'Yalvaç'ın yazarı Selda Uygur: Biraz cesaretle baktığımızda taşın bile bir ruha sahip olduğunu görürüz

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Selda Uygur, ilk romanı Babalar ve Kızları ile 2020 Turgut Özakman İlk Roman Ödülü'nü kazanmıştı. Bu romanın esin kaynağı adından tahmin edilebileceği üzere Turgenyev'in Babalar ve Oğullar'ı. Turgenyev o romanında kuşak çatışmasını işlemişti. Selda Uygur ise bir genç kızın büyüme sancılarını işlediği romanında dikkatimizi ebeveynlerin kız evlatlarıyla yaşadığı çatışmalara çekmişti.
Uygur, ikinci romanı Yalvaç'da ise tutkularının peşindeki kadın karakterlerinin benlik ve kişiliklerini korumak için ortaya koyduğu mücadeleyi, iki farklı zaman koridorunda işliyor.
- Varlık, Kitaplık, Üç Nokta, Sözcükler, Dünyanın Öyküsü gibi çeşitli edebiyat dergilerinde sinema ve edebiyat üzerine inceleme yazıları yayınlanan Selda Uygur, aynı zamanda Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünde geleceğin edebiyat araştırmacılarını yetiştiren bir akademisyen.
Uygur ile zamanın ruhuna dair söyleşirken onun hiç değiştiremediği savaşları ve tutkuları, kadın kahramanları Gece ve Livia üzerinden anlamaya çalıştık.
''Yalvaç' kadının benliğini arama yolculuğu
Romanda, yakın geçmişte çocukluk, yetişkin hâliyle Gece'yi, paleolitik çağda Livia'yı tanıyoruz. Bu iki kadını benzer yazgılarda buluşturan nedir?
Yalvaç'ta çağlar boyu yolculuğu devam eden bir ruhun farklı bedenlerde benzer ve farklı yaşam öyküleri ekseninde dönüşümünü anlattım. Kadın karakterlerin aileleriyle, çevreleriyle kurdukları ilişkiler benzer. Yani Roma döneminde Anadolu’da yaşayan bir kadında günümüzdekine benzer baskılara maruz kalmış ya da paleolitik çağda bir kadın… Aslında kadının çağlar boyu bedenini, tutkularını, benliğini arama yolculuğu.
Romanda "zaman" derin bir karakter gibi varlığını hissettiriyor. Yarattığı değişimler, etkileşimler noktasında zamana dair özel bir dikkat ve duyarlılığınız var mı?
Bizim kuşağımız zaman yolculuğu filmleri izleyerek büyüdü. Yani Geleceğe Dönüş filmleri serisini izleyen, Clémentine’in büyüsüne kendisini kaptırıp Hemera bana da yardım eder mi diye düşünen seksenler, doksanlar çocukları. Zaman bana göre tek bir düzlemde yaşanıyor. Sözgelimi 2000 yıl öncesinin Anadolusu çok da uzak bir geçmişte değil; zaman onu nasıl algıladığımıza bağlı. Romanlarımda zamanlararası bağlantı kurmayı ve onları tek bir düzlemde anlatmayı tercih ediyorum. Yani rüya zamanı gibi her şey aynı anda yaşanabilir, biraz cesaretle baktığımızda taşın bile bir ruha sahip olduğunu görürüz.
Son kırk yıldır büyük sosyal ve bilimsel yeniliklerin tamamına maruz kalan kuşaktansınız. O hızlı değişimlerle romandaki Gece arasında bir paralellik var mı?
Tek kanallı televizyonda, kapanış saatinde İstiklal Marşı okunurken ayağa kalkardık biz. İlk cep telefonunu üniversite yıllarımda gördüm. Kadıköylüyüm. Arkadaşlarımla buluşmak için saatlerce Haldun Taner sahnesinin önünde beklediğimiz zamanlar... Gece de böyle bir kuşaktan geliyor. Bekleyerek, arayıp bulmaya çalışarak, dönem ödevi için saatlerce kütüphanede vakit geçirilen zamanın kahramanı ama dönüşüme de bire bir şahit olmuş. Hızla değişen beğenilerin yanı sıra arzulamanın, tutkunun ve tutkusu uğruna her şeyden vazgeçebilmenin ne olduğunu çok iyi biliyor. Bir karşılaştırma yapacak olursak hazır bilgiye çok rahat ulaşılabilen dönemde dahi yola çıkabiliyor. Gece’nin ve tüm çağlarda her türlü kolaylığa rağmen hiç değişmeyen tutkunun yarattığı hazzı okura bırakalım.
'Değişen sadece arzu nesnelerimiz'
Gece'nin yeni çizme hayaliyle şimdiki çocukların "her şeyin en pahalısı, en lüksü" sloganını karşılaştırmak haksızlık mı olur?
Gece'nin çizme hayalini kurduğu zamanlar seksenler sonu doksanlar başına denk geliyor. Bir spor ayakkabı hayaliyle günlerce beklediğimiz günler. Ayakkabılarımız eskimesin diye dolapların üzerine koyup beklettiğimiz ve giysilerimizi, bayramlıklarımızı sevgiyle, heyecanla sakladığımız dönemler. Alışveriş merkezleri, marka mağazalar yaygınlaşmadığı için elbette zarif bir çizmeye ulaşmak için günlerce beklerdik, ulaşamamanın verdiği haz… Yıllar geçse de unutamadığımız sakladığımız oyuncaklarımız. Yani Barbie bebek benim çağımdaki kız çocukları için metaforik bir anlam taşıyordu.

