Sembollerin Gücü Adına: 22, A Million


Migros Kadın Akademisi’yle hedef 1 milyon kadın
Dünya Ekonomik Forumu, toplumsal cinsiyet eşitliğini toplumların ve ekonomilerin gelişimi açısından temel faktörlerden biri olarak konumlandırıyor. Dünya Ekonomik Forumu'nun 2020 Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Raporu; toplumsal cinsiyet…
Daha fazlasını öğren →
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Justin Vernon, Bon Iver projesiyle müziğinin sınırlarını genişletmeyi, ona yeni kimlikler kazandırmayı seviyor. 2016 yılının en dikkat çekici albümlerinden 22, A Million, sadece yarattığı ses dünyasıyla değil, çarpıcı görsel dünyayla da hayranlık uyandırdı; müziğe dair sunduğu yeni ihtimaller, Kid A karşılaştırmalarına yol açtı. 22, A Million’ın Eric Timothy Carlson imzalı görsel dünyası, Vernon’ın farklı alanlardan yaratıcı isimleri ağırlamayı sevdiği April Base stüdyosunda, şarkılarla birlikte şekillendi.
Minneapolis doğumlu, Brooklyn sakini Carlson’ın görsel tasarımla tanışmasında, müziğin etkisi büyük. Yaptığı ilk işler, arkadaşları için hazırladığı konser afişleri. Üniversitede, yerel müzik gruplarından büyük markalara, birçok müşteri için görsel üreten ve serigrafi baskı yapan Aesthetic Apparatus stüdyosunda çalışıyor. Bu dönemde pek çok müzisyen için logo, ikon ve simgeler yaratıyor. İşlerinde öne çıkan semboller, Carlson’a göre “iyi yapılırsa çok derine işleyebilen, kültürel parçalar”. Sembollerin hayatımızın gerçekliği içinde önemli bir yere sahip olduğunu söyleyen sanatçı, onlarda kültürel bir nabzın izlerini görüyor.
22, A Million LP, dış kapak, Eric Timothy CarlsonKaynak: pitchfork.com
Vernon’ın Bon Iver’i ilk iki albümde oluşturduğu estetikten özgürleştirmek istemesinin sonucu olarak başlayan iş birliği, Carlson’ın şarkıların anlamlarından stüdyoda izlenen maçlara kadar, yaratıcı sürecin her anını işlediği, farklı yorumlamalara açık, detaylı üretimleriyle, müziğin etrafında keşfedilecek yeni bir evren örüyor. Carlson’ın müziği bu kadar güçlü tamamlayan bir bütün ortaya çıkarabilmesinin nedenlerinden biri, onu iyi analiz edebilmesi. Bon Iver’in bugünün teknolojisini kucaklarken geleneksel sesler, Americana ve şiirdeki kökleriyle bağlantısını koruduğunu söyleyen sanatçı, dijitalleşen hayatlarımızda da aynı şeyi yaptığımızı düşünüyor. Yeni teknolojilerle eski halılar, çirkin koltuklarla heyecan verici yazılımlar yan yana duruyor. Gözümüzü geleceğe dikmiş olsak da geçmiş yüzyıllarla bağımızı koruyoruz. 22, A Million’da bu hisleri yakalayan Carlson, sanat yönetiminde de aynı düşüncelerden hareket ediyor. Bu yüzden albümün görsellerini incelerken hem çok eskiden beri tanıdığımız hem de henüz adını koyamadığımız bir yerde buluyoruz kendimizi.
22, A Million, Eric Timothy CarlsonKaynak: pitchfork.com
22, A Million’ın kapağı, yaratılan görsel dünyaya bir giriş kapısı sunuyor. Bu kapının ardında farklı mecralar için üretilmiş, her uyarlamanın eşsiz karakterini koruduğu, küçük web banner’larından dev murallara ve albüm dinleme partilerinde dağıtılan fanzinlere kadar genişleyen büyük bir üretim var. Bon Iver’in her birini birer sayıyla eşleştirdiği şarkılar etrafında yaratılmış, fiziksel malzemeler ve sembolizmden oluşan bir içsel yolculuk. Bir şarkıyı her dinleyişte müziğe farklı bir anahtar bulmak gibi, 22, A Million etrafındaki görsel dünyaya her ziyaretimiz yeni bir hazine avı.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Son teknoloji bir buzdolabı, üzerinde 1990'lardan kalma bir magnet: Sembollerin anlattıkları, aşk ve dile getirdikleri, bağımlılıklar ve alışkanlıklar üzerine.
12 Mar 2021

YAZARLAR

Artemis Günebakanlı
Duende müzik yazarı

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Yaşlanmakla yaşlı rolünü oynamak birbirinden farklı şeyler. Yaşlanacağız. Bedenimiz değişecek. Fakat bedenimizin değişmesiyle kişiliğimizin, arzularımızın ve dünyayla kurduğumuz ilişkinin belirli bir kalıba sokulması arasında da zorunlu bir bağ yok. Yaşlanmaktan korkanlar için üç kitaplık bir reçete.

Charlotte Wells’in "Aftersun", Joachim Trier’in "Sentimental Value" ve Rodrigo Sorogoyen’in "El ser querido" filmleri, baba-kız ilişkisinin üç farklı dönemine ve üç ayrı duygusal biçimine bakıyor. Birinde geçmişe dönerek babasını anlamaya çalışan bir kız, diğerinde geçmişin yükünü bugünkü ilişkilerine taşımış iki kız kardeş, bir diğerindeyse yıllar sonra yeniden karşılaşıp eski hesapları açan bir baba-kız.

Lance Oppenheim’ın yeni filmi "Primetime" Chris Hansen’ın televizyon dünyasını güçlü oyunculuklarla yeniden kurarken reyting hırsının insani bedellerini ve gösterinin etik sınırlarını incelemekte yüzeysel kalıyor.

Kültürel mirası turizmin hizmetine sokmak başka şey; turizmi kültürel mirasın daha derin ve daha sürdürülebilir biçimde deneyimlenmesine aracılık edecek şekilde tasarlamak başka. İkisini birbirine karıştırdığımızda eser kolayca bir logoya, bir hediyelik eşyaya veya sosyal medyada tüketilen bir görsele dönüşebilir.

Ölenlerin eşyalarını dağıtıyoruz ama telefonlarımızda sesleri, mesajları, görüntüleri kalıyor. Sandra Wollner’ın "Her Defa" filminden hareketle, kapıya konan ayakkabılardan cevap beklediğimiz mesajlara uzanan yas hâlleri üzerine düşünceler.




