'A Knight of the Seven Kingdoms': Şövalyelerin gerçek dünyasında neler oluyor?

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Yazı: Musa Bölükbaşı
Yayımlandığı tarihten itibaren büyük bir televizyon fenomenine dönüşen Game of Thrones, finaliyle hayranlara büyük bir hayal kırıklığı yaşatmıştı. Şimdilerde HBO, dizinin spin-off yapımlarıyla bu “enkazın” izlerini bir nebze olsun silmeye çalışıyor. 2022’de House of the Dragon ile başlayan ve giderek artacağının sinyalleri verilen Game of Thrones spin-off furyası, 2026’da A Knight of the Seven Kingdoms ile devam ediyor.
- Warner Bros.’un eleştirmenlere sağladığı erken erişim sayesinde tamamını izlediğim A Knight of the Seven Kingdoms, Westeros evreninin alışık olduğumuz kaos, savaş, devasa ejderhalar ve kanlı taht oyunlarından sıyrılarak daha kuytu, daha insani ve karakter odaklı bir kapıyı aralıyor. House of the Dragon’dan 100 yıl sonra, Game of Thrones’tan ise 100 yıl öncesinde geçen dizi; şövalye olmak isteyen bir adam üzerinden idealize edilen değerlerin, gerçeklikle temas ettiğinde nasıl bozulduğunu anlatıyor.
Dizi, ilk bakışta Duncan ve yaveri Egg’in hikayesi gibi görünse de ilerleyen bölümlerde kritik bir dönüm noktasıyla anlatısını bambaşka rotalara kırıyor. Egg’in geçmişi ve kim olduğu, hikayeyi beklenmedik yerlere taşıyor. Saçının olmaması, Duncan’ın karşısına hiç umulmadık bir anda çıkması ve bir çiftlik çocuğundan beklenmeyecek ölçüde bilgili olması gibi pek çok detay, Egg’in göründüğünden çok daha fazlası olduğunu hissettiriyor. Spoiler olmaması adına bu noktayı daha fazla açmak istemiyorum.

Şövalyeliği bir “erdem abidesi” olarak gören ve onlara dair övünülecek hikayeler dinleyerek büyüyen Duncan, saf ve körpe bir karakter. Onun şövalye olma tutkusu, bir unvan arayışından ziyade “görünmez” olduğu bir dünyada ciddiye alınma ve sevilme ihtiyacından ileri geliyor. Duncan, şan ve şerefle idealize ettiği, hayranlık duyduğu şövalyelerin aslında öyle olmadıklarını, yaşadığı deneyimlerle acı bir şekilde öğreniyor. Şövalyelere ve yüksek mevkideki insanlara büyük saygı duyan, onları onurlu bireyler olarak gören Duncan, çoğunluğunun berbat insanlar olduğunu çok geçmeden fark ediyor.
Duncan’ın, kimsenin tanımadığı ve şövalye olup olmadığı bile meçhul olan Sör Arian’ın yanında, hayatı boyunca görünmez kalması; ilerleyen süreçte ciddiye alınabilmek için bu unvana tutunmasına neden oluyor. Dünyanın, insanların ve şövalyelerin gerçek yüzünü gördükçe masumiyeti zedelenen Duncan, iyi bir insan olma konusunda ısrarcı olsa da başladığı nokta ile geldiği nokta arasında ciddi bir mesafe oluşuyor. Zamanla yaşadığı tüm bu tecrübeler masumiyetini törpülerken, zorluklara karşı direncini artırıyor; büyüyor ve olgunlaşıyor.
Dizinin bir diğer dikkat çekici yönü ise alışık olduğumuz kasvetli, gri ve boğucu Orta Çağ estetiği yerine, şaşırtıcı derecede parlak ve ferah bir renk paleti tercih etmesi.

