Bibliyoterapi'de bu hafta: İki arada bir derede kalanlara kitap reçetesi

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
"Sevgili Aslı Perker, önünde seni bambaşka yollara çıkaracak iki seçenek varken yaşanan inanılmaz yorucu kararsızlık sürecinde hangi seçeneğin daha iyi olacağına nasıl karar verilir? Nispeten güvenli görünen konfor alanı denebilecek bir ortamda kalmak mı iyidir yoksa günümüzde sıklıkla karşılaştığımız 'Risk al! Hayat, cesurları sever' zihniyetiyle hareket etmek mi?
Şimdiden teşekkür ederim.
Sevgiler, Selma."
Sevgili Selma, her şeyden önce aslında zaman zaman hepimizin kendimize sorduğu bu soruyu içtenlikle bana gönderdiğiniz için çok teşekkür ediyorum. Her ne kadar itiraf etmesek de bu iki seçenek hepimizin önüne çıkar ve biz aralarında seçim yapmakta zorlanırız. Üstelik her zaman çok üzerinde düşündüğümüz sorular da olmaz. Genellikle konforu, güvenliği tercih ederiz; haksız da sayılmayız, temel içgüdümüz güvende olmaktır.
Sizin meselenize gelecek olursak bir bakalım: Bu yollar tek tek sizin için neyi temsil ediyor? Aslında zaten söylemişsiniz. Belirsiz olan yol, yani sizin deyiminizle “hayat cesurları sever” dedirten yol, büyümeyi ve özgünlüğü sembolize ederken, "konforlu alanında kalmak" dediğiniz yol, güvenliği ya da pratikliği temsil edebilir.
- Esas soru, sizin temel değerlerinizde bu yolların nerelere tekabül ettiğidir. Yani bu yollar değerlerinizle nasıl uyumlu, önce bir bunu netleştirmek gerekir.
Birinci sorum şu olabilir, belirsizlik hakkında ne hissediyorsunuz? Örneğin bilinmeyenden korkuyor musunuz? Bunu kontrol altında tutmak mı istiyorsunuz? Ama unutmamalı ki hayat doğası gereği belirsizlik içerir ve hiçbir karar tamamen risksiz değildir. En güvendiğiniz karar bile... Bunu baştan kabul ederseniz üzerinizdeki baskı azalabilir.
Belirsizliklere verdiğiniz tepkilerle ilgili de biraz konuşmalı. Genelde belirsizlikler karşısında nasılsınızdır, toleransınız ne kadardır? Belki ufak bir takım denemeler yapabilirsiniz. Çünkü eğer o belirsizlik karşısında yaşayacağınız duygu durumu çok sarsıcı olacaksa, hatta sizi belki hayatta kilitlenecek bir noktaya getirecekse o zaman risk almaya değmeyebilir. Bunu bir kendinize sormanızı isterim.
- Ben belirsizlikler karşısında ne kadar paniğe kapılıyorum? Belirsizliği bir tehdit olarak görmek yerine onu bir olasılık alanı olarak düşünebilir misiniz? Çünkü çoğu zaman en anlamlı deneyimler öngörülemezlik anlarında ortaya çıkar.
İkinci sorum, eylemsizlik size neye mâl olur? Çoğu zaman karar verme korkusu, insanların takılıp kalmasına neden olur. Ama çok önemli bir nokta var, bir seçimden kaçınmanın kendisi de bir seçimdir ve genellikle kendi sonuçlarını da beraberinde getirir. Yani eylemsizlik ile adım atma arasındaki farkı inceleyebiliriz.
- Konforu seçtiğinizde, bu demek oluyor ki bulunduğunuz yeri seçiyorsunuz. Bulunduğunuz yeri seçtiğinizde aslında bunun size maliyeti ne, nelerden feragat etmiş oluyorsunuz?
