Bir Gölün Geçmişi, Bir Sulak Alanın Geleceği

Suyun Hafızası ve Antroposen’in İzleri
Bir Gölün Geçmişi, Bir Sulak Alanın Geleceği

dunyahali178
BMW i ile birlikte

Değişime Öncülük Et Eğitim Vizyonu: BMW Türkiye’den Çocuklara ve Gençlere Uzanan Eğitim İşbirlikleri

BMW Türkiye, “Değişime Öncülük Et” yaklaşımıyla sürdürülebilirlik vizyonunu toplumsal faydaya dönüştürmeye ve yaymaya devam ediyor. Bu doğrultuda 2026 hedefleri kapsamında, Yuvam Dünya ve Toplum Gönüllüleri Vakfı (TOG) ile yürütülen eğitim…

Daha fazlasını öğren →

Dünyahali

Dünyahali

Dünyahali bültenine hoşgeldiniz! Burada sadece iklim krizinden değil; havadan sudan da konuşuyoruz. Yuvamız dünyamızdan bahsediyoruz. O zaman, haydi başlıyoruz!

Prof. Dr. Utku Perktaş

Mark Cocker’ın son yayımlanan yazısını okurken aklıma Anadolu geldi. Cocker, İngiltere’de kuraklıktan kavrulmuş bir tarlada karşılaştığı 13 büyük ak balıkçılı anlatıyor. Bir zamanlar tüyleri için avlanarak yok olmanın eşiğine getirilen bu kuşlar, bugün İngiltere’de yeniden çoğalıyor. Bu gözlemin geçtiği yer, İngiltere’nin Cambridgeshire bölgesindeki Ouse Fen. Burası, eskiden tarım yapılan ve çakıl çıkarılan arazilerin yeniden sulak alana dönüştürüldüğü büyük bir doğa restorasyonu projesi. Amaç, yaklaşık 3.000 hektarlık bir alanda sazlıkların, göllerin ve bataklıkların oluşturduğu canlı bir ekosistem geliştirmek. Üstelik arkeolojik buluntular, binlerce yıl önce aynı coğrafyada kunduzların ve tepeli pelikanların yaşadığını gösteriyor.

Bu hikâyeyi okurken Hatay’daki Amik Gölü’nü düşündüm. İngiltere’de insanlar bir sulak alanı yeniden oluştururken, Anadolu’da biz bir gölü ortadan kaldırmıştık. Üstelik bununla da kalmadık, eski göl havzasına bir havalimanı inşa ettik. Bence Amik Gölü Havzası’na yaptıklarımız, Antroposen’i, yani insan faaliyetlerinin yeryüzünün işleyişini değiştiren başlıca güçlerden biri hâline geldiği dönemi, bütün açıklığıyla anlatıyor. Önce suyun yönünü değiştirdik, ardından gölü kuruttuk, canlıların yaşam alanlarını tarım arazisine dönüştürdük. Sonra da sanki orada hiç göl olmamış gibi yapılaşmaya devam ettik.

Amik Gölü, 1970’li yıllarda tamamlanan kurutma çalışmalarıyla büyük ölçüde ortadan kaldırıldı. Amaç tarım arazisi kazanmak, taşkınları önlemek ve sıtmayla mücadele etmekti. Oysa bu göl yalnızca bir su kütlesi değildi. Balıkların, kuşların, bitkilerin ve çevresinde yaşayan insanların oluşturduğu bir yaşam sistemiydi. Afrika ile Avrasya arasında göç eden kuşlar için de önemli bir duraktı. Gölü kuruturken yalnızca suyu ortadan kaldırmadık; binlerce yılda oluşmuş ekolojik ilişkileri de değiştirdik.

Ancak gölün kurutulması, o coğrafyanın jeolojik ve hidrolojik geçmişini ortadan kaldırmadı. 2023 depremlerinde eski göl havzasında görülen zemin sıvılaşması ve havalimanındaki hasar, bu gerçeği yeniden hatırlattı. Bir gölü haritadan silebiliyoruz ama onun binlerce yılda şekillendirdiği coğrafyayı aynı kolaylıkla değiştiremiyoruz. Suyun ve toprağın hafızası bizimkinden çok daha uzun. Belki de Antroposen’in en büyük çelişkilerinden biri burada: Doğayı kontrol edebileceğimizi düşünürken, onun geçmişini ve işleyişini yeterince hesaba katmıyoruz.

Şimdi Türkiye, Kasım ayında Antalya’da düzenlenecek COP31 İklim Konferansı’na ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Konferans öncesindeki uluslararası toplantılarda iklim krizinin başlı başına bir güvenlik meselesi olduğu vurgulanıyor. Zengin ülkelerin iklim kriziyle mücadeleye savunmadan çok daha fazla kaynak ayırması gerektiği, afetlerden önce önlem almanın sonrasında ortaya çıkan zararları gidermekten çok daha ucuz olduğu dile getiriliyor. Bunlar önemli sözler. Ancak aynı tartışmalarda, iklim krizinin temel nedeni olan fosil yakıtlardan uzaklaşma konusunda açık bir yol haritası ortaya koyulamaması da dikkat çekiyor.

