Bibliyoterapi'de bu hafta: Kapanmaz yaralarla yaşayanlar için kitap reçetesi

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
"Çocukluğunda yaşadığı ve oradan getirdiği derin, kapanmaz yaralarla hayatını sürdürmeye çalışan genç bir kadın (26), neredeyse tamamen tükenmiş ve hiçbir yere ait değilmiş gibi hissederken, her gün uyandığı yalnızlık ve isteksizlik döngüsünde nasıl yaşamaya ve üretmeye devam edebilir?
Alya K."
Sevgili Alya, bu sorunuzda benim özellikle altını çizdiğim yer “kapanmaz yaralarla” oldu. Elbette diğer her kelimenizde de kendinizi çok güzel ifade etmişsiniz, her biri derinine inmeye çok müsait ama dilerseniz buradan başlayalım. Şu soruyu size sormak istiyorum:
"Geçmişten hiç çıkmadan bugünü yaşamaya çalışıyor olabilir misiniz?"
Yanlış anlaşılmasın, bütün gün çocukluğunuzu düşünüyor, eski defterleri açıyor, annenizin söylediği bir cümleyi yüzüncü kez hatırlıyor ya da babanızın yaptıklarını anımsıyor olmanızdan söz etmiyorum. İnsan geçmişini düşünmeden de geçmişinde yaşayabilir. Çünkü çocukluk yalnızca başımıza gelenlerin toplamı değil, dünyayı anlamayı öğrendiğimiz yer aynı zamanda.
- Sevgiye güvenilir miyiz, biri giderse geri gelir mi, ağladığımızda biri yanımıza oturur mu, yardım istersek yük mü oluruz, bir yere ait olmak için uslu çocuk mu olmalıyız, yoksa başarılı mı, neşeli mi, sessiz mi?
Bunların hepsini yaşaya yaşaya öğreniriz. Sonra öğrendiğimizi unuturuz ama kuralları içimizde kalır. Ve biz bugün farkında olmadan o kurallarla yaşarız.
Mesela çocukken kimsenin sizin arkanızı toparlayacağına güvenemediyseniz kendi arkanızı toparlamayı çok iyi öğrenirsiniz. Hatta o kadar iyi öğrenirsiniz ki herkes size çok güçlü olduğunuzu söyler. Sürekli “Sen halledersin” lafını duyarsınız ve siz de halledersiniz zaten. Sonra bir gün bir bakarsınız, artık hiçbir şey halletmek istemiyorsunuz. Sabah yataktan kalkmak bile büyük bir iş. Aslında belki içinizde biri sonunda “Ben çok yoruldum,” diyor. "Güçlü olmaktan, toparlanmaktan, devam etmekten, kimseye yük olmamaktan, her seferinde kendimi ayağa kaldırmaktan yoruldum."
Bahsettiğiniz o aidiyet duygusu da aslında buradan hareketle incelenebilir. Sadece gösterdiğiniz bir performans karşılığında bir yere ait olmayı öğrendiyseniz artık o performansı göstermeye gücünüz kalmadığında bir yere ait olamamaktan çekinmeniz de normal. Aidiyet biraz da şu cümleyi içimizden rahatça söyleyebilmektir:
"Burada bulunmak için bir şey yapmam gerekmiyor. Burada isteniyorum."
Çocukken sevgiyi koşullu aldıysanız ki bu sadece ebeveynleriniz değil, size bakım veren diğerleri tarafından da hissettirilmiş olabilir (anne ya da babanın yeni eşi, büyükanne/babalar), aldığınız bakım değişkenlik gösterdiyse bu cümleyi kurmayı öğrenememiş olabilirsiniz. Ve bu hisler tekrarlandığında artık o onulmaz yalnızlık duygusu insanın içine çöker. Yalnız olmadığınız hâlde yalnız kalabilirsiniz. Yalnızlık çoğunlukla çevremizde kimsenin olmaması değil, yanımızdaki insanların gerçekten yanımızda olduğuna inanamamaktır.
Bir de başımıza gelenlerin değil, gelmeyenlerin yasını tutmak var tabii. Bence çocukluk yaralarının en zor taraflarından biri bu. Yalnızca sizi korumayan bir ebeveynin değil, sahip olamadığınız o ebeveynin yasını tutuyor olabilirsiniz. Rahatça çocuk olabildiğiniz bir evin, korkmadan hata yaptığınız bir gençliğin ve sanırım en önemlisi, başka türlü büyüseydiniz olabileceğiniz kişinin yasını tutuyor olabilirsiniz.
Yas tuttuğumuz zamanlarda ne olur, bir düşünün? Elimiz ayağımız tutmaz, bir koltuğa yığılır kalırız, bol bol ağlarız, pek konuşmak istemeyiz, iştahımız bile azalabilir. Kaybettiğiniz bir şeyin yasını tutmak bile zorken, hiç sahip olmadığınız bir şeyin yasını nasıl tutacaksınız? Tutmalı mıyız? Bu sorunun cevabını düşünmenizi çok isterim.
