MTV'nin 'Rock the Vote' kampanyası siyaseti nasıl değiştirdi?

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Yüksek Seçim Kurulu’nun verilerine göre 31 Mart Yerel Seçimleri’nde 18 yaşını dolduran 1 milyon 32 bin 610 kişi ilk kez oy kullanacak. Geçen yıl yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin istatistiklerine bakıldığında sandığa en az giden gruplar arasında gençler başı çekiyor; İstanbul ise oy vermeyen seçmenler arasında birinci sırada yer alıyordu.
Bu seçimlerde de GoFor ve KONDA’nın işbirliğiyle hazırlanan "Gençlerin Politik Tercihleri Araştırması" 18-30 yaş arası gençlerin %14,1'inin Pazar günü sandığa gitmeyeceğini söylüyor. Siyasi partiler de bu durumun farkında. Pek çoğu kampanyalarında özellikle ilk kez sandığa gidecek gençleri hedefliyor; gençlerin daha aktif olduğu sosyal medya kanallarını adeta reklam bombardımanına tutuyor. Kimisi vaatlerini rap müzikle, kimisi de eski pop şarkılarına yeniden yazılmış sözlerle sunuyor.
İlk hedef ifade özgürlüğünü yeniden ele almaktı
Gençleri hedefleyen siyasi kampanya denince, ilk akla gelen örneklerden biri de MTV'nin 90'lara damga vuran "Rock the Vote" kampanyası.
1990'da, ABD Başkanlık seçimleri öncesinde sandığa gitmek istemeyen gençliğe yönelik organize edilen kampanya, 1992 seçimlerinde gençlerin kullandığı oyların ciddi bir kırılma yaratmasıyla sonuçlanmıştı.
Aslında her şey 1985'te ABD’de müstehcen bulunan müzik üretimlerine Ebeveyn Müzik Kaynak Merkezi (Parents Music Resource Center - PMRC) tarafından uyarı yerleştirmesiyle başlamıştı. Virgin Records’ta yönetici olan Jeff Ayeroff, o dönemi “Bu, yarı hükümet sansürüydü ve sanatçıların ifade özgürlüğü üzerinde caydırıcı bir etki yarattı” sözleriyle anlatıyordu.
Ayeroff, PMRC'nin eylemine yanıt olarak 1990'da müzisyenleri, endüstri yöneticilerini ve aktivistleri biraraya getirerek Rock the Vote’u kurdu. Ardından dönemin önemli müzisyenleriyle işbirliği yapmaya başladı. Nihai amaçları, genç seçmenin sandığa giderek vatandaşlık görevini yerine getirmesi ve ifade özgürlüğüne dair yasaklara en başından “hayır” demeleriydi.
Bu girişimler dönemin popüler kültürünün dinamosu MTV’nin de dikkatini çekti. Eski MTV Networks CEO’su Judy McGrath, o dönemde yaşananları şöyle anlatıyordu:
“Rock the Vote ile ilgili her şey MTV’nin ilgisini çekti. Gençlerle, müzik ve yaratıcılık yoluyla iletişim kurmak bizim işimizdi. Genç yetişkinler oy vermekten vazgeçerse muhtemelen Meclis'te de kimse onların dilini konuşmayacaktı. Böylece o günün toplumsal sorunlarının ve tutumlarının bir yansıması olarak Rock the Vote ortaya çıktı. Elimizde tuttuğumuz bu mesajı Madonna, LL Cool J, Iggy Pop ve sayısız önemli müzisyenden daha iyi kim iletebilirdi ki?”
Madonna’nın ikonik seçim videosu
