Lana Del Rey'den James Murphy'ye: Rock en Seine'den notlar

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Ağustos ayı Avrupalılar için tatil dönemidir. Özellikle Paris’teyseniz şehrin boşaldığına, kafe ve restoranların yalnızca turistlerle dolu olduğuna şahit olursunuz. Ağustos'un son haftasında Olimpiyat Oyunları’nın da bitimiyle adeta sessizliğe bürünmüş şehirdeyim. Bu kez hedef, şehrin büyük müzik festivali Rock en Seine’e gitmek.
- Paris’in merkezine 40 dakikalık uzaklıktaki Parc de Saint-Cloud’da 5 gün süren festival, tarihi boyunca birçok önemli ana şahitlik etti. Bunlardan biri de bu haftanın öne çıkan diğer konusu olan Oasis’in dağılması.
Festival geçen yıldan beri açılış gününü sadece kadın sanatçılara ayırıyor. Ayrıca 5 gün boyunca kadın sanatçı sayısının erkeklerden daha fazla olmasına da özellikle dikkat ediliyor. Hatta festivale akredite olduktan sonra “Rock en Seine, her türlü cinsiyetçi ve cinsel şiddete, daha genel anlamda her türlü ayrımcılığa karşı kararlıdır. Bu yüzden festivalde görevinize başlamadan farkındalık anketine katılmanızı rica ederiz” notuyla bir anket sunuluyor.
- Artık dünyanın birçok festivalinin benimsediği bu tutum, Türkiye’de ise uygulanmıyor. Her zaman erkek sanatçıların ismi en tepeye yazılıyor ve festival programlarında kadın-erkek dengesi sağlanmıyor.

Rock en Seine’e dönersek, bu yıl Lana Del Rey’in ana isim olduğu ilk günün programında 6 kadın müzisyen yer alıyor. İngiliz Towa Bird’ün canlı performansındaki hâkimiyeti müthiş, ondan sonra sahneye çıkan Fransa’nın son dönemdeki en iyi yeni nesil popçularından biri olarak gösterilen Pomme’un mantarlardan oluşan sahne dekorasyonu oldukça etkileyici. Gecenin yıldızı ise “sad girl” olarak adlandırılan Lana Del Rey. Sanatçı her zamanki gibi 35 bin kişinin karşısına 25 dakika gecikme ile çıkıyor. Festivalin biletlerinin tükendiği tek gün de bugün.

Lana Del Rey
Paris fantezisini canlandırmak istercesine Chanel marka mini siyah bir kıyafet giyen Lana, aynı marka takılar ve Brigitte Bardot’yu anımsatan saç stiliyle sahnede kuğu gibi süzülüyor. Las Vegas’taki gösterilere gönderme yapan dansçıları, neredeyse reklam klişelerini yansıtılan videoları, striptiz kulübü gibi detaylara sahip sahnesi ise tam bir Amerikan klişesi. Body Electric ile başlayan ve iki saat süren konserinde gelmiş geçmiş tüm hitlerini seslendiriyor.
Zarif bir mutsuzluğu olan Lana’nın vokali çok kuvvetli değil ama çok güçlü üç vokaliste sahip. Kimi zaman piyanonun üzerine oturuyor kimi zamansa direk dansı yapıyormuş gibi yapıyor. Genç hayranlarının çığlıkları eşliğinde adeta romantizm rüzgarı estiriyor. Sahnedeki her hareketinin sinematik bir etki bırakmasını istiyor. Summertime Sadness, Born to Die, Video Games gibi şarkılarında tüm alan, Lana’nın sesini bastırarak ona eşlik ediyor. Sanatçı, elini kaldırmasıyla çılgına dönen genç hayranlarını hafif utanarak selamlıyor. Lana Del Rey, canlı performansta sesiyle değil yarattığı sofistike üzgün kız imajına hizmet eden aurasıyla öne çıkıyor. Bu da onu dünyaca ünlü bir yıldız yapan en büyük etken.
Kuşaklar arası kapışma günü
Festivalin ikinci gününün açılışını İngiliz grup The Last Dinner Party ile yapıyorum. İngiliz grup son dönemde şarkı sözleri ve müzikleri ile farkını ortaya koymayı başarıyor. Yaklaşık bir saat boyunca Abigail Morris’in albümde dinlediğim kadar temiz çıkan vokaline hayran kalıyorum. Sahne enerjileri çok sağlam ve özgüvenleri oldukça yüksek. Kimi zaman Kate Bush evrenini anımsatan sözleri ve vokalleri de dikkat çekici. Sinner, Nothing Matters gibi bilinen eserlerinin yanı sıra yeni şarkıları Second Best’i söylüyor, Blondie’nin Call Me’sini coverlıyorlar. Mutlaka bir festivalde yakalamanızı öneririm.

