Dijital doğanlar dijital adalet peşinde: Çözüm sosyal medyayı yasaklamak mı, tasarımla mücadele mi?

QuandoHer salı ve cuma girişimcilik ve teknoloji ekosistemlerinden öne çıkan gelişmeler, paradigma değişimleri, inovasyon trendleri ve dijital dönüşüm e-posta kutunda.
“Şeytanın en büyük hilesi, dünyayı var olmadığına inandırmaktır.”
Bu cümleyi, Usual Suspects filminde Kevin Spacey’nin canlandırdığı Verbal Kint karakterinin meşhur repliği olarak hatırlayanlar olabilir. Aslen Charles Baudelaire’in şiirle düzyazı arasında gidip gelen Le Spleen de Paris (Paris Sıkıntısı) kitabındaki bir cümleden yapılmış serbest bir uyarlamadır.
Kitabın Fransızca ismindeki “spleen” kelimesi özellikle önemli. Çünkü Türkçeye basitçe "sıkıntı" diye çevrilir ama o kadar kolay tanımlanamaz. Bu sıkıntı, somut bir nedene bağlı olmayan daha çok “varoluşsal ağırlıkla” ilgili bir sıkıntıdır. Modern hayatın olağan ritminin insan üzerinde oluşturduğu baskıyla da açıklanabilir belki.
Avustralya’da 16 yaş altına sosyal medya yasağı
Okumuş olabilirsiniz: Avustralya’da 16 yaşından küçüklere sosyal medya yasağı getirildi. Bu yasa aslen Kasım 2024’te kabul edilmişti. Avustralya’da o zamandan beri tartışılıyor ama yeni yürürlüğe girdiği için bizim gündemimize de yeni girdi.
- Yasayı uygulama sorumluluğu platformlara bırakılmış ve 33 milyon ABD dolarına kadar bir cezai şart tanımlanmış.
Nasıl uygulanacağı konusunda belirsizlikler muhtelif. Kimlik ifşa etmeden yaş belirleyen (token vermek gibi) çözümler düşünülüyor ama henüz somut bir uygulama yok. Dahası, iki gencin yasaya karşı açtığı iptal davası da sürüyor. Fransa’da, Danimarka’da, Norveç’te benzer bir yasak tartışılıyor. İspanya’da “ebeveyn onayını” zorunlu kılan bir yasa parlamentoya gelmiş durumda.
Tahmin edersiniz, coşkuyla destekleyen ebeveynler, kafası karışık olanlar ve hâliyle yasaya karşı çıkanlar (başta çocuklar) konunun taraflarını oluşturuyor.
Yasaklamak bir çözüm mü?
Baştan tarafımı belli edeyim, yasaklama tavrının bir çözüm olmadığına inanıyorum. Birincisi, çocuklar zaten bu yasağı aşmanın bir yolunu bulur.
İkincisi, sosyal medya aslen girişte bahsettiğim “spleen” yani “varoluşsal sıkıntı”yla mücadelenin günümüzdeki yollarından biridir ve somut nedeni olmayan bir sıkıntıyı, somut tedbirlerle çözemezsiniz. Çünkü sosyal medya, sadece 16 yaşından küçükler için değil, herkes için bir sorun. Bunu yok saymak meşhur repliğimizdeki şeytanın en büyük hilesine inanmak gibi bir şey.
Nasıl varoluşsal sıkıntıları yok sayamazsak internetle birlikte var olmuş sosyal medyayı ve sorunlarını yok sayamayız. Sorumluluğu bireylere yüklemek de oldukça eksik bir yaklaşım. Asıl sorun bu yapının tasarımında.
Ctrl + Alt + Reclaim Hareketi ve talepleri
Bir tarafta eski nesilden olup bu soruna dışarıdan bakan ve sürekli geçmişle karşılaştıranlar var. Diğer taraftaysa dijital teknolojilerin içine doğanlar var. Ben bu konuda dijital doğanların (1997-2012 arası doğanlar) verdiği ve vereceği mücadelenin belirleyici olacağını düşünüyorum.