Rock the Vote’un en çok hatırlanan anı, Amerikan bayrağına sarılmış Madonna'nın dansçılarıyla kamera karşısına geçtiği 1990 tarihli klibiydi. Madonna, o dönemde Like a Prayer ile hâlâ listelerde zirvedeydi; özgürlüğün simgesi olarak görülüyordu. 
Rock the Vote için küçük bütçeli, oldukça minimal ama dâhiyane bir klip tasarlamıştı. İki dansçısıyla beyaz bir fonun önündeki performansı, diğer ünlülerin kamu yararına yaptığı çalışmaların ciddiyetinden çok uzaktaydı. Madonna “Vogue” şarkısının sözlerini “Vote” (Oy ver) olarak değiştirerek genç seçmeni oy vermeye çağırıyor; 60 saniyelik performansını öfkeye yol açacağı garanti bir cümleyle bitiyordu: “Eğer oy vermezsen, şaplağı yiyeceksin.”
Reklam yayına girdikten hemen sonra protestolar da başladı. Katolik Birliği'nden muhafazakar politikacılara kınamalar arka arkaya geliyordu. Şirketler reklamlarını MTV'den çekiyor; savaş gazileri Madonna'yı bayrağa saygısızlık etmekle suçluyordu.
Öte yandan Rock the Vote'u tanıtmaya devam eden sanatçıların sayısı da katlanıyordu. R.E.M., Lenny Kravitz, Megadeth arka arkaya kampanyaya katıldılar. 1991’de Deee-Lite, Vote, Baby Vote şarkısıyla gençleri seçmen kaydı yaptırmaya davet etti. Megadeth'in solisti Dave Mustaine, "Oyunuz sesinizdir" sloganıyla gençlere "Oy vermezseniz görünmez ve duyulmaz olursunuz" diyor ve seslerini yükseltme çağrısı yapıyordu.
Yaşananlar 90’lar dünyasında politikanın tek boyutlu düşünülmemesi gerektiğini ve milenyuma yaklaşan dünyada gençlerin kulaklarını başka vaatlere açtığının da bir göstergesiydi. Dünya değişiyordu ve buna sanatçılar gibi siyasetçiler de ayak uydurmak zorundaydı.
George H. W. Bush’un karşısındaki Bill Clinton programlara katıldığında saksafon çalıyor ve dünyanın hiç alışık olmadığı bir politikacı imajı çiziyordu. Gençlerin sorunları ve sorularını küçümsemiyor ve bazen sınırları aşsa da hepsine cevap veriyordu; talk show’lara çıkıyordu. Böylece, politikacılığın yanında bir popüler kültür ikonuna da dönüşmüştü.
Rock the Vote'un zaferi
1990 ara seçimlerinde, daha yeni başlayan Rock the Vote'un pek az etkisi oldu. Ancak 1992 başkanlık yarışında giderek daha çok ünlünün kâr amacı gütmeyen bu organizasyona dahil olmasıyla işler değişmeye başladı. Bir önceki başkanlık seçimleriyle kıyaslandığında 18-24 yaş arası seçmenin katılımında %37'lik bir artış görülüyordu. 1992 seçimleri, federal seçimlerde oy verme yaşının 21'den 18'e düşürüldüğü 1972 yılından bu yana bu yaş grubunun en yüksek katılım sağladığı seçimler oldu.
Organizasyon genç seçmene bir bakıma “Ya seç ya kaybet” diye seslenmiş ve bu çağrı ciddi bir karşılık bulmuştu. Bill Clinton da zafer konuşmasında organizasyona teşekkürlerini iletmişti.
Rap the Vote ve bu kez Obama’ya destek
2000 yılına gelindiğinde bu sefer durum biraz daha farklıydı; genç siyah seçmeni harekete geçirmek için rap kültürünün hâkimi konumunda bulunan Def Jam Recordings’in ortaklarından Russell Simmons ile yeni bir organizasyon doğdu: Rap the Vote.

