Jülide Kayaş ile Alien serisi ve bilimkurgu temsili üzerine


Anadolu Efes’ten bir emek ve özveri hikâyesi: Toprağa Saygı Kurulduğu günden bu yana tarıma ve çiftçilere destek olma misyonunu sürdürerek "Toprağın kaybedilmemesi lazım. Bizim her şeyimiz bu topraktır." diyen Anadolu Efes , omuz omuza çalıştığı çiftçilerle bir emek ve özveri hikâyesinde bir araya geliyor. Sadece bir bira şirketi olmanın ötesinde bir tarım şirketi olan Anadolu Efes, bu yılki Hasat Bayramı’nda Adıyaman’daki çiftçilerle arpanın izinde bir yolculuğa çıktı. Bu yolculuğun kayda alındığı, hasat zamanında Anadolu Efes çiftçilerine ve mühendislerine kulak vereceğiniz Toprağa Saygı kısa belgeseli şimdi yayında . Toprağa Saygı : Her aşamasında özen ve titizlik gerektiren bir yolculuğu aktaran belgesel, tohumun toprağa ekilmesinden hasat zamanına kadar geçen süreci gözler önüne sererken toprağın sunduğu değerli nimetlere olan derin bağlılığın ve saygının bir göstergesi. Çiftçilerin emeği ve özverisiyle şekillenen hasat zamanı, bu emeğin ve bağlılığın ödüllendirildiği özel bir anı temsil ediyor. Anadolu Efes ’i buradan ziyaret edebilir; doğanın ve insan emeğinin mükemmel uyumunu bizlere gösterirken emeğin karşılığını almanın paha biçilemez tadını hissettiren Toprağa Saygı kısa belgeselini şuradan izleyebilirsiniz.
Daha fazlasını öğren →
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Korku sinemasına çok geç giriş yapmış bir sinemasever olarak, Alien serisiyle tanışmam sinemada izlediğim Prometheus (2012, Ridley Scott) ile olmuştu. Alien evrenine o denli uzaktım ki, filmin Sigourney Weaver’lı Alien filmlerinin öncülü olduğunu dahi izledikten sonra öğrenmiştim.
Seriyi başlatan efsanevi filmi (Alien (1979, Ridley Scott)) izlemek içinse 2019’a, 40. yılına özel bir gösterime kadar beklemiştim nedense. Ridley Scott’ın sonradan Blade Runner gibi bir diğer bilimkurgu başyapıtını yaratacak geniş vizyonunun ve Thelma & Louise’de daha da üst seviyeye çıkacak kadın karakter yazma becerisinin temellerinin bu filme dayandığını fark etmiştim. Bilimkurgu sinemasının sayısız filminin Alien’dan referansla yola çıktığını, daha önce defalarca kez karşıma çıkan imgelerin bu seri sayesinde var olduğunu anlamıştım.
Şimdi Alien: Romulus’un gösterime girmesini fırsat bilerek bir ayıbımı daha kapadım ve ikinci film Aliens’ı (1986, James Cameron) da izledim. Prometheus’la giriş yaptığım bu evren, eski filmleri izledikten sonra çok daha fazla heyecanlandırmaya başlamıştı beni. Alien: Romulus’un hemen öncesinde seriyi bilimkurgu türüne benden çok daha hâkim biriyle konuşmaya ihtiyacım vardı.

Alien: Romulus | Kaynak: UIP Türkiye
2011’de kurulan FABİSAD’ın (Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği) kapısını çaldım ve derneğin başkanı, aynı zamanda İsmail Yamanol’la birlikte Açık Radyo’daki bilim kurgu programı Omelas’ı hazırlayıp sunan Jülide Kayaş ile tanıştım. Jülide, derneği bana şu cümlelerle tanıttı:
“Fantazya, bilimkurgu ve korku türlerini spekülatif türler olarak bir şemsiye altında toplamak mümkün. FABİSAD’ın amacı da bu türlere ilgi duyan, bu türlerde üretim yapan kişileri bir araya getirmek, birbirleriyle etkileşimde bulunmalarını sağlamak ve en temelinde de bu türlerin yaygınlaşmasını sağlamak. Çünkü bu türler kaçış edebiyatı ya da kaçış sineması olarak hor görülseler de dünyayı anlamanın başka bir yoludur. Dünyaya başka bir gözle bakmanın, eleştirel bir gözle bakmanın bir yoludur. Biz de bu türlerdeki iyi örneklerin gençlerle, okurlarla, izleyiciyle buluşmasını sağlamak için uğraşıyoruz.”
Doğru yerdeydim; sohbetimiz Jodorowsky’den Lovecraft’a, cosmic horror’dan siberpunka uzandı.