Zira belki tam da bu yüzden artık üretmek istemiyorsunuz. Belki yıllarca iyi çocuk, iyi öğrenci, iyi bir çalışan, iyi evlat oldunuz, işe yaradınız, hem etrafınızdakileri hem kendiniz toparladınız. Belki kimse üzülmesin diye üzüldünüz, kimse yorulmasın diye yoruldunuz. Şimdi içinizdeki yılgın insan masaya yumruğunu vurup “Yeter,” diyor olabilir. “Bugün hiçbir işe yaramak istemiyorum.”
- Belki bu sesi hemen susturmamalısınız, çünkü insanın en temel haklarından biri de hiçbir şey üretmediği bir günde hâlâ değerli olabilmektir.
Size kimsenin “Geçmişi bırak” demeye hakkı yok, zaten bırakılsa bırakırdınız. Ancak belki mesele geçmişi bırakmak değil, bugünün geçmişin kurallarıyla yaşanmadığını yavaş yavaş öğrenmek. Siz artık o geçmişteki, o evdeki çocuk değilsiniz. Ve yaşanmamış hayatın çok güzel bir yanı var: Yaşanmış olandan çok daha fazla olasılık barındırıyor. Hele ki 26 yaşındayken.
Claire Keegan’dan Mavi Tarlalardan Yürü
Bu son cümlemden sonra önereceğim ilk kitap Claire Keegan’dan Mavi Tarlalardan Yürü. Geçmişin tüm yaralarına, olumsuzluklarına, yaşanmamışlıklarına rağmen bugün yeni bir hayata doğru yürümeyi daha iyi anlatan bir öykü derlemesi var mıdır bilmiyorum. Kitapta kısa öyküler var ve işin doğrusu benim için hepsinin kahramanı aynı kadın. Bu kadın bugün yeni bir geleceğe gidiyor; bize arkasında bıraktıklarını anlatarak ama korkusuzca yürümeye devam ederek. Öyküler yer yer çok iç karartıcı, uyarayım, ama buna rağmen hayatın nasıl devam ettiğine dair harika birer örnek.
Mesleği için hayatının aşkından vazgeçmiş Rahip’in şu düşüncesini paylaşmak isterim:
“Yaşamak ne tuhaf. Yakında Paskalya olacak. Yapılacak işler var. Palmiye Pazarı için bir vaaz yazılması gerek. Yola çıkan tarlalara tırmanıyor tekrar, gelecekteki hayatını düşünüyor, bir rahip olarak, ağaçların Romalı dilini çözecek elinden geldiğince.”
Maksim Gorki'den Çocukluğum
İkinci önerim bir klasik, hatta dünya edebiyatının çok önemli eserlerinden biri Çocukluğum. Yazarı Maksim Gorki. Gorki’nin anlamanın “acı” olduğunu ve yazarın bu soyadını bilerek seçtiğini biliyor muydunuz? Berbat bir çocukluk tüm netliğiyle, bana kalırsa vahşetiyle anlatılıyor bu kitapta. Bütün bunlardan sonra insan nasıl hayatta kalır diye düşünecek olursanız Maksim Gorki’ye ve eserlerine bakmanız yeterli. Bakın şu cümlenin size çok iyi geleceğini düşünüyorum:
“Beni bütün bu iğrençlikleri açıklamaya zorlayan başka, çok daha esaslı bir neden daha var… Hayatımız yalnızca şununla ilginçtir: İçinde hayvansal birçok katman varsa da, bu katmanlar arasında gene de aydınlık, sağlıklı, yaratıcı bir şeyler, geleceğin iyi, yaşamımızın aydınlık, sarsılmaz olacağı umutlarını yeşerten insancıl bir şeyler yetişmektedir.”
Matt Haig’den Yaşama Tutunmak İçin Nedenler
Ruhunuza şifa olacağını düşündüğüm üçüncü tavsiyem ise Matt Haig’den Yaşama Tutunmak İçin Nedenler. Matt Haig’in kurgularını bayılmayarak ama severek okuyordum, birkaç kez de tavsiye etmişliğim var, fakat bu kitabıyla beni dağıttı diyebilirim. 14 yaşından beri yaşadığı panik atakları, derin depresyonu, nedenlerini araştırmasını, yolunu bulabilmesini, yer yer bulamamasını müthiş bir içtenlikle anlatmış. Şimdi daha iyi anlıyorum neden Gece Yarısı Kütüphanesi romanında paralel yaşantıların peşine düştüğünü. Okumanızı şiddetle öneririm.
Analizlerim ya da sorduğum sorular olmasa bile bu kitapların size ışık tutacağına adım gibi eminim. Bütün o isteksizlik içinde bu üç kitabı okuyabilmenizi ve yaşama tutunmanızı dilerim.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
YAZARLAR

