Ramize Erer'in 'Séparation' sergisi Paris'te: 44 numaralı odada ayrılık

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Kadınlık hâllerini ve kadın deneyimlerini kendine özgü çizgileriyle ele alan sanatçı ve çizer Ramize Erer’in yeni sergisi Séparation (Ayrılık), Paris’in tarihî atmosferini günümüze taşıyan Hôtel Langlois’nın 44 numaralı odasında sanatseverlerle buluştu.
Nazlı Pektaş küratörlüğünde düzenlenen sergi, Erer’in portre, figür ve natürmortlarından oluşan 50’ye yakın eserini ve resimlerine eşlik eden video serisini biraraya getiriyor. Ayrılık, kayıp ve geçicilik kavramlarını odağına alan Séparation, 31 Ekim 2026 tarihine kadar ziyaret edilebilecek. Sergiyi Ramize Erer ve Nazlı Pektaş’tan dinledik.
Séparation, ayrılık fikrinin farklı katmanları etrafında şekilleniyor. Sergi fikri nereden çıktı ve şekillendi bahsedebilir misiniz?
Ramize Erer: Sergideki resimlerin hepsini Paris’te bu yıl içinde, 2026’da çalıştım. Yine bu yıl içinde Paris’te sergilemeyi hedefliyordum. İstanbul’da açsaydım “Séparation” sergi başlığını kullanmazdım muhtemelen. İlk resimler çıktığında “ayrılık” teması da belirmeye başlamıştı. O sıralarda karar verdim ve üstüne gittim.
Resim yapma serüvenimde “kırılganlık” çokça üstünde yoğunlaştığım bir olguydu. Bu sergi için ürettiğim resimlerde “ayrılık” temasının öne çıkması ise son dönem yaşadığım şeylerle ilgili olabilir.
Peki sergi mekanının Paris’teki Hôtel Langlois’nın 44 numaralı odası olmasının özel bir hikayesi var mı?
Resimler olgunlaşmaya başladığında bir sergileme mekanı arayışına girişmiştim. Klasik, neonlanmış çıplak alan sunan bir galeride sergileme fikri çok içime sinmiyordu. Resimlerdeki ve “ayrılık” başlığındaki geçicilik duygusunu yansıtabilecek bir otel odasında sergileme fikri de aynı zamanlarda gelişti. Bunun için bakınıyordum. Minimal ve “gereksiz” hiçbir obje, mobilya içermeyen bir otel odası da gereksinimi karşılamıyordu; ki genellikle otel odaları böyledir.
Hótel Langlois’yı ve 44 numaralı odasını keşfettiğimde ise adeta büyülendim. Aslında “Hótel Langlois” beni ve sergimi davet etmiş gibi oldu. Bir 19. yüzyıl oteli olan Langlois yaşanmışlığı, ruhsallığı, bütün binayı ve odalarını saran objeleri, tabloları, klasik mobilyalarıyla, asansörüyle "tam aradığım mekan" dedirtti.
Oteli yöneten Tuğçe Zaccaro bu fikrimi cömertçe destekledi ve heyecanımı paylaştı. Sergi fikri ilk çıktığında küratörlüğünü üstlenmesi için konuştuğumuz sevgili Nazlı Pektaş da büyük emek verdi, geldi gitti otelin ruhunu hissetmek için 44 nolu odada kaldı ve her zaman yanımda oldu.
Kendinize sorduğunuz sorunun cevabını ben de merak ediyorum: “Neşeyle, mutlulukla yaptığım bu resimler şimdi neden hüzünlü?” Siz bu sorunun cevabını bulabildiniz mi?
Bu soru benim için askıda kalmaya devam ediyor. Bu duygumun kendime sorduğum bir soruya dönüşmesi benim için de gizemini koruyor. Ama arkasında ayrılıkların olduğunu ve hüznün, neşenin geçmiş zaman hâli olduğunu söyleyebilirim.
Peki ağırlıklı olarak kadın figürleri seçmenizin özel bir sebebi var mı, kim bu kadınlar?
Bu serginin öznesi kadınlar dediğiniz gibi. Daha önce ergen kırılganlığı taşıyan genç kızlar ve erilliği belirginleşmemiş genç erkeklerin taşıdığı masumiyetin yansımalarına yoğunlaştığım dönemlerim oldu. Bu sergide ise “ayrılık” hâlinin izlerini taşıyan kadın figür ve portrelerindeki kırılganlık geçişlerine odaklanmış olabilirim.
Şu kadını yaptım ya da ilham aldım diyemiyorum. Kendimi bildim bileli yıllardır baktığım uzun bir izleğin içinden süzülen kadınların izdüşümleriyle beslenmiş olabilirim. İçlerinde çok yakın, yakın ya da uzak tanıdıklarım, düşsel olanlar, okuduğum roman kahramanları, izlediğim film karakterlerinin bende bıraktığı etkiler yansımıştır.
Karikatürden resme uzanan pratiğinizde kadınlık hâlleri ve kadın deneyimleri her zaman önemli bir yer tuttu. Bu iki mecrada kadın figürünü ele alışınız nasıl farklılaşıyor? Séparation sergisi, bugüne kadarki üretiminiz içinde nasıl bir yerde duruyor?
