Bilal Yılmaz ile yeni sergisi 'Form-Zanaat-Aktivizm' üzerine

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Bilal Yılmaz’ın Nazlı Pektaş küratörlüğünde hazırlanan Form-Zanaat-Aktivizm adlı sergisi 7 Mayıs-7 Haziran arasında, Terakki Vakfı Sanat Galerisi’nde izleyiciyle buluşuyor. Zihnin analitik yapısı ile malzemenin doğası arasındaki ilişki, serginin kavramsal omurgasını oluşturuyor. Sergi ve üretimleri kapsamında sanatçıyla sohbet ettik.
Form-Zanaat-Aktivizm başlığı, sanat nesnesini tamamlanmış bir ürün olmaktan çok, süreğen bir düşünme ve örgütlenme pratiği gibi konumluyor. Bu ifade biçimini açıklayabilir misiniz?
Temel izleyicisi çocuklar olan Terakki Sanat Galerisi’nde bir sergi açmam teklif edildiğinde, “Disiplinlerarası çalışmalar yapan bir sanatçının sanatsal üretim pratiği çocuklara nasıl aktarılır?” sorusuna cevap ararken buldum kendimi. Şimdiye kadar yaptığım farklı çalışmalardan örnekler barındıran bir seçki hazırladım. Buna ek olarak çalışma ve üretme sürecime ışık tutan, evde çalışma masamın etrafından yer alan prototipler, modeller, denemeler, buluntu objeler, notlar, sesler ve ışıklar ile bir duvar yerleştirmesi oluşturdum. Tüm bu içeriği özetleyen bir başlık arayışı Form - Zanaat - Aktivizm ile sonlandı. Zanaat araştırmalarından beslenen çalışmalarımda estetik bir form yaratmak dışında zanaat ekosisteminde sosyal bir etki de yaratmaya çalışıyorum. Sergideki çalışmalarım ile sanatın bir dönemin hafıza ve estetiğinin yansımasından ibaret olmadığını, aynı zamanda toplumsal değişimi hayal edip eyleme geçebileceğimiz yaratıcı bir alan olduğunu da göstermeye çalıştım.

CraftNet ve Crafted In Istanbul gibi projelerde görünmez emek biçimlerini haritalandırırken, aslında bugünün şehir hafızasına dair nasıl bir kayıp duygusuyla karşılaşıyorsunuz? Bu çalışmalar biraz da geç kalınmış bir kayıt tutma çabası mı?
Yıllar önce İstanbul’da bir yüksek lisans araştırma projesi olarak başlayan İstanbul Zanaat Haritası, CraftedInIstanbul projesi, bugün CraftNet ile diğer şehirlere de yayılan uluslararası bir zanaat platformuna evriliyor. Şehirler maalesef hızla mekansal hafızasını ve kimliğini yitiriyor. Geçmişin izlerini okuyamadığımız şehirlerde köklü bir kültür, kentsel aidiyet ve bağ kurmaktan bahsedemiyoruz. Günümüzde zanaat atölyeleri yok olmaya itilen, miadını doldurmuş bir üretim formu olarak görülüyor. Oysa zanaat, şehirlerin üretim tarihini, sosyo-ekonomik dönüşümünü ve kültürel gelişimini okuyabildiğimiz çok değerli bir hafıza barındırıyor.
Zanaat araştırmaları, hiçbir devlet yada özel kurumun günümüz zanaat atölyelerine dair arşiv tutmamasına bir tepki olarak başladı. Akademik bir çalışma önce sanatsal bir pratiğe ardından kolektif bir platforma dönüştü. Geleceğe dönüştüremeden aktaramadığımız her değer bir kayıp ve kaybolmadan kayıt altına alabildiğimiz her çalışma bir değer...
Sergide mekanik tekrar, ritim ve disiplinli el hareketi neredeyse meditatif bir yapıya dönüşüyor. Dijital hız çağında tekrarın kendisini nasıl bir direnç biçimi olarak okuyorsunuz?
Dijital çağ ile düşünme, anlama ve derinleşme pratiklerimiz ve tahammüllerimiz oldukça azaldı. Ses-gölge-ışık-hareket ve karanlık ile birlikte kurguladığım sergi izleyicinin mekanın ritmine kapılarak sergideki işler ile uzun zaman geçirmesine ve üzerine düşünmesine imkan sağlıyor.