O yılları özlüyor musunuz?
Eski zamanlar geri gelseydi demiyorum çünkü o zaman zaten bu zamanın içinde yaşıyor. Yani arzu nesnelerimiz değişti.
Gece'nin hatırlattığı önemli bir ayrıntı daha... Eskiden çocuklar ve gençler geleceğe inanır, umutla bakardı...
Otuz kırk yıl önce çocuklar ve gençler Gece gibi "okuyup bir yerlere gelmeye", "iyi bir meslek sahibi olmaya" ve "geleceği ideallerle kurmaya" inanırlardı. Bu masum idealizm küllerine karıştı. Dünya da bu ülke de sonsuza kadar yitirdi.
Asla geri gelmeyecek şeyleri örneklendirir misiniz?
Aslında bir üniversite hocası olarak söyleyebilirim ki gençler hâlâ aynı ideallere sahip, iyi bir meslekleri olsun da istiyorlar, imkanları olduğu sürece üretiyorlar da. Sadece bazen savruluyorlar meslek seçimleri istedikleri okula göre değil aldıkları puana göre belirleniyor. Yanı sıra doğallığı yitirdiğimizi düşünüyorum. Buluşmalarda telefonsuz geçen anları özlüyoruz, kendimizi güvende hissetmiyoruz. Domates ve çilek, kokusunu yitirdi. Bu bile her şeyi özetliyor bence.
Gelelim diğer kahramanınız Livia'ya. Eski çağlarda bile kadınlar tutkularının peşinden koşmaktan geri durmamış... Livia bu bağlamda neyi temsil ediyor?
Livia, Roma döneminde Yalvaç, o zamanki adıyla Psidia Antakyası'nda ömür sürmüş. Bütün hayatını mermeri yontmaya ve ondan güzel eserler çıkarmaya adamış, erkek işi olduğu düşünülen heykeltıraşlığa gönül vermiş tutkulu bir kadın. Onu yazarken esin kaynağım Camile Claudel'di. Rodin’in gölgesinde kalmış şu çok yetenekli Fransız heykeltıraş. Kafamda romana dair fikirler uçuşurken bir tatil sırasında, Afrodisias Müzesi’ni ziyaret edip de heykel okulunda üretilen heykelleri incelemeye başladığımda birden dank etti kafama. O heykellerin hepsi erkek sanatçıların ellerinden çıkmaydı. O dönemde kalın duvarlar ardında son derece kısıtlı bir ömür süren kadınların hiç mi sanat tutkusu olmadı? Gerçekten aralarında heykel yontmak, mozaik işlemek isteyen bir tek kadın olsun çıkmadı mı? Yoksa çıktı da Livia gibi susturulmak mı istendi? O tutkularının peşinde koşan kadınlara tutkuların bedeli mi ödetildi? Livia işte o bastırılmış isteklerin ve tutkuların kadın sanatçısı olarak ilk kez o müzede gözümün önünde belirdi. Onu tutkusu için her şeyi göze alabilen bir karakter olarak betimledim. Eski çağların "Cesur Yürek"i olarak.
''Yalvaç' bir başlangıç çizgisi oldu'
Romandaki pagan dönemleri yazmak için özel okumalar yaptınız mı? Yalvaç'ın bu anlatıdaki rolü nedir?
Elbette o dönemleri anlatan okumalar yaptım. İncil’i defalarca okudum. Özellikle Pavlus’un mektupları bölümünü, heykel tarihini, resim tarihini, Yalvaç’ın tarihini, Roma’da gündelik yaşamı… Ama çıkış noktam Aziz Pavlus ve hayatı oldu. Dinine çok bağlı bir Yahudi’yken, İsa ve inananlarına işkenceler yaparken gördüğü bir vizyon sonucu görme yetisini kaybediyor. Ardından İsa’nın sesini duyduktan sonra bambaşka bir görme yetisi kazanıp Hıristiyanlığın ilk misyoneri oluyor ve yıllar süren konuşmalarının bir durağı da Isparta’nın bir ilçesi olan Yalvaç. Dolayısıyla Yalvaç’ı metaforik anlamda bir başlangıç çizgisi olarak da düşünebiliriz.
Faustina - Livia ilişkisi de çok çarpıcı. Faustina "Hayatın sırrı sana benzeyeni bulmak, onunla dalgaları aşmak, inanmak..." derken aşkın da ötesinde bir duruma mı işaret ediyor?
Sıra dışı kadın dostlukları hep vardı ve var olmaya devam edecek. Günümüzde çok yanlış yaygın bir görüş var. Kadınlar asıl birbirinin iyi olmasını istemiyorlar, kadın kıskançlığı şeklinde. Oysa kadınlar birbirinin aynaları. Faustina, pagan geleneğinden gelen bir şifacı. Yeteneğine, ruhuna inandığı arkadaşını aşkınsallığa davet ediyor. Biliyor ki yaratıcı ruha sahip bir kadını yalnızca bir erkeğe duyulan aşk tatmin edemez.
Romanda, Dalgaları Aşmak (Lars von Trier), Çölde Çay (Bertolucci) gibi önemli filmlerin esiniyle kurduğunuz ifadeler var. Bu çok hoş ve ilginç...
Yaklaşık on yaşımdan beri hiç durmadan film izliyorum. Sinema hiçbir şeyle açıklayamayacağım bir aşk benim için. Yalvaç, böyle bir görsel algıyla ve sinema tarihi esinlenmeleriyle yazıldı. Kimi bölümler film sahneleri eşliğinde tasarlandı. Metnin içine sızan filmlerden bazılarını bulan dostlarım ve okurlarım oldu… Tam liste bakalım ne zaman gelecek.
Yalvaç'ta fantastik ve tarihsel ögeler bolca kullanılıyor. Onu bir türle ifade etmek isteseniz bu hangisi olurdu?
Büyülü gerçekçi, bilimkurgu ya da fantastik olarak sınırlandırmazdım. Gerçeğin ne olduğunu bilmiyoruz ki, rüyalarda gördüklerimizse asıl yaşamımız. Milyonlarca yıl öncesini bugünden çıkarabilir miyiz? Bana göre Yalvaç kendi dünyasını taşıyan bir roman.
Son sorumuz Yalvaç'la ilgili farklı göndermelere dair olsun...
Yalvaç, “peygamber, resul, elçi” anlamları taşıyor. Pavlus’un ilk büyük konuşmalarını yaptığı ve inananlarını bulduğu bir alan. Yalvaç’ın aynı zamanda antik kentiyle birlikte büyüleyici bir atmosferi var. Benim Yalvaç’a yüklediğim anlam ise yolculuğun başlangıcı. Bu da bizi "ilk ân"a götürür.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Soner Can
Gazetelerin hafta sonu eklerinde, kültür-sanat servislerinde uzun yıllar haberci, yönetici ve yazar olarak çalıştı. Halen sanat edebiyat dergileri için yazarlarla söyleşiler yapıyor, okunmaya değer kitaplara dair yazılar yazıyor.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
M. Enes Özel, bir hayli aktif kullandığı Instagram hesabında kendisini "Psikiyatri uzmanı. Kalan her şeyin amatörü, talihli ucube, falsolu kul" olarak takdim ediyor. Özel ile yeni kitabı "Normal" ve farklı kuşakların normali algılama biçimleri üzerine konuştuk.