Diller farklılaşıyor. Karikatür ve resim dili farklıdır. Konularım aynı elbette. Kadınlık halleri, insan ruhu benim ilgi alanım. Daha önceki sergilerim galeriler tarafından düzenlendiği için bu kadar içinde hissetmemiştim. Bu serginin farklılığı duygusal olarak da beni içine alan bir süreç olması. Sergi mekanının seçimi, sergilenecek eserlerin seçimi, konulacak isim… Küratör Nazlı Pektaş ile kafa kafaya verip çalıştık. Uzun ve yoğun bir süreç oldu.
Siz Ramize Erer’in sergi kapsamındaki seçkisini yas üzerinden okuyorsunuz. Nedir bu kadınları biraraya getiren ortak duygu?
Nazlı Pektaş: Ramize’nin resimlerindeki kadınları / kızları birleştiren ana duygu, bitmemiş ve zamanın dışına taşan bir keder diyebilirim. Göç, zorunlu ayrılış aşk veya köklerinden kopma gibi nedenlerle biraraya geliyorlar. Kendi aralarında konuşmuyor gibi dursalar da dilsizliklerini yan yana getirip iyileşmeyen yaraların etrafında sırt sırta veriyorlar. Hepsini buluşturan şey yitirilene duyulan özlem ve ayrılık acısını ertelememe cesareti bence.
Klasik bir white cube’ün dışına çıkıp bir otel odasında sergi kurgulamak sizin için nasıl bir deneyimdi?
Sergiyi galeri dışında bir mekanda yapmak öncelikle Ramize’nin fikriydi. Hôtel Langlois'nın yöneticisi sevgili Tuğçe Akdur Zaccaro’nun bir otel yöneticisi olarak odayı bu sergi için tahsis etmesi elbette çok önemli bir karardı. Ramize kendisiyle görüşüp 44 numaralı odada karar kıldığı an beni aradı ve ben de fikre sımsıkı sarıldım. Çünkü Ramize'nin yeni serisinde gördüğüm hüzün, yas ve melankoli otel odasının var olma sebebiyle doğrudan örtüşüyordu.
Ayrılık teması altında birleşen resimleri geçici mekanın doğasıyla yan yana getirdik. Sonuçta yatağa uzandığınızda aslında bir kavuşmadan veya ayrılıktan yeni kalkmış birinin yerini alıyorsunuz diyebiliriz. Kurguyu yaparken tarihî dokuya zarar vermemek için duvarlara hiç çivi çakmadık. Eserleri yatağa, dolaba, hatta bavul sehpasına yerleştirdik. Ahşap masadaki camın altına kağıt işleri koyduk. Kızlar ayrılıklarını kapının ardında bırakıp bir süre yaşamaya gelmişler gibi düşündüm. İçerisi benim için iki odalı bir tiyatro sahnesi gibi canlandı.
Geçicilik serginin bir diğer önemli teması. Bu hissi küratöryel kurguda vurgularken nelere dikkat ettiniz?
Otel odası doğası gereği geçip gidenlerin konakladığı bir araf. Aynı yatak hem varışın hem ayrılışın izini taşıyor. Geçicilik hissini kurgularken mekânın ruhunu bozmamaya çok dikkat ettiğimi söyleyebilirim. Eserleri dışarıdan gelen nesneler gibi değil gecenin doğal konukları gibi mekana sızdırdık. Figürleri duvara sabitlemek yerine yatağın üzerine veya dolap kenarına iliştirmek geçicilik duygusunu fiziksel olarak da besledi. Burası kadınların en savunmasız duygularını kısa bir süreliğine güvenle bırakabileceği bir sığınak bence.
Eserlere göz atarken bir romanın içinden karakterlerle tanışıyormuş, her birinin hikayesini dinliyormuş gibi hissediyorum. Sizin eserler üzerine yazdığınız kurgu metin de bu hissimi kuvvetlendiriyor. Sergi özelindeki küratöryel yaklaşımınızda nelerden ilham aldınız?
Küratoryal kurgumda en büyük ilham kaynağım Ramize’nin Paris'te yeni yaptığı 2026 tarihli resimlerindeki bakışlar, renkler ve detaylar oldu. Eser isimleri doğrudan resimlerdeki detaylardan doğuyor. Tüllü Kız, Kurdeleli Kız, Tokalı Kız gibi... Bir taraftan da Hassas Kalpler Ormanı yahut Efkarlı Kız gibi kendi öykülerinin ismini alıyorlar.
İsimler ve figürlerin farklı tavırları bana sahnedeki karakterleri anımsattı. Seyircinin roman okuyormuş gibi hissetmesinin sebebi resimlerdeki kızların kendi ayrılık hikayeleriyle gerçekten yaşamaya gelmiş birer karakter gibi konumlandırılmasından kaynaklanıyor diyebilirim. Her birinin varoluşunu kabullenerek onları abartıdan uzak bir şekilde biraraya getirdim.

Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Burcu Dimili
İletişim danışmanı, editör, sanat yazarı.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
1961’den itibaren Almanya’ya giden işçiler, oy kullanmak için beklediler ama siyaset yapmak için sandığı beklemediler. Nermin Abadan-Unat, Gündüz Vassaf, Ayhan Kaya, Fatma Aydemir ve Ece Temelkuran’ın kitaplarının izinde, Ford grevinden Cem Özdemir’in eyalet başbakanlığına, vatandaşlık reformlarından AfD’nin yükselişine uzanan altmış beş yılı okuyoruz. Aynı sorular hâlâ gündemde: Kim “Alman”? Neresi “vatan”?

Zamanın sevgi ve acının mekanı olduğunu söylüyor Ursula K. Le Guin. Bilge Karasu ise o ölümün adını anmadan yazdığı değiniler, öyküler ve masallardan oluşan tuhaflıklar kitabı "Göçmüş Kediler Bahçesi"nde birkaç kez kaçınılmaz olana dair uyarıyor bizi: "Kedinizi bir insanı sever gibi sevmeye çalışmayın!" Benimse diyeceğim şu: Kaç insan kendisini bir kedi gibi sevdirmeyi başarabilmiş ki!

İlkay Şencan, yeni EP’si “Origin”de çocukluğunun müzikal hafızasını elektronik müzikle buluşturuyor. Şencan ile biraraya geldik ve kariyerinin başlangıcından uluslararası başarıya, DJ kabinindeki seyirci beklentilerinden müzik sektöründeki network ilişkilerine uzanan pek çok konuyu konuştuk.

Yaşlanmakla yaşlı rolünü oynamak birbirinden farklı şeyler. Yaşlanacağız. Bedenimiz değişecek. Fakat bedenimizin değişmesiyle kişiliğimizin, arzularımızın ve dünyayla kurduğumuz ilişkinin belirli bir kalıba sokulması arasında da zorunlu bir bağ yok. Yaşlanmaktan korkanlar için üç kitaplık bir reçete.

Charlotte Wells’in "Aftersun", Joachim Trier’in "Sentimental Value" ve Rodrigo Sorogoyen’in "El ser querido" filmleri, baba-kız ilişkisinin üç farklı dönemine ve üç ayrı duygusal biçimine bakıyor. Birinde geçmişe dönerek babasını anlamaya çalışan bir kız, diğerinde geçmişin yükünü bugünkü ilişkilerine taşımış iki kız kardeş, bir diğerindeyse yıllar sonra yeniden karşılaşıp eski hesapları açan bir baba-kız.