Alien | Kaynak: IMDb
Buluştuğumuzda, FABİSAD’ın edebiyat dışında sinema ile de ilgilenip ilgilenmediğini sorduğumda bana şöyle demiştin: “Bilimkurgu sadece edebiyat değil, sadece sinema da değil. İkisi birden… Hatta çoğu bilimkurgu filmi sevdiğimiz kitaplardan, romanlardan, öykülerden uyarlanmıştır.” Aslında Alien’ın bir edebiyat uyarlaması olmaması beni şaşırtıyor. Özellikle iyi bir seri olduğunda sanki bu genelde edebiyat kökenli oluyor çünkü oradaki malzeme tek bir filme sığmayacak kadar fazla. Alien’ın özgünlüğü ve yaratım süreci hakkında paylaşabileceklerin var mı?
Alien’ın ortaya çıkışına sebep olan Jodorowsky’nin Dune’u desek yeridir. Biliyoruz ki Dune, Jodorowsky’nin çekmeyi hayal ettiği ama bir türlü çekemediği, neden çekemediğine dair belgeseller yapılmış (Jodorowsky’s Dune (2013, Frank Pavich)) bir proje. Jodorowsky o projede korku sinemasının önemli isimlerinden, görsel efektleriyle tanınan Dan O’Bannon’dan yardım ister. Onun Dark Star’ını görerek hayran kalmıştır, onu Paris’e çağırır.
O’Bannon Paris’te kapanır, çalışır, senaryo üzerine uğraşır. Proje olmayınca da büyük bir yılgınlıkla ABD’ye döner. Ciddi bir depresyona girer. Çok umut bağladığı bir proje gerçekleşmemiştir. Bu ruh halinden çıkabilmek için bir şeyler yazması gerektiğini düşünür ve aslında çekirdek halini daha önce yazdığı Alien’a döner. Dark Star demiştik, orada istilacı bir top vardır, Alien’ın bir ilham noktası da bu sayılabilir. Dark Star’daki istilacı top ve Dune’da hayata geçmeyen fikirler biraraya gelince onun yaratıcı zihninde Alien fikri ortaya çıkar. Ridley Scott’ın yeri tabii ki ayrıdır fakat filmin ortaya çıkışında Dan O’Bannon’ın da büyük katkısı vardır.

Alien: Romulus | Kaynak: UIP Türkiye
Edebiyat uyarlaması olan filmlerde ya da serilerde, yeni bir evren yaratmak için satırlar arasında sonsuz ipucu var. Özgün bir filmde sıfırdan özgün bir evren yaratabilmek bana çok daha etkileyici geliyor o yüzden. Alien’daki evren yaratımı ve yaratık tasarımı konusunda ne düşünüyorsun?
Çok karanlık bir evren Alien evreni. Prometheus’u her şeyin ortaya çıktığı yer diye okuyabiliriz. En azından Alien’ın Xenomorph’unu orada, o gezegende buluruz. Weyland Şirketi’nin Prometheus gemisi oradaki gezegene inerken bir yükseltinin yanından geçer. Binlerce metre yükseklikte bir dağdır bu, Everest yanında ufaklık kalır. O aslında Olimpos olarak da okunabilir. Oraya, Tanrıların gezegenine gideriz. Evren tasarımında da daha oradan başlayarak ayrıntılar mevcut. Burada mutlaka HR Gider’dan söz etmek gerek ve onu da yine Jodorowsky’nin Dune’u ile ilişkilendirebiliriz. Giger’ın Dune için yaptığı çizimler Alien formuna dönüşür.
Yaratığın görünümü iki şeye benzetilir hep: Kadın üreme organı ve erkek üreme organı. Zaten Alien’da hep bir üreme ve doğurganlık teması baskındır. Bunu bir tecavüz ya da erkeğe tecavüz olarak okuyanlar da var, çünkü Xenomorph doğrudan insan bedenine girer. Cinsellik amaçlı bir birleşme değilse bile üreme amaçlı bu birleşmeyi tecavüz olarak görmek mümkün. Xenomorph’un tasarımıyla ilgili olarak Lovecraft’ın yaratıklarını da anabiliriz. Tentacle (dokunaç) dediğimiz, ahtapota benzer uzantıları vardır; bunu Kraken’e kadar götürebiliriz. Tüm bunlar cosmic horror (kozmik korku) ya da Lovecraftçı korku dediğimiz türle bağlantılı ki bu da her zaman insanı ürkütür. Filmlerde Xenomorph’u çok görmesek de bizi çok ürkütebilir. Bir de o gore’a kaçan yapış yapışlık, salya benzeri sıvılar… İfrazat denir ya hani, hem hissiyat olarak hem düşünsel olarak rahatsız eder seni.