Bir diğer soru, pişmanlık kaçınılmaz mıdır? Pişmanlık çok korkulması gereken bir şey midir? Pişmanlık da her duygu gibi hayatın doğal bir parçası değil mi? Yanlış bir karar bile bizi büyütebilir, dersler çıkarmamızı sağlar, dahası beklenmedik fırsatlar da getirebilir. "Hayatta hiç pişmanlığınız var mı?” sorusu, genellikle aslında insanı neredeyse yerecek bir soruyken bunu avantaja çevirmek de bizim elimizde. “Evet var ve bu pişmanlığımdan şunu öğrendim” gibi. Pişmanlık bir ceza mı? Yoksa onu hayatta bir öğretmen gibi de düşünebilir miyiz?
Ayrıca pişmanlık sabit de değildir. Siz seçtiğiniz yola uyum sağladıkça ve onu şekillendirdikçe pişmanlık duygusu yavaş yavaş kaybolabilir. Hatta sizin bahsettiğiniz “hayat cesurları sever” mottosuyla yaşamış insanlarla konuşun, çoğunlukla pişmanlıklarının olmadığını göreceksiniz. Bu yaptıkları şeyden her zaman çok emin oldukları için değil, biraz önce dediğim gibi zamanla o duygunun kaybolmasından kaynaklanabilir.
- Peki, böyle bir durumda gelecekteki benliğimize güvenebilir miyiz? Belki bugün verdiğiniz kararın sonuçlarından zorlanırsınız ama gelecekteki benliğiniz mutlu olabilir. İnsanlar dirençli ve yaratıcıdır. Bir yol zor olsa bile başarılı olmanın bir yolunu bulabilirsiniz.
Ve ne olursa olsun yapacağınız seçimin değerlerinizle örtüştüğünden emin olmakta fayda var. Tabii bunun için temel değerlerinizi çok iyi bilmeniz ve tanımlamanız gerekecek. Özgürlük veya kendini ifade etmek sizin birincil değerinizse o zaman belirsizlik sizi o kadar yormayabilir. Ama istikrar ya da güvenlik daha önemliyse buna göre bir yol, hedeflerinizle daha uyumlu olabilir.
- Önerilere geçmeden önce söylemeliyim ki hiçbir şey geri dönüşsüz değildir. Hayat o kadar da katı bir yer değil aslında. Bir şeyi yaptınız ve sonuna kadar bunun sonuçlarıyla yaşayacaksınız gibi bir durum da yok.
Jostein Gaarder'den Sofie'nin Dünyası
Kitaplarımıza geçelim ve biraz önce bahsettiğimiz değerlerinizi bilmeniz konusuna ışık tutacak bir romandan bahsedelim: Sofie'nin Dünyası. Bu roman bize bir yol seçmeden önce kim olduğumuzu ve neyi savunduğumuzu anlamamız gerektiğini öğretir.
- Bunun için neler yapmalısınız? Kendi inanç ve değerlerinizi incelemelisiniz, toplumsal normları ve kalıtsal varsayımları sorgulamalısınız ve kendinize gerçekten nasıl bir hayat yaşamak istiyorum diye sormalısınız.
14 yaşındaki Sophie, şu soruları içeren gizemli mektuplar almaya başlar: “Kimsin sen?”, “Dünya nereden geliyor?” Bu mektuplar, Sokrates'ten Jean-Paul Sartre'a kadar uzanan kapsamlı bir felsefe eğitimine dönüşür.
Ancak Sophie yavaş yavaş dünyasının, düşüncelerinin, hatta seçimlerinin kendisine ait olmayabileceğini fark etmeye başlar çünkü o yazılan bir kitap karakteridir. Özgürce hareket etmeye çalışır, ancak sürekli görünmez sınırlara çarpar ve şüpheye düşmeye başlar: “Seçimlerim bana mı ait?” Bu, derin bir felsefi soruyu yansıtıyor aslında: Hayatın aile, toplum, genetik gibi güçler tarafından mı şekilleniyor yoksa özgür iradenle mi? Roman buna bir cevap vermiyor, ama size o cevabı aratıyor.
