles’in aleyhine oy verenlerden biri değil. Olay sonrası Seles’i ziyaret ettiği de biliniyor. 1995’te 60 Minutes Australia programında söylediği sözler, takıntılı bir taraftarının gerçekleştirdiği bu olaydan Graf’ın da etkilendiğini gösteriyor: “Benim için çok zor zamanlardı. Bunu atlatabilmem 7-8 ay sürdü. Bu kişinin bu saldırıyı benim için gerçekleştirdiğini düşününce, bunun hakkında konuşmak bile acı veriyor. Kendimi suçladığımı söyleyemem, çünkü bunu ben yapmadım ama bunun sebebi olduğumu hissediyorum ve çok kötü hissediyorum.”
Geri dönüş

CNN
1994 yılında Amerikan vatandaşlığına geçen Seles, 1995 yazında tura Kanada’da şampiyonlukla geri döndü. Amerika Açık’ta yeniden finaldeydi ancak Steffi Graf’a yenildi. 1996 sezonunun başında 4. kez Avustralya Açık kupasını kaldırdı. Amerika Açık finalinde yine Steffi Graf’a yenildi. 1998’de oynadığı Roland Garros finali, son Slam finaliydi.
Ya o olay olmasaydı
20 yaşına gelmeden kazandığı 8 Slam şampiyonluğuyla Monica Seles, tarihin en iyi oyuncuları arasında sayılırken, herkesin aklında hep “ya o olay olmasaydı” sorusu var. Martina Navratilova’ya göre, o olay olmasaydı Monica Seles’i en fazla Slam kazanan tenisçi olarak Margaret Court ve Steffi Graf’ın önünde görebilirdik! Bu sorunun cevabını maalesef, hiçbir zaman bilemeyeceğiz ancak çift el forehandiyle kendine özgü olan, ortaya koyduğu dominasyonu sürdürmeye oldukça niyetli görünen Monica Seles’i kortlardan uzak tutan Günter Parche, gerçekleştirdiği saldırıyla bu muhteşem kariyeri yarıda bırakmaya sebep olsa da, ölümüyle Seles’in harika günlerini yeniden anmamıza sebep oldu.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Punto Punto, gazetecilikten beslenirken, spor kültürünü şekillendiren olayları neden ve sonuçlarıyla geniş perspektiften ele alır. Futbol, tenis, atletizm, voleybol ve basketbol başta olmak üzere tüm atletik branşların etrafında gelişen hikayeler, gelen kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Elif Alper
Tenis yazarı @Punto

Punto
Punto, gazetecilikten beslenirken, spor kültürünü şekillendiren olayları neden ve sonuçlarıyla geniş perspektiften ele alır. Futbol, tenis, atletizm, voleybol ve basketbol başta olmak üzere tüm atletik branşların etrafında gelişen hikayeler, gelen kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Dünya Kupası futbolcular kadar spor yazarları için de önemli bir kariyer noktasıdır. Futbolcuları takip etmek, maçları stadyumda izleyip yazmak veya anlatmak büyük anlam taşır. The Athletic yazarı Aslı Pelit için mesleki deneyim ve tatminin yanında bir önemi daha vardı 2026 Dünya Kupası’nın. Turnuvayı yeni anne olmuş bir muhabir olarak takip etti. Bir yandan maçlar hakkında yazarken ve basın toplantılarında soru sorarken diğer yandan da altı buçuk aylık kızı Milo’nun bakımını planlamakla meşguldü. Aslı’dan son bir ayın öyküsünü dinledik…

Dünya Kupası'nda Fransa-İspanya, Arjantin-İngiltere maçlarıyla finalistler belirleniyor. Fransa-İspanya eşleşmesi futbolun gördüğü en üst düzey takımlardan ikisini karşı karşıya getirirken Arjantin-İngiltere köklü bir rekabete yeni bir sayfa ekleyecek.

Arjantin'de Javier Milei hükümeti, nafaka borcu olan ebeveynleri tribünlerden uzaklaştırarak ilk bakışta alkışlanabilecek bir uygulamaya imza attı. Öte yandan aynı hükümet, kadınlara ve çocuklara yönelik sosyal destek mekanizmalarını da tasfiye etmeye devam ediyor. Arjantin'deki yeni uygulama, kadın ve çocuk haklarını gerçekten güçlendiren bir politika olabilir mi, yoksa sağ popülizmin yeni gösterilerinden biri mi?

Trump’ın FIFA Başkanı Infantino’yu arayarak Balogun’un kırmızı kart cezasını askıya aldırması futbol dünyasının tepkisini çekti. Ama aynı zamanda FIFA’nın bu tip liderler karşısında ne kadar zayıf bir karnesi olduğunu da yeniden hatırlattı.
07 Tem 2026

Dünyanın en hızlı büyüyen sporlarından biri olan padel, artık bir sporun ötesinde bir yaşam biçimi. Kariyeri boyunca 230 şampiyonluk kazanan, tam 16 yıl boyunca dünya sıralamasının zirvesini kimseye bırakmayan Fernando Belasteguín de bu dönüşümün en yakın tanıklarından biri. Nano Padel'in davetiyle 3 Temmuz'da Lucca Beach Bodrum'da sporseverlerle buluşacak Arjantinli efsane; padelin hızlı yükselişinin arkasında yatan nedenler, iş dünyasının bu spora ilgisi, zirvede kalmanın psikolojisi ve Türkiye'nin potansiyeline dair sorularımızı yanıtladı.