Çalışmalarınızda mühendislik, tasarım ve zanaat arasında geçirgen bir alan var. Türkiye’de disiplinlerarası üretimin hâlâ "ara bölgede" kalması sizce yaratıcı bir özgürlük mü sağlıyor, yoksa yapısal bir görünmezlik mi üretiyor?
Mezuniyetimden sonra yeni deneyimler kazanmaya ve hayatımı bu deneyimlerin etrafında şekillendirmeye karar verdim. Araştırma ve üretim pratiğim bir seviyeye geldikten sonra, önce 2. İstanbul Tasarım Bienali'ne ardından 15. İstanbul Bienali’ne davet edildim. Avusturalya Trienali küratörü İstanbul Bienali’ndeki işimi gördükten sonra benimle görüşmek istediğinde, hem tasarım hem de sanat bienalinde yer alan bir aktör olarak kafa karışıklığı yarattığımı anladım. Bundan sonra kariyerime nasıl devam edeceğimi soruyordu, bir tasarımcı olarak mı yoksa bir sanatçı olarak mı. Şimdiye kadar ne yapmak istediğime değil, ne yapmak istemediğime karar vererek seçimlerimi yapmıştım. Sürecinden ve sonuçlarından bu kadar çok keyif aldığım iki disiplin arasında seçim yapamazdım. Günün sonunda çalışmalarımda her iki disiplinin de yansımasını görebilmek mümkün ve ikisi de kimliğimin ayrılmaz birer parçası. Bu çok disiplinlilik bir yandan yaratıcılığımı beslerken, bir yandan da kafasını karıştırdığım, çizgileri keskin yapıların dışında kalmama neden olabiliyor. Fakat zamanla kurumlar ve politikalar da değişiyor, keskin çizgiler muğlaklaşıyor.
Zanaatı nostaljik bir alan olmaktan çıkarıp güncel bir toplumsal araç olarak düşünüyorsunuz. Bugün zanaatkarlığın yeniden değer kazanması sizce gerçekten kolektif bir dönüşüm ihtiyacından mı doğuyor, yoksa yaratıcı endüstrilerin romantize ettiği yeni bir estetik eğilim mi?
Zanaat; kültür, sanat ve tasarım ekosisteminde ara ara değer kazanan romantik bir konu. Bugün zanaatın değer kazanması, AI ve robotiğin yükselişi ile birlikte beyaz yakanın hızla işini kaybetmesi ve el ile yapılan emek merkezli işlerin tekrar değerlenmeye başlamasıyla da ilişkili. Benim ise çalışmalarımda dikkat çekmeye çalıştığım konu zanaatın şehir ve toplumla olan ilişkisinin güncelliği ve zanaatın yaratıcı aktörlerin üretimindeki potansiyeli. Sistematik bir yaklaşımla zanaatı dönüştürebileceğimize dair bir ihtimal sunuyorum aslında. Şehirlerdeki zanaat atölyeleri yok oldukça, şehirlerin kimliği, kültürü ve kendini onarabilme imkanı da yok oluyor.