Kasabian
İngiliz grup Kasabian’ın yeni albümü Happenings’in eleştirisini yazarken bazı yeni şarkılarının ne kadar kötü olduğundan ama büyük ihtimalle konserlerde etkisinin çok güçlü olacağından bahsetmiştim. Aynen tahmin ettiğim gibi oluyor. Eski albümlerden Underdog ve Shoot the Runner'ı da çalıyorlar. Liam Gallagher’ı andıran tavrı ve vokaliyle grubun yeni frontman’i Sergio Pizzorno’nun sahnesi bana biraz zorlama geliyor. Grubu yıllar önce Sziget festivalinde izlemiştim. O zaman da Pizzorno, iki şarkı seslendirerek varlığını kanıtlamaya çalışıyordu. Fakat artık sahne de gönlünce hareket ettirebileceği kalabalık da onun. Ama yeni şarkılarını belli ki Paris’te kimse bilmiyor.
Gossip’ten Beth Ditto sahnedeyken ekranda işaret dili ile şarkı sözlerini çeviren birinin olması festivalin çokyönlülüğünü gösteren ayrıntılardan biri.

The Hives
İkinci günün Z ve Y kuşağı kapışmasında festival alanına İsveçli rock grubu The Hives için gelen Y kuşağı ve Måneskin’i izlemek isteyen Z kuşağı var. The Hives’ın vokali Pelle Almqvist, ince bir mizah anlayışına sahip. Almqvist, müziği ile izleyiciyi coşturmanın yanı sıra Olimpiyat esprileri yaparak izleyicinin dikkatini sahnede tutmayı çok iyi başarıyor. Grup, performanslarını amiral gemisi şarkısı Tick Tick Boom sonlandırırken alanda onlara eşlik etmeyen bir kişi bile göremiyorum. Måneskin’i ne yazık ki izlemediğimden kuşaklar arası kapışmanın galibini size söyleyemeyeceğim.
Fred Again.. ve Jungle’lı dans gecesi

Jungle
Festivalin üçüncü gününde Jungle ve Fred Again.. izlemek için yola çıkıyorum. Jungle’ı 2 yıl önce Türkiye’de gördük ama bu grup o günden bugüne çok büyümüş. Gerçek bir müzik ziyafeti, baştan sona dans etmenizi sağlayan bir şarkı listesi… 1 saat 10 dakika boyunca imzaları hâline gelen minimalizm sahnenin her köşesinde hissediliyor. Turuncu ışıkların ve dev Jungle logosunun önündeki grup, bize eski parçaları yenileri ile harmanlandıkları bir disko gecesi sunuyor. Sosyal medyada popüler olan I’ve Been In Love’da ise binlerce kişi sanki 70’lerde New York’taki bir balo gecesindeymiş gibi dans ediyor. Jungle, festivallerde ana grup olmaya sadece bir adım uzaklıkta.