Madeline Miller'dan Ben, Kirke
İkinci kitabımızla devam edelim. Madeline Miller'ın Ben, Kirke’si. Bu da yine kendini keşfetme, dayanıklılık ve hayatta kendi rotanı çizme cesareti üzerine güçlü kurgu. Miller, sürgün edilmiş, reddedilmiş ve güce karşı duran bir tanrıça olan Kirke'nin yolculuğu aracılığıyla bizi seçimin doğası, toplumsal beklentilerin sınırları ve bağımsızlık ile bağlılık arasındaki denge üzerine yeniden düşünmeye zorluyor.
Kirke ya dışlanmış biri olarak kaderini kabul edecektir, izole bir şekilde yaşayacaktır ya da tanrılara karşı savaşıp yok olma riskini göze alacaktır. Ama roman ilerledikçe Kirke, bu katı seçeneklere uymak zorunda olmadığını fark eder ve bunun yerine bir tanrıça olarak kimliğini bağımsızlık ve insan olma arzusuyla harmanlayarak kendi yolunu yaratır.
- Gerçek gücün özgün benliğimizi yansıtan bir yaşam yaratma becerisiyle ilgili olduğunu öğrenir Kirke ve bize de bunu gösterir.
Zülfü Livaneli'den Son Ada
Gelelim son kitabımıza: Zülfü Livaneli'den Son Ada. Romanı okumaya başladığınızda tam olarak sizin sorunuzla arasındaki ilişkiyi hemen anlamayabilirsiniz. Zira roman isimsiz bir anlatıcının gözünden küçük ve huzurlu bir adada yaşayan insanların hayatının birden değişmesini anlatıyor.
Doğayla uyumlu, insanların birbirine saygılı olduğu bir yerdir burası: Sessiz, sade ve dengeli. Ancak bir gün bir vapur yaklaşır. O vapurdan bir adam iner ve bundan sonra adanın lideri olacaktır. Her şeyi ufak ufak değiştirmeye başlar. İnsanlar da huzursuzluk çıkmasın diye çoğunlukla sessizliği seçerler. Ancak ada bir baskı ve korku alanına dönüşür.
Bu roman kötü bir adam geldi ve her şeyi bozdu hikayesi değil. Asıl mesele şu: İyi insanların sessizliği kötü düzenleri mümkün kılar. Adadakiler önce rahatsız olurlar ama büyütmeyelim derler, sonra alışırlar, en sonunda da olayları normalleştirirler. Yani dönüşüm dışarıdan değil, içerideki kabullenişle tamamlanır.
Şimdi gelin bunun seçim ile ne alakası olduğunu anlayalım. Roman asıl meselenin bir yerde kalmak değil, nasıl kaldığın olduğunu inceler. Yani bir kararda kalmak önemli değildir, o kararda nasıl kaldığın önemlidir. Konfor alanında kalmak dediğimiz şey—çünkü adada aslında bu yaşanmaktadır, insanlar gitmemeyi tercih ederler—çoğu zaman bilinçli bir tercih değil, aslında sorumluluktan kaçınmanın estetik hâlidir.
Genelde şöyle düşünürüz: Risk almak tehlikelidir, bildiğin yerde kalmak güvenlidir. Ama en büyük tehlike, yavaş yavaş kaldığın yerde rahatsız olmamayı öğrenmektir. Çünkü o noktada iç pusulan kayar, doğru yanlış bulanıklaşır ve artık seçim yapamaz hâle gelirsin. Dikkatle okursanız bu romanın size şu soruyu sorduracağından eminim:
"Ben şimdiki hayatımda kalırsam zamanla neye dönüşürüm? Ya da bu dönüşeceğim hâli fark edebilir miyim?"
Sevgili Selma, iki seçenek arasında kalırken hep kararın kendisine odaklanıyoruz ama bu romanlara da bakıldığında asıl mesele şu gibi görünüyor:
“Bu kararı verdikten sonra kendimle nasıl yaşayacağım?”