Örneğin "Ctrl + Alt + Reclaim", Avrupa merkezli, gençlik liderliğindeki ilk büyük "teknoloji adaleti" hareketi. İsmi, bilgisayarı yeniden başlatma komutuna (Ctrl+Alt+Delete) bir atıf. Ancak "silmek" yerine "geri kazanmak" (reclaim) fiilini kullanarak, teknolojinin kontrolünü şirketlerden geri alma hedeflerini ortaya koyuyorlar.
“Bizim için olan hiçbir şey, bizsiz olamaz” sloganı bu hareketi özetliyor. Dijital haklarını çok iyi bilen Z kuşağı gençlerden oluşan hareketin ana talebi dijital adalet odaklı yeni bir düzenleme. Yayımladıkları çok yakın tarihli bir rapor da (9 Aralık 2035) bu konuda sınırları özenle çiziyor.
Gençlik hareketleri ne istiyor?
Ctrl + Alt + Reclaim hareketinin kişisel tanıklıkları da içeren raporunun sonundaki tavsiyeler, “Nasıl anlatsam, nereden başlasam” diye düşünen herkes için oldukça yol gösterici. Gençlerin karar alma süreçlerine katılımını garanti altına almayı, erişimi kısıtlamak yerine sosyal medyayı güvenli bir yer hâline getirmeyi, gençler için daha sağlıklı bir dijital ekosistemi teşvik etmeyi tavsiye etmişler ki, bana kalırsa da sorunun gerçek çözümü bu.
Onlar bu konuda mücadele eden tek topluluk da değil. ABD merkezli Encode Justice, Design It For Us, Log of Movement gibi hareketler de benzer talep ve tavsiyeler çerçevesinde dijital adalet arıyor. Diğer yandan İngiltere (Birleşik Krallık) merkezli Smartphone Free Childhood gibi 16 veya 14 yaş altına sosyal medyanın tümden yasaklanmasını isteyen hareketler de var.
Peki bu tavsiyeler nasıl uygulanabilir?
Bir defa gençlik hareketlerinin karar süreçlerine katılım talebi gözden kaçmamalı. Unutmamalıyız ki onlar yaşlı siyasetçilerden farklı olarak bu teknolojinin içine doğdular ve sorunu çok daha net görüyorlar.
Güvenlik odaklı tasarıma ihtiyaç olduğu açık. Özellikle AB’nin mevcut yasalarını gerçekten uygulanabilir hâle getirmek önemli bir adım olur. Dahası Dijital Adalet Yasası gibi yeni yasalara da ihtiyaç var.
- Bu yasanın kapsamında, sosyal medyayı yasaklamak yerine bağımlılık yapıcı tasarımları, kişiselleştirilmiş akışların varsayılan seçenek olarak gelmesi, davranışsal reklamcılık ve karanlık tasarım (dark patterns) gibi hileleri yasaklamak olmalı. Böylece gizlilik bir standart hâline gelir zaten.
En önemlisi de şu: Asıl sorumluyu kullanıcı veya onun ebeveyni olarak görme yanılgısından vazgeçilmeli. Dev teknoloji platformları bunu ustalıkla unutturuyor çünkü. Tüm bunlarla eşzamanlı olarak elbette dijital medya okuryazarlığı ve günümüzde yapay zeka okuryazarlığına yatırım yapılması gerekiyor.
Tabii şunu da iyi bilmek gerek; kurumların tasarımla ilgili sorumluluğunu es geçerek dijital medya okuryazarlığına aşırı vurgu yapmak, tıpkı tümden yasaklamak gibi sorunu asla çözmeyecek.
Sosyal medya olmasa her şey daha iyi olmaz mı?
Sosyal medya öncesi hayatı hatırlayanlar, özleyenler olduğunu biliyorum. Sadece çocuklara değil, herkese yasaklansa daha iyi olacağını düşünenler olduğunun da farkındayım. Onlar, bu tarz tasarım taleplerini fuzuli buluyor olabilir.
