Bibliyoterapi'de bu hafta: Yeni başlangıçlara geç mi kaldım diye soranlara kitap reçetesi

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
"50’lerine gelmiş adam geçmiş başarılarını sorgulamaktadır. Yeni bir işe yeni bir maceraya atılmak için doğru zaman mıdır?
@turuncukaravan"
Sevgili Turuncu Karavan, bu şu an etrafımda aynı yaşta olan arkadaşlarımdan, tanıdıklarımdan ve okurlarımdan çok sık duyduğum bir soru. Hatta uzun yıllar verdiğim yaratıcı yazarlık derslerinde bazen bu yaşlardaki katılımcıların yazmaya heves etmelerinin ya da yeteneklerini kullanmaya karar vermiş olmalarının sebebinin de aynı sorunun cevabı olduğunu hatırlıyorum. Diyebiliriz ki bu soruyu sormayan insan nadirdir. Hani neredeyse bir değerlendirme raporu gibidir: Neler yaptım, neleri kaçırdım ve yaşanacak ne kaldı?
Pişmanlıklar deseniz aslında faydalıdır bile, eğer dersimizi öğrenmişsek bize yeni yollar, yeni çıkışlar gösterebilir. Üstelik elimizde deneyimimiz de var. Yirmi beş yaşındayken az çok hepimiz olasılıklara dayalı seçimler yaparız. Elli yaşında ise insan bilgiye dayalı seçimler yapabilir.
Zira artık kendimizi o zamanlar bilmediğimiz bir şekilde tanıyoruzdur. Neleri yapabiliriz, neleri yapmaktan hoşlanmayız? Kapasitemiz neye yeter? Bu çok güçlü bir avantaj. Üstelik yeni bir yolun şu an hayatınızın geri kalanını belirleyip belirlemeyeceğine karar vermek zorunda da değilsiniz. Sadece bir sonraki adımı atmaya değer olup olmadığına karar vermeniz yeterli.
- Eğer söz konusu olan bütün bir gelecek olsaydı o zaman hareketsiz kalabilirdiniz, yapmayayım diyebilirdiniz, ama tahmin ediyorum ve “geçmiş başarılar” söyleminizden anlıyorum ki zaten kendinize iyi olduğunu düşündüğünüz bir yaşantı kurmuşsunuz.
Bana göre bu soruyu soruyor olmanız iyi haber. Hayat bitti gitti, yapacağımızı yaptık, bundan sonrası emeklilik diye düşünmenizden daha iyidir. İçizinde hâlâ geleceği hayal eden bir parçanın olduğunu görmek yaşıtlarınıza da ilham verebilir. Çoğu insan, yaşamayı bırakmadan çok önce hayal kurmayı bırakır. Sizin durumunuzun öyle olmadığını mutlulukla görüyorum. Ayrıca pervasızca iyimserlik yapmadan arzularınızın ardındaki cesareti, ama aynı zamanda da kırılganlığı kabul ediyor olmanız çok kıymetli.
Bu yaş civarında ben artık gelecekteki değil, geçmişteki kişiyim hissi sarsıcı ve bazı durumlarda erken bir şekilde yıkıcı olabilir. Gençlikte insanın kimliğini gelecek planları oluşturur, bu yaşlarda ise geçmiş yaşantısı ve bu yüzden de kendimizi bir anda ölümlülük gerçeğiyle karşı karşıya gelmiş bulmamız normal. Bu noktada da şunu sormanız da öyle: Özlediğim şey gerçekten başka bir hayat mı, yoksa gençken hissettiğim olasılık duygusu mu? Yeni işe başlamak istememin nedeni gerçekten yeni bir hayat istemek mi, yoksa geçmiş hayatımın boşa gitmediğine dair kanıt aramak mı? Önce bunu anlamanın önemli olduğunu düşünüyorum. Yani sizin deyiminizle bir “maceraya” atılmadan önce.
- Ve önemli bir başka soru da şu: Neden şimdi? Yani neden bu soruyu kendinize şimdi soruyorsunuz? Neden kırk beş yaşında değil? Neden altmış yaşında değil? Neden bu yıl? Neden bu ay? Neden bugün? Bunu tetikleyen bir olay mı yaşandı? Bir arkadaşın ölümü, boşanma, çocukların evden ayrılması, emeklilik, bir hastalık… Zira çoğu zaman, yeni bir hayat arzusu tam da kişinin hayatın sonsuz olmadığını fark ettiği anda ortaya çıkar.
Bir başka soru da şu: Yeni hayatınızın tam olarak neyi çözeceğini hayal ediyorsunuz? Çünkü pek çok insan yeni bir hayat istemez, pişmanlıktan kurtulmak ister. Bu ikisi birbirinden farklı. Başka bir şehre taşınsanız da başka bir kariyere başlasanız da yeni bir birliktelik yaşasanız da gittiğiniz yere kendinizi de götüreceksiniz ve eğer çözümlemediğiniz bir pişmanlığınız ya da keder duygunuz varsa bunu yok edemeyeceksiniz.