Fred Again..
Festivalde en çok merak ettiğim isim Fred Again... Şu an dünyanın en büyük prodüktör ve DJ’i. Pandemi dönemi müzik yapmaya başlayıp bu kadar büyük bir kitleyi harekete geçirmesine hâlâ çok şaşırıyorum. Son birkaç senedir sahnesi büyüdükçe ve dünyanın önemli müzisyenleri ile işbirliği yaptıkça müziği de buna ayak uyduracak bir değişime uğradı. Şarkı bitişleri hep yarım kalmış gibi bir hisse sahip ama bu onun koca bir kitleyi harekete geçirdiği gerçeğini değiştirmiyor.
Sahneye genie asansör olarak adlandırılan platform üzerinde çıkıyor ve dev hiti Turn On the Lights again... geceyi başlatıyor. Milyonlarca dinlenmeye sahip şarkılarını birbiri ardına sıralarken ekranda parçalarında kendisine eşlik eden sanatçıların videolarını da görüyoruz. Bu görseller performansını çok iyi tamamlıyor. Sokakta cep telefonunu dik tutarak şarkılarını söyleyen sanatçıların videoları artık bizim telefonumuzda da birer Instagram gönderisi olarak paylaşılmaya hazır.
Fred Again..’in sahnesinin alameti samimiyeti, enstrümanlara kusursuz hakimiyeti ve kalabalıkla kurduğu ilişki. Paris’te de bunu eşsiz bir şekilde gerçekleştiriyor. Alan, dev bir açık hava dans pistine dönüşüyor. Karanlık dans şarkısı BerwynGesaffNeighbours, Adore U ve Angie McMahon’un büyülü vokaliyle eşlik ettiği Angie (I’ve Been Lost)’yi canlı dinleme deneyimi ise eşsiz. Performansının tek sıkıntısı müziği büyüdükçe şarkı aralarındaki bağlantılarının da bir o kadar kopuk hâle gelmesi.
James Murphy’nin melankolisi ve saf mutluluğu
Festivalin dördüncü gününü atlıyorum ve çok iyi bir line up’a sahip olan son günün açılışını Baxter Dury ile yapıyorum. Dury’nin performansında abartılacak bir şey yok ama sahnede izleyebileceğiniz en komik müzisyen olduğuna eminim. I’m Not Your Dog gibi şarkılarını adeta yaşayarak söylüyor.

Zaho de Sagazan
Günün en merak ettiğim konserlerinden biri şu an Fransa’nın yıldız isimlerinden olan Zaho de Sagazan. Konseri sahneden biraz uzakta izleyince ses pek iyi gelmiyor fakat parmaklarımın ucuna kalkarak Zoe’yi görmeyi başarıyorum. La Symphonie des éclairs’in yer aldığı albümün rüzgarını arkasına alan 24 yaşındaki sanatçı, ileride çok daha iyi yerlere geleceğini burada kanıtlıyor. Sahnenin minimal düzenine hayran kalıyorum. Bir yıldız parlarken orada olmak ise eşsiz bir deneyim. Melankoli, neşe ve çılgın danslarla Rock en Seine izleyicisine tüm duyguları yaşatıyor. Cannes Film Festivali’nin açılış töreninde David Bowie’nin Modern Love şarkısını söylediği performansını burada da sergiliyor.
Bar Italia festivalin en kötü performansına imza atıyor. Uzun bir Avrupa turunda olan grup, adeta bir lise müzik yarışmasındaki gibi çalıyor. Grubu izlemeye gelenler ancak bir şarkı katlanıp oradan ayrılıyor, şaşkınım!

PJ Harvey
Ve günün bir diğer yıldızı PJ Harvey sahnede. Geceye son albümü I Inside the Old Year Dying’den şarkılarla başlıyor. John Parish’in de aralarında bulunduğu sanatçıya eşlik eden grup, PJ’in vokalinin öne çıkmasını sağlayacak şekilde, mükemmel bir zarafetle enstrümanlarını çalıyor. Sahne düzeninde teatral bir anlatımı tercih eden PJ, bizi sanki salonuna ya da evinin mutfağına davet etmiş gibi. Seyirci mümkün olan en sessiz hâliyle onu dinliyor. PJ de parça aralarında bazen sandalyesine oturuyor ve çayından ya da suyundan bir yudum alıyor. Yaş aldıkça çok daha zarif ve çok daha kusursuz olduğunu düşünüyorum. Saksafon yerine gitar çalarak grubuna eşlik ediyor. Rock müziğin bu çağdaş ozanının kıyafeti de oldukça etkileyici. Grup üyeleri, o geceki performansın ardından tasarımcı Todd Lynn’ın yaptığı elbiseyi şehir ya da konserle ilgili izlenimlerini çizerek şekillendiriyor. PJ, Avrupa turnesinin son konserinde en büyük hitleri olan The Garden, The Desperate Kingdom of Love, Dress, Down by the Water’ı söylüyor ve performansını hayranlarına olan minnettarlığını dile getirerek sonlandırıyor.