Aynı fikirde değilim. Hatta öyle düşünenlerin biraz bencillik yaptığını hissediyorum. Çünkü birçok insan için sosyal medya, bir yaşam hattı niteliği taşıyor. Özellikle kırsal bölgelerde yaşayanlar, yoksulluk veya farklı nedenlerle evden çıkamayanlar, engelliler ve en basitinden daha yakında, daha ucuz başka bir eğlence bulamayanlar….
- TikTok’ta birkaç saat geçirdiğinizde, başka bir ülke, başka bir eğlence anlayışı, kendini gerçekleştirme isteğinin çeşitli yansımaları ve dahasıyla karşılaşıp derin bir umutsuzluğa sürükleniyor olabilirsiniz.
Bunun önemli bir bölümü yalnızlık ve yoksullukla ilgili. Sosyal medyanın tasarımı zehirli olduğu için bu talebi yok sayamayız. Baudelaire’in “Paris Sıkıntısı” kadar havalı olmayabilir belki ama bu da elle tutulur bir gerçek çünkü. Tüm bu insanların hayatından sosyal medyayı öylece çıkarmayı talep etmek, hem bencillik hem de işin kolayını kaçmak gibi geliyor o yüzden.
Asıl sorun dijital adaletsizlik
Burada asıl sorunu görmek çözümün ilk adımı olacak. O da dijital adaletsizlik. Herkeste farkındalığını uyandırmamız gereken asıl konu bu. Yaşanılan genel adaletsizlikten bağımsız değil ama aynı torbada incelenince görünmez olabiliyor.
O yüzden daha evrensel bir örgütlü mücadele çerçevesinde “dijital adalet” talep etmeliyiz. Bu talebin ilkin dijital doğanların oluşturduğu gençlik hareketlerinden gelmesi şaşırtıcı değil. Eski nesil yasaklayarak çözeceğini düşünüyor çünkü tam olarak anlamıyor. Onlara inatla ve bazen sabırla anlatmak da mücadeleye dahil.
Dijital adaletin beş temel sütunu
Dijital adalet mücadelesinin de beş temel sütunu olmalı. Birincisi erişim ve altyapı adaleti. Çünkü erişim ve altyapı, dünyanın her yerinde hatta ülkeler içinde bile adaletli bir şekilde dağılmıyor. Üretken yapay zeka bu sorunu daha da derinleştirecek.
İkincisi algoritmik şeffaflık ve hesap verebilirlik. Çünkü veri temelli sistemler ırksal, cinsiyetçi veya sınıfsal önyargıları yeniden üretebiliyor, hatta vahşice ticaretin emrine tahsis ediliyor. Bize neyin, neden gösterildiğini şeffaf biçimde görebilmeliyiz.
Üçüncüsü veri egemenliği. Çünkü bu veri sömürgeciliği sürüp gittikçe asla gerçek bir adaletten söz edemeyiz. Dördüncüsü, güven odaklı tasarım. Çünkü mevcut platform tasarımları kullanıcı güvenliğinden çok kârlılığı odağına alıyor. Bu tasarımın değişmesi gerek.
Beşincisi, dijital okuryazarlık ve katılım. Çünkü okuma-yazma bilmek, bu sistemleri anlamayı beraberinde getirmiyor. Hem eğitimin hem de kişisel becerilerin daha hızlı güncellenmesi gerekiyor. Onun bir adım sonrası da bu sistemlerin tasarımına demokratik katılım elbette.
- Dijital adaletle ilgili bu sütunların her birinin sağlam olarak inşa edilmediği yerde sistem elbette çöker. Bunun yerine “Hepten yasaklayalım olsun bitsin” deyince, adaletsizliği daha da kronik hâle getirmekten başka bir sonuç elde edilmez.