Alien: Romulus | Kaynak: UIP Türkiye
Alien serisinde beni en çok etkileyenlerden biri de kadın karakterleri. Ripley karakteri özellikle o dönemde, genelde maskülen olarak kodlanan şeyler yapan bir karakter. Bir yandan anne olmamasına rağmen ilk filmde bir kediyi, ikinci filmde kolonide sağ kalmayı başarmış küçük bir kızı koruyup kollayarak mücadele ediyor. Özellikle Aliens filminde kraliçeyle karşı karşıya geldiğinde de bu bir anda iki "annenin" karşılaşmasına dönüşüyor sanki...
Doğurganlığın bu seri için çok önemli olduğunu, doğurmanın ve üremenin bu serinin temel temalarından biri olduğunu söyleyebiliriz. Prometheus’ta tüm bunların ortaya çıkmasına iki bilim insanının birleşmesinin sebep olduğunu görürüz: Elizabeth Shaw ve erkek arkadaşı Charles Holloway. Elizabeth çocuğu olmayacağını, üremesinin mümkün olmadığını bilen bir kadın. Doğurması mümkün değil. Ama ne oluyor? Enfekte olmuş sevgilisiyle bir birleşme yaşadığında gebe kalıyor.
Normal bir gebelik değil bu. Yaratık onun içinde büyümeye başlıyor. Aslında doğuramayacak, üreyemeyecek bir insan yabancı türden bir canlıya annelik yapmış oluyor. Bu Ripley ile de devam ediyor. Öte yandan kraliçenin de doğurganlık meselesi var. O da bir canlı. Doğuruyor ve yavrularını korumak istiyor. Sen elinde alev silahıyla tüm yavrularını öldürürken çok da hoş şeyler hissetmiyordur, değil mi?

Alien: Romulus | Kaynak: UIP Türkiye
Xenomorph’un üreme şekli de çok sofistike geliyor bana: Bir kraliçe var, yumurtalar ondan çıkıyor. Sonra o yumurtalardan çıkan şey birine yapışıp onun içine bir sıvı bırakıyor. Sonra o kişinin karnından da bir yaratık doğuyor. Çok yayılmacı, hatta işgalci bir üreme şekli...
Asıl işgalci olan insan burada. Eğer biz dokunmasaydık onlara, Xenomorphlar kendi hallerinde yaşayıp gideceklerdi. Ne zaman ki Nostromo gitti, onların huzurunu kaçırdı; kraliçe huzursuz oldu. Aslında kraliçenin insanlarla alıp veremediği bir şey yoktu. Bu sadece Weyland Şirketi’nin yayılmacı politikasıyla ilişkili.
Hep bir "Şirket" var, değil mi?
Burada aslında siberpunka doğru gitmeye başlıyoruz. O büyük markaların, şirketlerin en üstte olduğu piramit yapısının iyice piramit haline geldiği, alt sınıfların altta ezildiği sosyal yapıya doğru. Alien’daki olayları da siberpunktaki sosyal yapıyı andırır şekilde okuyabiliriz. Weyland gezegenlere “daha iyi dünyalar yaratmak, tasarlamak ve oluşturmak” mottosuyla gider. Ama siberpunktaki gibi şirket ele geçirir, en tepeye çıkar ve geri kalan insanların hiçbir hakkı yoktur. Alien’da da böyle bir şey var.
Diğer filmlerde de şirketler vardır, kapitalist sistem bir şekilde sembolize edilir. Ama alttaki insanları görmeyiz. Blade Runner’da örneğin, en fazla Deckard’ın noodle aldığı Asyalıları, sokaktan geçen insanları görürüz. Bu insanların hayatına dair bir fikrimiz, bilgimiz yoktur. Ama Alien’da gemideki işçileri görürüz. Mürettebat gerçekten, para karşılığı orada iş yapan kişilerdir. Alacakları ikramiyelere dair, fazladan para için hayatlarını tehlikeye atmaya dair diyalogları vardır. Yeni dönem ortaya çıkan Expanse ya da Altered Carbon gibi dizilerde de mürettebata benzer yaklaşılır. Ama Alien bunu başlatan film olarak da önemsenebilir.

