Cafer Panahi: ‘Ben bugün İran'da başörtüsüz sokağa çıkan kadınlardan daha cesur değilim’

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Cafer Panahi, iki yıl önce hapisten çıkmasının ardından çektiği ilk filmi Görünmez Kaza (Yek tasadef sadeh) ile Cannes’dan Altın Palmiye ile döndü. Fransız yapımcı Philippe Martin’in desteğiyle çekilen film, Fransa’nın Oscar adayı da seçildi.
Eski mahkumlardan oluşan bir grubun, kendilerine işkence eden gardiyan olduğunu düşündükleri bir adamla karşılaşmasını, onu esir aldıktan sonra intikam almayla ilgili tereddütlerini izliyor. Talihsiz bir kazayla başlayan olaylar zinciri, kara mizah barındırsa da İran’daki rejimin yüksek basıncını ve bireyin intikam ile ahlak arasındaki ikilemlerini direkt yansıtıyor.
Panahi’nin bilinen sinemasından farklı bir yerde duran bu film, yönetmenin bizzat yaşadığı hapishane deneyimlerinin izlerini taşıyor. 14 yıllık film yasağından sonra Variety’e verdiği bir röportajda bu izleri şöyle anlatıyordu:
“Günde sekiz saat, gözleri bağlı bir şekilde bir duvarın önünde oturup, arkanızda duran biri tarafından sorgulandığınızda, bu adamla nasıl konuşabileceğinizi merak etmeden edemiyorsunuz.”
Panahi ile Cannes’da biraraya gelme fırsatı buldum. Hapiste geçirdiği yıllardan İran’daki kadın direnişine ve sinemaya etkisine kadar pek çok konuyu konuştuk.

Müge Turan ve Cafer Panahi
Görünmez Kaza her filminiz gibi çok güçlü ama sanki bu kez daha dramatik bir hikaye. Bir önceki filminizde izleyicinin gülebileceği anlar vardı ama burada atmosfer farklı. Bunun hakkında biraz konuşabilir misiniz?
Önceki filmlerim biraz daha kişiseldi. Bu film ise çok farklı bir konuyu ele alıyor, o yüzden anlatımın da biçim değiştirmesi gerekiyordu. Önceki filmlerim benim birebir içinde olduğum durumlarla ilgiliydi ama burada hikaye artık sadece benden gelmiyor gibi, daha kolektif bir boyuta açılıyor. Yani öyle bir hikaye ki farklı şekillerde yorumlayabilir, üzerinde oynayabilir veya daha da geliştirebilirsiniz.
Hapishane deneyiminizin film üzerinde nasıl bir etkisi oldu?
Sadece kendi yaşadıklarımı anlatmıyorum elbette. Genel anlamda mahkumların deneyimi diyebiliriz. Filmin küçük bir kısmı doğrudan benim hikayem; çoğu içerideyken dinlediğim, duyduğum anılara, hikayelere dayanıyor. Yani son yarım yüzyılda yaşanan olaylardan derlenmiş gibi. Bazı anlatılanlarda daha fazla şiddet vardı, bazılarında daha az, ama tüm bu hikayeleri topladım ve filmi bunları birleştirerek ördüm.
Mevcut durumunuz nedir? Bu filmi nasıl çekebildiniz ve şu anda nerede yaşıyorsunuz? Seyahat edebiliyor musunuz?
20 yıllık çalışma yasağı, seyahat yasağı ve diğer tüm cezalar kaldırıldı. Şu anda seyahat konusunda problemim yok ve film yapmakta da en azından resmî olarak bir sıkıntı yaşamamalıyım. Ama İran’da dışarıda çekim yapmak istiyorsanız izin almanız gerekiyor. Senaryonuzu Kültür ve İslami Rehberlik Bakanlığı’na sunmalısınız. Onlar okuyor ve izin verip vermeyeceklerine karar veriyor, çoğu zaman çok spesifik notlar veriyorlar: “Bunu değiştir, şunu geliştir” gibi.
Görünmez Kaza’nın senaryosunu nasıl teslim ettiniz? Size bir dayatmaları oldu mu?
Hayır, senaryomu teslim edip bana ne çekeceğimi dikte etmelerine izin vermedim. Bu yüzden, önceki filmlerde olduğu gibi, gizli yönetmenlik yaptım, bir tür yeraltı filmciliği bizimki: Hızlı, sessiz, çok küçük bir cast ve ekip ile çalışmak zorunda kaldım. Cannes’a gelmeden hemen önce, üç oyuncum sorguya çağrıldı; görüntü yönetmenim de dahil diğerleri, tehdit edildi. Yine de hepsi filmin yanında durdu. Buraya benimle geldiler ve İran’a geri dönecekler. Sonra ne olacağını göreceğiz, öngöremeyiz.