Yeniden başlamak için çok yaşlı olup olmadığınızı sormayın derim. Daha anlamlı olan şunu anlamak: Şu anda yaşadığınız hayat size kendinizi yeterince canlı hissettiriyor mu? Hiçbir şeyi değiştirmeseniz ve önümüzdeki on yıl boyunca tam olarak bugün yaşadığınız gibi yaşasanız nasıl hissederdiniz? Ancak sizin bana gönderdiğiniz sorunun kendisi bile, içinizdeki bir şeyin hâlâ son derece canlı olduğunun kanıtı. Ben burada pes etmiş bir adamı değil, hâlâ hayata karşı heyecanı ve merakı olan bir adam görüyorum ve inanın kendi adıma bile seviniyorum; benim gibi birileri var diye düşünüyorum.
Blake Crouch’un Karanlık Madde'si
Şimdi gelelim kitaplara. Son zamanlarda severek okuduğum bir bilim kurgu/gerilim romanıyla başlamak istiyorum. Blake Crouch’un yazdığı Karanlık Madde tam olarak bu konuyu ele alıyor diyebiliriz. Orta yaşa gelmiş olan Jason Dessen istemeden düştüğü paralel gerçekliklerde kendi alternatif versiyonlarını deneyimliyor. Orijinal hayatının başarılarını, başarısızlıklarını diğer hayatlarından, dolayısıyla da müthiş bir mesafeden görme fırsatını bulması ona hem mutluluklarını hem de pişmanlıklarını (varsa) hatırlatıyor. Hani bana deseler ki kıymet bilmenin romanını söyle, budur derim. En azından günümüz edebiyatından iyi bir örnek.
John Williams’dan Stoner
İkinci kitabımız John Williams’dan Stoner. Kanımca muazzam bir roman. Okumaya doyamayacağınız, bir “yaşama” hikayesi. Şunu demek istiyorum, bir adamın çocukluktan itibaren bütün hayatına tanıklık ediyoruz. En başından itibaren okurlar olarak yaptığı hataları uzaktan görürken onu uyarmak istiyoruz ve onun hayal kırıklıklarını kendimizinkiler gibi yaşıyoruz. Kurgunun güzel tarafı tabii ki aslında dönüp tam şu sayfada, öyle değil de böyle yapsaydı her şey ne kadar da farklı olabilirdi diyebilmemiz.
Stoner bir çiftçinin oğluyken ve aslında üniversitede ziraat mühendisliği okumaya gitmişken edebiyata olan aşkını keşfediyor ve biz de zannediyoruz ki müthiş işler başaracak. Gelin görün ki sadece üniversitede araştırmacı ve öğretim üyesi olarak kalıyor, asla ünlü ya da iyi bir yazar olmuyor. Akademinin yıldız hocası da değil, sadece kendini edebiyata adamış bir adam. Onun için edebiyat bir meslek değil (buralarda ürpertici bir şekilde kendimi görüyorum) varoluşu anlamanın bir yolu. Romanın temalarından biri herkesin dünyayı değiştirmeyeceği ya da kayda değer bir hikayeye sahip olmayabileceği. Ama bu onların hayatını daha kıymetsiz yapmaması. Roman şu soruyu soruyor:
Bir hayatın değerli olması için olağanüstü olması mı gerekir?
Melisa Kesmez’den Çiçeklenmeler
Gelelim üçüncü önerime: Melisa Kesmez’den Çiçeklenmeler. Başlarda kalp kıran bir hikaye ama sonradan bir kadının kırk sekiz yaşından sonra kendi hayatını eline almasını, o zamana kadar figüranı olduğu yaşamının başrolü hâline gelmesini anlatıyor kısaca. Büyük bir aşkla bağlı olduğu kocasının ölümünden sonra yıllardır evin önünde duran, merhuma ait sarı karavana hiç de niyeti yokken binmesini, o karavanla önce ufak sonra uzak bir yolculuğa çıkmasını anlatırken insanın hangi yaşında olursa olsun (ki karakterimiz her ne kadar menopoza girmek üzere olduğundan kendini yaşlı, çirkin bulan bir kadın olsa da) hayatının “direksiyonunu” eline alabileceğini ve kendi “yoluna” kendisinin karar verebileceğini anlatıyor. Melisa Kesmez’in incelikli dili romanı zevkle okutuyor, bunu da not olarak düşeyim.
Ve bu haftalık yazımı da Çiçeklenmeler’in girişinde bulunan bir Oruç Aruoba alıntısıyla bitireyim:
"Kişi, oluşan varlıktır. Yani henüz yoktur ama vardır, varlıktır. Öyleyse varoluşu, her adımdaki yokluğunu varlığa çevirme uğraşısıdır."
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
YAZARLAR