Prometheus | Kaynak: IMDb
Bir de yaratılış mevzunu konuşmak isterim. Özellikle Prometheus insanın kökenine dair söyledikleriyle beni ilk izlediğimde çok etkilemişti. Filmin başında dünyadaki yaşamın nasıl bir Mühendis tarafından başlatıldığına dair bir sahne görüyorduk. Prometheus’taki bilim insanları da bir anlamda yaratıcılarının peşine düşüyordu. Alien serisinin bu anlamda biraz da inanç üzerinden yorumlayabilir miyiz?
Dediğin gibi, Mühendislerin -ya da dünyayı ve insanları var eden uzaylılar diyelim- içinden biri bir patojeni içerek kendini feda ediyor ve DNA’nın oluşmasını sağlıyor. Uzun yıllar sonra iki bilim insanı Mühendislerin izlerini bulunca Weyland Şirketi bunun üzerine bir sefer düzenliyor. Ama aslında Prometheus’un seferi “Biz yaratıcılarımızı bulduk, onların kim olduğunu öğrenelim.” sorusuyla değil, kendine ölümsüzlüğün bahşedileceğini düşünen bir patronun emriyle yapılıyor.
Elizabeth’in ise Mühendislerle ilgili derdi farklı. Arka arkaya sorular sorar orada: “Bizi neden yarattınız?”, “Bizden neden nefret ediyorsunuz?”, “Biz nerede hata yaptık?” gibi… Elizabeth boynunda sürekli haç taşıyan, inançlı bir karakter. Kendi inandığı Tanrı’yla arasında bir uzlaşma var, Tanrısının kendisinden nefret etmediğine inanıyor. Gerçek yaratıcısıyla tanıştığında, bunları bir anlamda kendi inandığı Tanrı’ya da soruyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
NEREDE YAYIMLANDI?
FABİSAD başkanı Jülide Kayaş ile "Alien" serisi ve bilimkurgu temsili üzerine sohbet, Norveç komedisi "The Hypnosis" incelemesi.
16 Ağu 2024

YAZARLAR

Emre Eminoğlu
Sinema, kültür, sanat yazarı ve editör. 2021’den beri sinema editörlüğünü üstlendiği Aposto başta olmak üzere çeşitli dijital ve basılı yayınlarda sinema yazıları yazmaya, röportajlar yapmaya ve podcast'ler üretmeye devam ediyor.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Kitapların mevsimleri vardır. Ya da mevsimlerin kitapları. Yağmurlu bir sonbahar günü elimiz istemsizce hüzünlü kitaplara gider. Selim İleri’nin "Her Gece Bodrum"uyla yazlıktan döneriz, günlerimiz yavaş yavaş "Aylak Adam"ın gri gökyüzüyle boyanır. Peki yazın sıcak günlerinde ne okuruz? Bir kitabı yaz kitabı yapan nedir? Hangi kitaplar denizden gelen esintiyle yaprakları çevrilsin ister?

Pink Martini, 22 Temmuz’da bir kez daha Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne alacak. “Üsküdar’a Gider İken” ve “Aşkım Bahardı” şarkılarına albümlerinde yer veren ve Türkiye ile güçlü bağları olan gruptan Storm Large ile biraraya geldik.

Sanat tarihçi İnci Aydın’ın hazırladığı uzun soluklu bir araştırmaya dayanan, "Renklerin Diyojen’i: Ressam Agop Arad" isimli kitap, Aras Yayıncılık tarafından Mayıs ayında yayımlandı. Kitabın editörlerinden Betül Bakırcı ile 1940’lı yılların kültürel ve politik ikliminde Agop Arad’ın hayat yolculuğu; ressam, grafiker ve gazeteci kimlikleri ve bugün onun arşiviyle karşılaşmanın anlamı üzerine konuştuk.
13 Tem 2026

Sepultura, Brezilya’dan çıkıp dünyada metal müziğe en büyük katkıyı yapan gruplardan biri olarak Latin Amerika’nın köklerine sadık müziğini de bizlere tanıttı. 12 Temmuz'da Pantera’dan önce sahne alacak Cavalera Kardeşler'den Max Cavalera’yla konuştuk.

25 adaylıkla "The Pitt"in öne çıktığı 78. Primetime Emmy Ödülleri aday listesinde Apple TV'nin yükselişi ve çeşitliliğin azalışı dikkat çekiyor.