Filmin orijinal ve İngilizce adı Basit Bir Kaza, aldatıcı derecede basit görünüyor. Bu samimi mi, yoksa ironik mi?
Başlık gerçekten kazalarla ilgili. Ama aynı zamanda hemen bir sürü sorun ve konuyu da açıyor. Örneğin, küçük kız yeni nesli temsil ediyor: Karanlıktan çıkıyor, dans ediyor, parlıyor ve kendince ailesinin ideolojisini sorguluyor. Köpeğin öldürüldüğü sahnede, anne bunun “Allah’ın takdiri” olduğunu söylerken kız sadece birkaç kelimeyle doğrudan müdahale ediyor: “Dikkatli olmayan sendin. Bunun Allah ile ne ilgisi var?”
Bu tür anları “kaza” olarak mı değerlendiriyorsunuz?
Evet, kazalara inanırım; kendimi onlara teslim etmeyi severim. Bazen beklenmedik kapılar açarlar. Film de aslında bir kazayla başlıyor ama ben bu kazayı dramatik bir araca dönüştürdüm ve dramaturjik olarak kullandım. Filmin bütün yapısı, ideolojik kısıtlamaların ve bunların doğurduğu şiddetin etrafında örülmüş bir tartışmayı anlatıyor.
Geçen yıl Mohammad Rasulov, Cannes’a gelmeden önce İran’ı terk etti ve sonra bir gün geri döneceğini söyledi. Siz de başka yerlerde film yapabilir miydiniz, yoksa bu yüzden mi İran’da kalmayı tercih ediyorsunuz?
Ben İran’da sadece film yapmak için yaşamıyorum. Bazı arkadaşlarım çok uzun yıllar boyunca İran dışında yaşamaya adapte olabiliyorlar. Onları yargılamak istemem, iyi ya da kötü demem, sadece onların yolu o. Ama ben kendimi dünyanın başka bir yerinde yaşamaya uyum gösterebilecek kapasite veya cesarete sahip hissetmiyorum. Uzun süre ayrı kalamıyorum.
Örneğin, filmimin post-prodüksiyonunu bitirmek için üç ay Fransa’daydım ve çok kötüydü. Tüm o süre boyunca huzursuzdum, İran’a dönmeyi bekledim, çok özledim. Yani bir veya iki yıl burada yaşamaya çalışsam nasıl olur, açıkçası bilmiyorum. Şu anda hissettiğim bu.
Son yıllardaki gelişmeleri düşününce, sizce İran hangi yönde değişti?
Bence artık İslam Cumhuriyeti iki döneme ayrılabilir: “Kadın, Yaşam, Özgürlük” öncesi ve sonrası. Bu hareketin, isyan ya da devrim de diyebiliriz; ardından çok şey değişti. İnsanlar çok daha cesur hâle geldi, talepleri arttı. Birçok açıdan bu hükümet ve sistem çöktü diyebiliriz; politik, kültürel, ekonomik, ekolojik... Aklınıza gelebilecek her açıdan başarısız oldu. Geriye sadece yüzeysel, boş bir kabuk kaldı ve o da tamamen para, şiddet ve silahla yönetiliyor.
Filmdeki oyuncuların çoğu profesyonel değil. Onları nasıl buldunuz?
Evet, bazıları profesyonel, bazıları değil. Bazıları ya benim ya da başka benim gibi devletten gizli çalışan yönetmenlerin filmlerinde çalışmış oyuncular. Örneğin, sorgucu İkbal’i canlandıran oyuncu birkaç filmde çalıştı. Önceki filmimde rol alan Waheed, bir arkadaşımın filminde de başrol oynadı. Bazı düşük kaliteli TV komedilerinde de görünüyor. Ama iki ana kadın karakter daha önce kamera karşısına hiç çıkmamıştı. Örneğin, Shiva daha önce benim bir filmimde vardı, ama bu ölçekte bir rolde değil. Gelini canlandıran oyuncu ise tiyatroya yeni başlamıştı.