Aslı Perker
Lisansını Edebiyat, Yüksek Lisansını Psikoloji alanında tamamladı. Başkalarının Kokusu, Cellat Mezarlığı, Sufle, Eylülde Dört Yıl, Bana Yardım Et, Ayrılığın İlk Günü, Flamingolar Pembedir ve Kaybedilen Bütün Savaşlar isimli romanları bulunmaktadır. Sufle başta olmak üzere eserleri 33 dile çevrilmiştir. Çocuk edebiyatı eserlerinden Annepot 17 dilde yayımlanmış, diğerleri pek çok baskı yaparak binlerce çocuğa ulaşmıştır. Kısa öyküleriyle pek çok antolojide yer almış, makaleleri 1998 yılından beri Radikal, Yeni Binyıl, Sabah, Vatan, Milliyet, Oksijen gazetelerinde ve Milliyet Sanat, Roman Kahramanları ve Aktüel dergilerinde yayımlanmıştır. Perker, 2020 yılında yazmaya başladığı Bibliyoterapi yazılarından daha sonra aynı isimle bir podcast yaratmıştır. Aslı Perker Türkiye’nin en prestijli tiyatro ödülleri olan Yapı Kredi Afife Tiyatro Ödülleri’nde jürilik yapmaktadır.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Yıllarca Road Runner’ın peşinde koşarken başına gelmedik felaket kalmayan Wile E. Coyote, bu kez kendisini sürekli yarı yolda bırakan ürünlerin üreticisi Acme’nin peşine düşüyor. Coyote vs. Acme, çocukluk çizgi filmlerinin kovalamaca neşesini korurken, Coyote’nin azmini kazanca dönüştüren şirketin sorumluluğunu görünür kılıyor ve ona sonunda uğradığı zararların hesabını sorma hakkı tanıyor.

Olivia Wilde’ın "Booksmart" (2019) ve "Don’t Worry Darling" (2022) sonrası gelen üçüncü uzun metrajı "The Invite", 2020 yapımı "Sentimental"ın uyarlaması. Tek mekanda geçen ve başarılı senaryosuyla öne çıkan film, iki komşu çiftin bir akşam yemeğinde buluşması üzerinden evliliklerdeki iletişimsizliği ve ilişki dinamiklerini ele alıyor

Geçen yüzyılın en etkili sanatçılarından biri olan Yayoi Kusama, 97 yaşında, Tokyo’da bir hastanede hayatını kaybetti. Kusama bir zamanlar kendisini evrendeki milyarlarca noktadan biri olarak görüyordu. Fakat o tek nokta, sonunda kendi etrafında bir evren kurdu. Ve şimdi, evrenin içinde milyonlarca nokta hâla çoğalmaya devam ediyor.

Robert De Niro’nun sinemadaki büyüklüğünü, canlandırdığı şiddet dolu erkeklerde değil, o şiddetin altında yatanı gösterebilme yeteneğinde aramak gerekir. Öfkenin altındaki korkuyu, kontrolün altındaki güvensizliği, suskunluğun altındaki arzuyu, sertliğin altındaki kırılganlığı… O, bunları karakterin bedenine yerleştirdi ve seyirciye keşfetmenin alanını açtı.

Saraybosna Film Festivali’nin 32. yılında yarışmanın öne çıkanlarına, Balkan sinemasının yakın geçmişle ilişkisine ve festivalin en iyi filmlerine yakından bakıyoruz.