Böyle bir evrende pek alışık olmadığımız bu görsel dil, diziyi hem daha iç açıcı hem de daha rahat izlenebilir kılıyor. George R. R. Martin’in “Eserlerime en yakın uyarlama” diye bahsettiği A Knight of the Seven Kingdoms, şimdilik altı bölümden oluşsa da Martin’in aynı evrende geçen diğer iki kitabının da uyarlanmasıyla yeni sezonların geleceğini öngörmek zor değil. Nitekim hem Duncan ile Egg’in anlatılmayı bekleyen daha pek çok hikayesinin olması hem de dizinin yüksek ihtimalle sevilecek olması, HBO’nun yeni sezon onayı verme ihtimalini artırıyor.
Bu noktada diğer karakterlerden ve Westeros’un hanelerinden bahsetmeden geçmek olmaz. Targaryenleri Demir Taht’tan eden sarhoş Kral Robert Baratheon’ın hanesi gelen Baratheonlar, yine içki ve kadınlarla meşgul. Ejderhalarını kaybedeli 100 yıl olan Targaryenler ise hâlâ oldukça kibirliler; ancak bu, fazlasıyla kırılgan bir kibir. Ejderhasız, alıngan ve kırılgan Targaryenleri izlemek fazlasıyla keyifli. House of the Dragon’ı izleyenlerin fark edebileceği, belli belirsiz nüanslar da dizide yer alıyor. Hatta ilerleyen bölümlerde bu nüanslara dair son derece kritik bir sahne bulunuyor ve bu sahne Duncan’ın hayatını da doğrudan etkiliyor.
- Diğer haneleri ise görmek ya da duymak pek mümkün değil çünkü bu dizi büyük olaylarla ve hanedanlıklarla değil, Westeros’un arka planında olanlarla/kalanlarla ilgileniyor.
Sonuç olarak A Knight of the Seven Kingdoms, Westeros evreninin şimdilik en temiz, en sakin ve en dürüst halkası. Şövalyelerin onurlu ve şerefli olduğuna dair masallarla büyüyen Duncan’ın, gerçeğin böyle olmadığını fark etmesi ve bu farkındalıkla büyümesi diziyi hem izlenebilir hem de üzerine düşünülmeye değer kılıyor.
Son olarak, son yıllarda dizilerde yaygınlaşan “jenerik yapmama” trendi bu diziye de sıçramış durumda. Bu durum, denizi geçip derede boğulmak gibi. Umarım acilen ve normalleştirilmeden çözülür.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
İki yıllık aranın ardından geçen hafta sonu İstanbul’a dönen MUBI Fest'in atmosferine ve Cannes’dan taşıdığı dört filme yakından bakıyoruz.

Cormac McCarthy’nin 1985’te yayımlanan büyük romanı "Kan Meridyeni"ni okurken insanın aklına zaman zaman şu tuhaf düşünce geliyor: Belki "Dünya masumdu ve biz onu bozduk" anlatısı baştan beri fazla iyimserdi.

Jane Schoenbrun, yeni filmi "Teenage Sex and Death at Camp Miasma"da slasher alt türünün tüm özelliklerini ters yüz ederek ortaya türün eleştirisini de merkezine aldığı, kitsch estetikle bezeli bir anlatı ortaya koymuş. Ortaya bu eleştiriyi dört başı mamur bir şekilde görsel dünyaya taşıyan ve mizahı elden bırakmayan bir slasher filmi çıkmış.

Paris’te düzenlenen Rock En Seine festivalinin son gününde The Cure, 40 binden fazla kişiye 3 saate yakın süren bir performans sundu. 67 yaşındaki Robert Smith’in sesi, geçen yıllara rağmen daha da güçlü ve bir o kadar kırılgan. Karanlığın, yalnızlığın ve umudun şarkılarını birlikte söyleyen binlerce kişiyle birlikte yazı The Cure’un müziğiyle uğurluyoruz.

Selda Uygur, yeni romanı "Yalvaç"ta iki farklı çağdan tutkularının peşindeki iki kadının özgürleşme öyküsünü ve zaman algısını, benlik ve kişiliklerini korumak için ortaya koyduğu mücadeleyi, iki farklı zaman koridorunda işliyor. Uygur ile zamanın ruhuna ve dair söyleşirken onun hiç değiştiremediği savaşları ve tutkuları, kahramanları Gece ve Livia üzerinden anlamaya çalıştık.