Tiyatro ile çok iyi bir ilişkim yok. Bana sahte geliyor. Dikkatimi, ilgimi tam olarak çekemiyor. Zaman zaman, tiyatro yapan arkadaşlarım ısrar edince gidip bir oyun izliyorum. Bir gün yine öyle bir oyuna davet edildim. Orada bir oyuncu vardı ve dramatik anlamda hiçbir performans sergilemedi. Sadece bir köşede durarak metinden okudu. Oyunu neredeyse hiç izlemedim, sadece onu izledim. Ve onu böyle seçtim. Oldukça şaşırmıştı. “Ama ben oynayamıyordum, beni nasıl seçtiniz?” dedi. Ben de “Tam da bu yüzden seni seçtim. Eğer oynasaydın asla seçmezdim” dedim.
Bir oyuncunun İran’da seçilmiş bir politikacı olduğunu okudum, doğru mu?
Evet, doğru.
Filmi devlet şiddetinin sonuçları üzerine bir ahlak oyunu olarak düşünsek sizce bu aynı zamanda İran toplumunun da karşı karşıya olduğu bir seçim mi? Affetmek olmasa da, birarada yaşamak ile intikam arasında bir tercih yapmak.
Hikayenin bazı bölümleri intikam açısından kesinlikle dramatik ama nihayetinde hangi yolu seçecekleri İran toplumuna bağlı. Aslında, bence filmin temel meselesi, geleceğin nasıl olacağı. Hangi geleceğe doğru ilerliyoruz? Bu şiddet sürekli devam edecek mi, yoksa sonunda bir yerde durması mı gerekiyor?
Ve eğer bu çok şiddetli karakter biraz ittiğinizde, biraz yönlendirdiğinizde düşünmeye başlarsa yeni bir yol açılır mı? Elbette, bu değişim yaşanmalı; farkındalıktan mı yoksa affetmekten mi kaynaklanacak, onu zaman gösterecek. Ama bir gün, evet, sona ermesi gerekiyor.
Bu filmi beş ya da on yıl önce yapabilir miydiniz?
Dediğim gibi, “Kadın, Yaşam, Özgürlük” hareketinden beri her şey değişti. Önceki filmlerim sokaklar, pazarlar ve günlük hayatını sürdüren sıradan insanlar hakkındaydı. Bugün beni de yedi aylığına hapse soktular. On yıl önce de pek çok sorun ve hapis cezası filan yaşadım. Hapiste kimlerle karşılaştığımı, kimleri tanıdığımı, kimlerle vakit geçirdiğimi hayal edin.
Beş ya da on yıl önce bu insanları sokaklarda bulamazdım ama hapis sayesinde pek çok kişiyle tanıştım. On yıl önce bir koğuşta genellikle sadece iki ya da üç siyasi mahkum vardı ve çoğu da yalnız kalıyordu. Şimdi 300-400 mahkum var ve bunlardan 30’u siyasi mahkum. Ben böyle bir koğuşta zaman geçirdim.
Tabii, on yıl önce hükümet çok daha sıkı kontrol uyguluyordu, dolayısıyla riskler çok daha yüksekti; ama şimdi her şey farklı. Tabii şunu da eklemem gerekir: Film prömiyerini yaptıktan sonra, söylediklerimin gerçekle uyup uymadığını tekrar görmek zorundayım ve durumların hafifleyip hafiflemediğini ya da belki de daha da ağırlaşıp ağırlaşmayacağını değerlendirmem gerekiyor.
Şu anda kendinizi cesur hissediyor musunuz?
Ben sinemacı olarak ilhamı toplumdan alıyorum ve “cesaret” kelimesinin kendimle ilişkilendirilmesine karşı çok hassasım. Bunu gerçekten söylüyorum. İnsanlara ya da bugün başörtüsüz sokağa çıkan kadınlara göre daha az cesurum; onlar saldırıya uğruyor, tecavüze uğruyor, dövülüyor veya çeşitli şekillerde tacize maruz kalıyorlar ve ertesi gün tekrar sokağa çıkıyorlar. Ben onlardan daha cesur değilim. Sadece kameranın önünde olduğum için böyle görülüyorum.
Onlar halkın gözü önünde olmayabilirken, ben öyleyim. Bu yüzden yaptığım her şey görülüyor ve takdir ediliyor. Ama gerçekten, bu olağanüstü kadınlar kendilerini o kadar tehlikeye atarken benden çok daha cesur olduklarını düşünüyorum.
Not almalı: Görünmez Kaza (Yek tasadef sadeh) çok yakında MUBI'de.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
YAZARLAR