LCD Soundsystem
LCD Soundsystem öncesi ana sahnede Paralimpik Olimpiyat Oyunları'nın ateşini yakıyorlar. Böylelikle festival izleyicisi olarak olimpiyatlara da dahil olmuş oluyoruz. Ve festivalin büyük kapanışı James Murphy’li LCD Soundsystem. Grup, sahnenin tam ortasında, bir daire şeklinde yerleştirilmiş heybetli müzik ekipmanlarının arasında beliriyor. Tepede ise tabii ki bir disko topu var. Vokal James Murphy’nin yüzünde yine o asla silinmeyen melankoli mevcut. Fakat tabii ki yine dünyanın en iyi dans şarkılarını söylemeye başlıyor.
LCD Soundsystem, hitlerini kusursuz bir şekilde harmanlayarak farklı bir kombinasyonla sunuyor. Mesela Losing My Edge’i Suicide’ın Ghost Rider, Daft Punk’ın Robot Rock ve Yazoo’nun Don’t Go şarkılarından parçaları dahil ederek harmanlıyor. Murphy, eşsiz bir balat gibi başlayan ve hızlanan zamansız hit’i New York, I Love You but You’re Bringing Me Down’ı söylemeden hemen önce bu şarkıyı yakın zamanda kaybettiği bir dostuna adadığını söylüyor. Murphy’nin bahsettiği dostu New York’un ünlü restoran işletmecisi Justin Chearno. Chearno aynı zamanda bu şarkının stüdyo kayıtlarındaki gitar sololarının da sahibi... Murphy’nin sesi her zamanki gibi hafif çocuksu ve şarkıyı mükemmelleştiren kusurlara sahip. Paris’te bu şarkıyı synth’lerden ziyade rock formunda çalıyorlar ve ardından All My Friends ile festivali kapatıyorlar.
James Murphy’nin kalbimde bıraktığı o saf mutluluk ve melankoli ile “New York, I Love You, But you’re bringing me down” diye mırıldanarak metroya doğru yürüyorum…
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
YAZARLAR

Eda Solmaz
Müzik yazarı

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Kitapların mevsimleri vardır. Ya da mevsimlerin kitapları. Yağmurlu bir sonbahar günü elimiz istemsizce hüzünlü kitaplara gider. Selim İleri’nin "Her Gece Bodrum"uyla yazlıktan döneriz, günlerimiz yavaş yavaş "Aylak Adam"ın gri gökyüzüyle boyanır. Peki yazın sıcak günlerinde ne okuruz? Bir kitabı yaz kitabı yapan nedir? Hangi kitaplar denizden gelen esintiyle yaprakları çevrilsin ister?

Pink Martini, 22 Temmuz’da bir kez daha Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne alacak. “Üsküdar’a Gider İken” ve “Aşkım Bahardı” şarkılarına albümlerinde yer veren ve Türkiye ile güçlü bağları olan gruptan Storm Large ile biraraya geldik.

Sanat tarihçi İnci Aydın’ın hazırladığı uzun soluklu bir araştırmaya dayanan, "Renklerin Diyojen’i: Ressam Agop Arad" isimli kitap, Aras Yayıncılık tarafından Mayıs ayında yayımlandı. Kitabın editörlerinden Betül Bakırcı ile 1940’lı yılların kültürel ve politik ikliminde Agop Arad’ın hayat yolculuğu; ressam, grafiker ve gazeteci kimlikleri ve bugün onun arşiviyle karşılaşmanın anlamı üzerine konuştuk.
13 Tem 2026

Sepultura, Brezilya’dan çıkıp dünyada metal müziğe en büyük katkıyı yapan gruplardan biri olarak Latin Amerika’nın köklerine sadık müziğini de bizlere tanıttı. 12 Temmuz'da Pantera’dan önce sahne alacak Cavalera Kardeşler'den Max Cavalera’yla konuştuk.

25 adaylıkla "The Pitt"in öne çıktığı 78. Primetime Emmy Ödülleri aday listesinde Apple TV'nin yükselişi ve çeşitliliğin azalışı dikkat çekiyor.