Aslı Perker
Lisansını Edebiyat, Yüksek Lisansını Psikoloji alanında tamamladı. Başkalarının Kokusu, Cellat Mezarlığı, Sufle, Eylülde Dört Yıl, Bana Yardım Et, Ayrılığın İlk Günü, Flamingolar Pembedir ve Kaybedilen Bütün Savaşlar isimli romanları bulunmaktadır. Sufle başta olmak üzere eserleri 33 dile çevrilmiştir. Çocuk edebiyatı eserlerinden Annepot 17 dilde yayımlanmış, diğerleri pek çok baskı yaparak binlerce çocuğa ulaşmıştır. Kısa öyküleriyle pek çok antolojide yer almış, makaleleri 1998 yılından beri Radikal, Yeni Binyıl, Sabah, Vatan, Milliyet, Oksijen gazetelerinde ve Milliyet Sanat, Roman Kahramanları ve Aktüel dergilerinde yayımlanmıştır. Perker, 2020 yılında yazmaya başladığı Bibliyoterapi yazılarından daha sonra aynı isimle bir podcast yaratmıştır. Aslı Perker Türkiye’nin en prestijli tiyatro ödülleri olan Yapı Kredi Afife Tiyatro Ödülleri’nde jürilik yapmaktadır.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Mesleğimiz, “Ben kimim?” sorusuna verdiğimiz en hızlı yanıtlardan biri. Peki, “İşimi yeterince iyi yapamadım” demek ne zaman “Ben yeterince iyi değilim” düşüncesine dönüşüyor? Üç kitap eşliğinde başarıyla özdeğer arasındaki ince çizgiye, değişen ihtiyaçlarımıza ve işimize hayatımızda ayırdığımız yere bakıyoruz.

İranlı yönetmen Asghar Farhadi, Brand Week İstanbul’daki söyleşisinde “Yapay zekanın bilinçaltı yok” diyerek yapay zekanın insan yaratıcılığının yerini bütünüyle alamayacağını savundu. Peki, insanı farklı kılan bilinçdışı süreçlerin varlığı mı, yoksa bedenli, ilişkisel, utançla yüklü, geri döndürülemez bir hayat tortusu mu?

"The Lobster" postmodernizmin kimliklerin ve toplumsal normların kuruluşuna ilişkin sorgulamalarını, duygular sosyolojisinin temel meselesiyle buluşturur. Filmin asıl trajedisinin, insanların baskıcı kurallara itirazsız itaat etmelerinde değil, bu kuralların belirlediği duygusal ihtiyaçları kendi arzularıymış gibi yaşamalarında saklı olduğunu gösterir izleyiciye. David’in kişisel trajedisiyse, otelden ormana kaçmasına rağmen otelin “aşk kurallarını” da yanında götürmesidir.

M. Enes Özel, bir hayli aktif kullandığı Instagram hesabında kendisini "Psikiyatri uzmanı. Kalan her şeyin amatörü, talihli ucube, falsolu kul" olarak takdim ediyor. Özel ile yeni kitabı "Normal" ve farklı kuşakların normali algılama biçimleri üzerine konuştuk.

Nathan Fielder ve Lance Oppenheim imzalı Elizabeth Holmes belgeseli "You Can See Everything", son yılların en tuhaf ve katmanlı filmlerinden biri. Filmde herkesin, Nathan dahil, farklı yansımalarını görüyoruz; hem kendilerini gördükleri gibi, hem herkesin onları gördüğü gibi, hem de bizim onları gördüğümüz gibi. Bu ayna labirentinde herkes, herkesi, izleyiciye oynuyor. Ve izliyor.