Müge Turan
Time Out Istanbul ve Empire gibi yayınlarda yazar ve editör olarak çalıştı. 2008’den bu yana İstanbul Modern’de film küratörü olarak görev yapıyor. FIPRESCI (Uluslararası Film Eleştirmenleri Federasyonu) üyesi olarak Toronto, Dubai, Selanik ve Cannes gibi film festivallerinde jüri üyeliği yapmasının yanında hâlen sinema ve festival yazıları kaleme almaya devam ediyor.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Kitapların mevsimleri vardır. Ya da mevsimlerin kitapları. Yağmurlu bir sonbahar günü elimiz istemsizce hüzünlü kitaplara gider. Selim İleri’nin "Her Gece Bodrum"uyla yazlıktan döneriz, günlerimiz yavaş yavaş "Aylak Adam"ın gri gökyüzüyle boyanır. Peki yazın sıcak günlerinde ne okuruz? Bir kitabı yaz kitabı yapan nedir? Hangi kitaplar denizden gelen esintiyle yaprakları çevrilsin ister?

Pink Martini, 22 Temmuz’da bir kez daha Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne alacak. “Üsküdar’a Gider İken” ve “Aşkım Bahardı” şarkılarına albümlerinde yer veren ve Türkiye ile güçlü bağları olan gruptan Storm Large ile biraraya geldik.

Sanat tarihçi İnci Aydın’ın hazırladığı uzun soluklu bir araştırmaya dayanan, "Renklerin Diyojen’i: Ressam Agop Arad" isimli kitap, Aras Yayıncılık tarafından Mayıs ayında yayımlandı. Kitabın editörlerinden Betül Bakırcı ile 1940’lı yılların kültürel ve politik ikliminde Agop Arad’ın hayat yolculuğu; ressam, grafiker ve gazeteci kimlikleri ve bugün onun arşiviyle karşılaşmanın anlamı üzerine konuştuk.
13 Tem 2026

Sepultura, Brezilya’dan çıkıp dünyada metal müziğe en büyük katkıyı yapan gruplardan biri olarak Latin Amerika’nın köklerine sadık müziğini de bizlere tanıttı. 12 Temmuz'da Pantera’dan önce sahne alacak Cavalera Kardeşler'den Max Cavalera’yla konuştuk.

25 adaylıkla "The Pitt"in öne çıktığı 78. Primetime Emmy Ödülleri aday listesinde Apple TV'nin yükselişi ve çeşitliliğin azalışı dikkat çekiyor.