Sergi metninde "oluş hâli" vurgusu dikkat çekiyor. Tamamlanmışlık fikriyle ilişkiniz nasıl? Bitmiş bir iş, sizin için bazen düşünmenin durduğu bir alan anlamına da geliyor mu?
Zamanla, üretirken nerede duracağıma dair bir his kazanma şansım oldu. Ama tabii ki bu kadar çok malzeme, disiplin ve teknikten beslenince her biten proje yeni hayaller ve formlar ile bir sonraki ihtimali bekler oluyor. Yani her biten iş, yeni bir varyasyonun önünü açıyor.
Mekanı bir sergileme alanından çok "araştırma sahası" gibi kuruyorsunuz. İzleyicinin burada tanıklık ettiği şey bir sanat eserinden çok bir zihnin çalışma biçimi olabilir mi?
Tabii ki, bir eğitim kurumu bağlamında açılan ve ana izleyicisi çocuklar olan sergi, bir sanatçının kendi görsel dilini kullanarak üretme pratiğini ve çalışmalarını anlatma çabası olarak okunabilir.
Serginin okuldaki öğrencilerle kuracağı ilişki üzerine planlamalarınız ve öngörüleriniz neler?
Sergi ile öğrencilerin farklı disiplinlerden beslenen bir sanatçının çalışma ve üretme pratiğine dair fikirlerinin oluşmasını bekliyorum. Sergideki işlerin hikayeleri ve derinliği ise çocuklardan çok yetişkinlere, yani daha çok ailelere hitap ediyor.
Şu an üzerinde çalıştığınız başka hangi projeler var?
Şu aralar yakın zamanda yayına aldığımız CraftNet.io platformunu geliştiriyoruz. Bu platform ile zanaat üzerine çalışan yaratıcı ağlar inşa etmeye, şehirlerin zanaat haritasını çıkartarak zanaatın günümüzdeki potansiyelini ve ihtimallerini keşfetmeye çalışıyoruz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
YAZARLAR

Burcu Dimili
İletişim danışmanı, editör, sanat yazarı.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
14–20 Eylül tarihleri arasında düzenlenen ve medya sponsorları arasında yer aldığımız Ayvalık Uluslararası Film Festivali’ne; değişen alışkanlıkları, süren samimiyeti ve bu yılın filmleri üzerinden baktık.

Bazen insanın ihtiyacı, acısına bir cevap bulmak değil, o acının içinde bütünüyle yalnız olmadığını bilmektir. Belki kitapların yapabileceği şey de tam burada başlıyor. Acıyı dindirmek değil, çünkü bazı acılar dindirilemeyebilir. Bir kaybı anlamlandırmak ya da ona teselli olacak birkaç güzel cümle bulmak da değil; yalnızca insanın acısının yanında sessizce bulunmak.

Arkas Sanat ve Centre Pompidou işbirliğinin ilk sergisi “Lumina: Renk ve Işık Sanatı”, 26 Eylül’de Lucien Arkas Sanat Merkezi’nde açılıyor. Beş yıllık işbirliği kapsamında düzenlenecek 10 serginin ilkini ve bu uzun soluklu buluşmayı Arkas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Lucien Arkas, Arkas Sanat Direktörü Müjde Unustası ve Centre Pompidou Başkanı Laurent Le Bon’dan dinledik.

“Verilere dayalı gerçek, muhasebeciler içindir” diyen ve sadece nesnel gerçeği beyazperdeye yansıtmakla yetinen sinema anlayışını aşağılayan Werner Herzog'un çektiği tüm filmlerde, kurgu ve belgesel iç içe geçer. Her bir film projesi, lideri Herzog olan ekibin görevidir ve görev yerine getirilecektir. Görev süresince tüm ekip “dışarıdan gangsterler gibi görünüp, içlerinde papaz cübbesi giymiş azizler gibi” adanmış olacaktır.

Filozof Jonathan Barnes'ın kızı ve İngiliz yazar Julian Barnes'ın yeğeni Camilla Barnes, ilk romanı "Her Zamanki O Öldürme Arzusu"nda İngiltere'den Fransa'ya göç etmiş bir ailenin üç kuşaklık öyküsünü anlatırken zarif ve alabildiğine mizahi bir dil kullanıyor. Barnes’la, bu güçlü edebiyat ve felsefe geleneğinin içinde kendi sesini bulmayı, İngiltere’den Fransa’ya göçü, aile içindeki iktidar ilişkilerini, kuşak çatışmalarını ve yaş almayı konuştuk.