Madem Olağan Şüpheliler ile başladık, öyle bitirelim: Adaleti Kayzer Soze’lerin sağlamadığı bir dijital dünya ümidiyle…
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
QuandoHer salı ve cuma girişimcilik ve teknoloji ekosistemlerinden öne çıkan gelişmeler, paradigma değişimleri, inovasyon trendleri ve dijital dönüşüm e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Ümit Alan
Yazar ve iletişim uzmanı. Basın ve Yayıncılık ana bilim dalında yüksek lisans yaptı. 2000 yılından itibaren yazılarıyla basında yer almaya başladı. 2009 yılında düzenli medya eleştirisi yazıları yazmaya başladı. Yazılarının konsepti 2016’dan itibaren yeni medya ve dijital medya okur yazarlığına genişledi. Televizyonda "Heberler" (2010-2013) isimli hiciv programının senaryo yazarları arasında yer aldı. "Saray’dan Saray’a Türkiye’de Gazetecilik Masalı" (Can Yayınları, 2015) isimli bir eleştirel basın tarihi incelemesi kitabı var. Socrates Podcasts çatısı altında Can Öz ile birlikte "Yeni Medya 451"i hazırlıyor. Aposto ekibiyle birlikte ise "Ümit Alan ile Medya Tarihi" podcast serisini hazırladı. Aynı zamanda 2003 yılından bu yana iletişim sektöründe danışmanlık ve reklam yazarlığı yapıyor. Profesyonel konuşmacı olarak etkinliklere katılıyor.

Quando
Her salı ve cuma girişimcilik ve teknoloji ekosistemlerinden öne çıkan gelişmeler, paradigma değişimleri, inovasyon trendleri ve dijital dönüşüm e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Tüketici elektroniği pazarında kullanıcıları ekrana maruz bırakan ürün sayısı her geçen gün artıyor. Ekran, pazarda doyum noktasına ulaşırken teknoloji şirketleri, ardı ardına ekransız ürün geliştirme furyasına katılıyor. Meta’nın Brain2Qwerty isimli yapay zeka teknolojisi ise ekran bağımlılığı sorununa çok daha inovatif bir çözüm sunuyor.

Influencerlık kendi döngüsünü geleneksel reklama dönüştürerek tamamladı. Pazar hâlâ büyüyor belki ama güven günden güne azalıyor. Tüketiciler ise bu kurgusal samimiyet ve aşırı tüketime karşı zırhlarını kuşanırken dijital kapitalizm illüzyonunun kalesini keşfetmekte gecikmedi elbette. Onun da adı yalnızlık. İşte tam bu noktada “yalnızlık influencer’lığı (loneliness / solitude influencer) adı verilen yeni bir içerik üreticisi profili yükselişe geçti.

Son birkaç yılda teknoloji arenası, pek çok işin yapay zekaya devredilmeye çalışıldığı bir atmosfere sahne oldu. Maliyet tasarrufu ve verimlilik artışı vaatleriyle gelen yapay zeka, birkaç yıl boyunca toplu işten çıkarmaların da ana gerekçelerinden biriydi. Yapay zekanın hâlâ gideri kadar gelir üretemediği 2026 yılında ise CEO’lar, işten çıkardıkları çalışanların, harcadıkları token’dan daha fazla maliyet yarattığını fark ettikleri bir eşiğe geldi.

Son yıllarda Amazon, Google ve OpenAI gibi pek çok şirket, kendi yapay zeka çiplerini duyurdu. Daha önce sektördeki yaygın eğilim, NVIDIA’nın rüştünü ispatlamış çiplerine güvenmek iken öncü şirketler, yakın zamanda ardı ardına bu eğilimin dışına çıkmaya başladı. Bu furya, oldukça kritik bir soruyu da gündeme taşıdı: Neden tüm teknoloji şirketleri, kendi yapay zeka çiplerini geliştiriyor?

Modern reklam hukuku, mesajın içeriğinin doğru olup olmadığına odaklanır. Ancak yapay zeka, artık mesajı ileten kişinin gerçekten var olup olmadığını da hukukun konusu hâline getiriyor. Ticaret Bakanlığı'nın 1 Ağustos'ta yürürlüğe girecek yönetmelik değişikliği de dijital kopyaların reklamlarda kullanılmasına kısıtlamalar getiriyor ve bunu yaparken dolandırıcılık içeriklerini esas alıyor. Peki ya amaç dolandırıcılık olmadığında?