Nathan Fielder ve Lance Oppenheim imzalı Elizabeth Holmes belgeseli "You Can See Everything", son yılların en tuhaf ve katmanlı filmlerinden biri. Filmde herkesin, Nathan dahil, farklı yansımalarını görüyoruz; hem kendilerini gördükleri gibi, hem herkesin onları gördüğü gibi, hem de bizim onları gördüğümüz gibi. Bu ayna labirentinde herkes, herkesi, izleyiciye oynuyor. Ve izliyor.

24-31 Ekim tarihleri arasında düzenlenen 63. Antalya Altın Portakal Film Festivali, yarışma seçkisi ve Film Forum etrafındaki tartışmalarla Türkiye sinemasının bugününü, geleceğini ve festivalin prestij iddiasını sorgulamaya açtı.

"Norm: The Tale of Norm Macdonald" bazen tanıdık görüntülerin rahatlığına fazla güveniyor, bazı güç soruların üzerinde daha uzun durabilecekken yeni bir şakaya geçiyor. Yine de Norm’la vakit geçirme duygusunu yakalıyor.

İlki 2006'da düzenlenen Sinopale, yirmi yılda Türkiye’nin en uzun soluklu bağımsız sanat oluşumlarından birine dönüştü. Bienalin kurucuları, küratörleri ve sanatçılarıyla 10. edisyon vesilesiyle biraraya gelerek Sinopale’nin kentle kurduğu ilişkiyi ve yerel bilginin çağdaş sanatla buluşma biçimlerini konuştuk.