Umarım faydası olur. Sevgiyle.
Reçete
- Jostein Gaarder, Sophie’nin Dünyası Pan Yayıncılık, 591 syf.
- Madeline Miller, Ben, Kirke İthaki Yayınları, 408 syf.
- Zülfü Livaneli, Son Ada İnkılap Kitabevi, 168 syf.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Aslı Perker
Lisansını Edebiyat, Yüksek Lisansını Psikoloji alanında tamamladı. Başkalarının Kokusu, Cellat Mezarlığı, Sufle, Eylülde Dört Yıl, Bana Yardım Et, Ayrılığın İlk Günü, Flamingolar Pembedir ve Kaybedilen Bütün Savaşlar isimli romanları bulunmaktadır. Sufle başta olmak üzere eserleri 33 dile çevrilmiştir. Çocuk edebiyatı eserlerinden Annepot 17 dilde yayımlanmış, diğerleri pek çok baskı yaparak binlerce çocuğa ulaşmıştır. Kısa öyküleriyle pek çok antolojide yer almış, makaleleri 1998 yılından beri Radikal, Yeni Binyıl, Sabah, Vatan, Milliyet, Oksijen gazetelerinde ve Milliyet Sanat, Roman Kahramanları ve Aktüel dergilerinde yayımlanmıştır. Perker, 2020 yılında yazmaya başladığı Bibliyoterapi yazılarından daha sonra aynı isimle bir podcast yaratmıştır. Aslı Perker Türkiye’nin en prestijli tiyatro ödülleri olan Yapı Kredi Afife Tiyatro Ödülleri’nde jürilik yapmaktadır.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Mesleğimiz, “Ben kimim?” sorusuna verdiğimiz en hızlı yanıtlardan biri. Peki, “İşimi yeterince iyi yapamadım” demek ne zaman “Ben yeterince iyi değilim” düşüncesine dönüşüyor? Üç kitap eşliğinde başarıyla özdeğer arasındaki ince çizgiye, değişen ihtiyaçlarımıza ve işimize hayatımızda ayırdığımız yere bakıyoruz.

İranlı yönetmen Asghar Farhadi, Brand Week İstanbul’daki söyleşisinde “Yapay zekanın bilinçaltı yok” diyerek yapay zekanın insan yaratıcılığının yerini bütünüyle alamayacağını savundu. Peki, insanı farklı kılan bilinçdışı süreçlerin varlığı mı, yoksa bedenli, ilişkisel, utançla yüklü, geri döndürülemez bir hayat tortusu mu?

"The Lobster" postmodernizmin kimliklerin ve toplumsal normların kuruluşuna ilişkin sorgulamalarını, duygular sosyolojisinin temel meselesiyle buluşturur. Filmin asıl trajedisinin, insanların baskıcı kurallara itirazsız itaat etmelerinde değil, bu kuralların belirlediği duygusal ihtiyaçları kendi arzularıymış gibi yaşamalarında saklı olduğunu gösterir izleyiciye. David’in kişisel trajedisiyse, otelden ormana kaçmasına rağmen otelin “aşk kurallarını” da yanında götürmesidir.

M. Enes Özel, bir hayli aktif kullandığı Instagram hesabında kendisini "Psikiyatri uzmanı. Kalan her şeyin amatörü, talihli ucube, falsolu kul" olarak takdim ediyor. Özel ile yeni kitabı "Normal" ve farklı kuşakların normali algılama biçimleri üzerine konuştuk.

Nathan Fielder ve Lance Oppenheim imzalı Elizabeth Holmes belgeseli "You Can See Everything", son yılların en tuhaf ve katmanlı filmlerinden biri. Filmde herkesin, Nathan dahil, farklı yansımalarını görüyoruz; hem kendilerini gördükleri gibi, hem herkesin onları gördüğü gibi, hem de bizim onları gördüğümüz gibi. Bu ayna labirentinde herkes, herkesi, izleyiciye oynuyor. Ve izliyor.