Katılımcılar arasında Mary J. Blige'den Common'a, Erykah Badu'dan o zamanki adıyla Puff Daddy'e pek çok isim vardı. Televizyon spotları, toplantılar, konserlerin yanında LL Cool J gibi isimlerin önceden kaydedilmiş mesajlarıyla yapılan telefon görüşmelerinden de faydalanarak oy verme çağrısı yapıldı. Ayrıca Puff Daddy, kampanyanın dışında "Oy ver ya da öl" kampanyasının da yüzü oldu.
2004’te Snoop Dogg, Nate Dogg, Warren G, Q-Tip, Black Eyed Peas gibi isimlerle beş ay sürecek ve 50 şehri kapsayacak bir otobüs turu başlatıldı. Tur boyunca Bush'un Irak işgaline yönelik eleştiriler öne çıktı.

Amerika 2008 yazındaki tarihî Barack Obama-John McCain başkanlık seçimine hazırlanırken, bu kez Christina Aguilera sahnedeydi. Sanatçı, Rock the Vote’un reklam filmi için America the Beautiful’un sade ama güçlü bir yorumuyla rol aldı. Aguilera, Madonna’dan ilham alan videoda bu sefer 5 aylık oğlu Max’i Amerikan bayrağına sarmıştı ve “Şimdi tarih yazma zamanı, şimdi oy verme zamanı” diyordu.
2008 seçimlerinde Rock the Vote, iki milyonun üzerinde genç seçmeni sandığa çekti. Obama’nın tarihî zaferinde yine genç seçmenin katkısı çok büyüktü.
Sosyal medya ile değişen seçmen
Sosyal medyanın ortaya çıkışıyla Rock the Vote tipi referanslar bir zamanlar sahip olduğu etkiyi yitirdi. 90'ların televizyonu kolektif bir birlik duygusuna oynarken, sosyal medya ise varlığını kutuplaşma üzerinden kuruyor. Bunun farkında olan organizasyon da gençleri seçmen kaydı yaptırmaya teşvik etmeyi amaçlayan kampanyayı çevrimiçine kaydırdığını vurguluyor.
Halen Rock the Vote destekçisi olan Public Enemy’nin solisti Chuck D şöyle diyor:
“Yıllar geçtikçe gençler, kendi liderlik vasıflarının ve güçlerinin farkına vararak, yaşlıların onlar için yapacağı planları beklemek zorunda olmadıklarını anladılar.”
Günümüzde MTV artık bir güç değil, ama sosyal medyada birçok etkili ses var. Her ne kadar Instagram gibi platformlar politik söylemleri kısıtlamaya çalışsalar da Rock the Vote gibi kampanyalar seslerini sahada duyurmaya devam ediyor. Müzisyenler bu kez başrolde olmasa da sanat halen bir güç.
Türkiye'ye gelirsek... Gençlerin oyu, Pazar günkü seçimler için de kritik önem taşıyor. Pek çok yorum, sonucu değiştirecek oyların gençlerden geleceğinin altını çiziyor. En başta bahsettiğimiz sandığa gitmeyi düşünmeyen %14,1'lik genç grubun oy kullanması, sonuçları mutlaka ciddi şekilde etkileyecektir.
Gençlerin her dönemde ve her yerde vatandaşlık haklarına sahip çıktığı, tercihlerini siyasete etki eden bir güç olarak ortaya koyduğu bir dünya da şüphesiz çok farklı görünecektir.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
YAZARLAR

Eda Solmaz
Müzik yazarı

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Renata Salecl, birçok kitabında neden sonuç bağlamında gündeminde tuttuğu neoliberalizm değişmezini, yeni kitabı "Kabalık Çağı"nda da pergelin sabit ayağı olarak kullanıyor. Bireyselden toplumsala yeni liberal düzenin yarattığı sosyal erozyonu incelerken deyim yerindeyse çuvaldızı hem dayatılmış neoliberal düzene hem de onun heveslisi, faili, sürdürücüsü ve kurbanı durumundaki günümüzün şaşkın bireyine batırıyor.

Virtüöz davulcu Jojo Mayer, “ME/MACHINE” projesi ile geçen Cuma akşamı Terminal Kadıköy’ün içinde bulunan Komünite’de sahne aldı ve akustik davul ile yapay zekayı aynı sahnede gerçek zamanlı bir diyaloğa soktuğu canlı bir performans sundu. Mayer ile insan-makine etkileşimli benzersiz müzik deneyimi konuştuk. Sanatçı, teknolojiden korkmak yerine onu müziğine nasıl adapte ettiğini anlattı.

Dying for Sex’te (2025) yaralı, öfkeli ve arzularıyla var olabilen bir kadın yaratan Elizabeth Meriwether, Furious’ta da kadın öfkesinin başka bir yüzüne bakıyor. Dizinin üç kadın karakterinin öfkeleri aynı yerden doğmuyor, aynı biçimde dışarı vurulmuyor ve onları aynı yola götürmüyor. Fakat üçü de kendilerinden önce başka kadınların taşıdığı öfkeden bir parça devralıyor. İlk sezon sona erdiğinde geriye tek bir kadının intikamından çok daha fazlası kalıyor: Kuşaktan kuşağa, bedenden bedene dolaşan ve kendisine başka başka yollar arayan bir kadın öfkesi.

Sadakatsizliğe uğramak insanın eğitimiyle, yaşıyla, güzelliğiyle, zekasıyla ya da ne kadar “iyi bir partner” olduğuyla açıklanabilecek bir şey değil. Yine de insan böyle bir şey yaşadığında çoğu zaman suçu kendisinde arıyor. Oysa bu soruların çoğunun sebebi kontrolümüz dışında gelişen bir olayı yeniden kontrol edilebilir hâle getirme çalışmamız. "Sadakatsizlikle nasıl başa çıkarım?" diye düşünenler için üç kitap.

"Anatomy of a Fall"un Oscar ödüllü senaristi Arthur Harari, yeni filmi "The Unknown"da beden değiştirme motifini fotoğraf, kent hafızası ve kimlik üzerine tekinsiz bir bilmeceye dönüştürüyor.