Burada durup Amik Gölü’nü yeniden düşünmek gerekiyor. İklim krizini bir güvenlik meselesi olarak tanımlıyorsak, güvenliği yalnızca enerji arzı, ekonomik büyüme veya afet sonrasında yapılacak harcamalar üzerinden değerlendiremeyiz. Sulak alanların korunması, taşkın ovalarının doğal işleyişinin sürdürülmesi, ekosistemlerin iklim değişikliğine karşı dayanıklılığı da bu meselenin parçası. Bir zamanlar göl olan bir araziye havalimanı inşa edip ardından iklim krizine karşı önleyici tedbirlerden söz etmek, en azından geçmişteki arazi kullanımı kararlarımızı yeniden sorgulamamızı gerektiriyor.

Elbette Amik Gölü’nün kurutulmasıyla küresel iklim değişikliği aynı şey değil. Ancak her ikisinin arkasında da doğayı insan ihtiyaçlarına göre sınırsızca düzenleyebileceğimiz düşüncesinin izlerini görüyorum. Birinde suyun akışını, diğerinde atmosferin bileşimini değiştiriyoruz. Her iki durumda da sonuçlar, başlangıçta öngördüğümüz sınırların çok ötesine uzanabiliyor.

Bu nedenle COP31’in başarısını yalnızca açıklanan hedeflerle, verilen sözlerle veya diplomatik uzlaşmalarla değerlendirmek yeterli olmayacak. Türkiye’nin kendi sulak alanlarına, nehirlerine, ormanlarına ve kıyılarına nasıl davrandığına da bakmak gerekiyor. İklim politikası yalnızca gelecekteki emisyonları azaltmakla ilgili değil; bugün verdiğimiz arazi kullanımı ve doğa koruma kararlarıyla da ilgili. Üstelik fosil yakıtlardan çıkış konusunda açık ve uygulanabilir bir yaklaşım olmadan, iklim güvenliğinden söz etmenin de ciddi bir sınırı var.

Bütün bunları düşünürken Ouse Fen ile Amik Gölü arasındaki karşıtlık daha anlamlı geliyor bana. İngiltere’de geçmişin ekolojik izlerinden hareketle geleceğe yeni bir yaşam alanı açılmaya çalışılıyor. Anadolu’da ise geçmişin doğasını büyük ölçüde ortadan kaldırmış olmanın sonuçlarıyla yaşıyoruz. Elbette bir sulak alanı yeniden oluşturmak, kaybedilmiş ekosistemi bütün ilişkileriyle geri getirmek anlamına gelmiyor. Ama en azından doğanın yeniden gelişebilmesi için bir imkân yaratıyor.

Doğanın bugün gördüğümüz hâli, ne geçmişinin tamamını anlatıyor ne de geleceğinin sınırlarını belirliyor. Bugün doğal kabul ettiğimiz manzara, çoğu zaman geçmişte verdiğimiz kararların bir sonucu. Bu yüzden doğayı korumak üzerine düşünürken yalnızca neyi kaybettiğimizi değil, gelecekte neye imkân tanımak istediğimizi de sormalıyız.

Amik Gölü’nün geçmişini biliyoruz. Ouse Fen’in geleceği ise henüz şekilleniyor. Biri doğaya neler yaptığımızı, diğeri ona yeniden alan açtığımızda nelerin mümkün olabileceğini gösteriyor.

Belki de COP31’e ev sahipliği yaparken kendimize sormamız gereken en önemli sorulardan biri şu: Doğanın geleceğini konuşurken, onun geçmişine karşı sorumluluğumuzu ne kadar hatırlıyoruz?

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Dünyahali

Dünyahali

Dünyahali bültenine hoşgeldiniz! Burada sadece iklim krizinden değil; havadan sudan da konuşuyoruz. Yuvamız dünyamızdan bahsediyoruz. O zaman, haydi başlıyoruz!

NEREDE YAYIMLANDI?

DünyahaliDünyahali
∙

BÜLTEN SAYISI

178: COP31 | Değişimin Eşiğinde

İklim krizinin sağlık üzerindeki görünmeyen etkileri, 1,5 derece hedefinin geleceği, değişimin toplumsal gücü, doğanın hafızası ve gezegen sağlığıyla insan sağlığı arasındaki bağ; bu sayıda ve çok daha fazlası.

05 Kas 2026

BMW i ile birlikte
Erik Karits, Unsplash

YAZARLAR

Dünyahali

Dünyahali bültenine hoşgeldiniz! Burada sadece iklim krizinden değil; havadan sudan da konuşuyoruz. Yuvamız dünyamızdan bahsediyoruz. O zaman, haydi başlıyoruz!