Sanat ile mühendisliği buluşturan vizyon: BMW Art Cars

Yarım yüzyıldır sanat ile mühendisliği buluşturan BMW Art Cars koleksiyonu, alanının öncü projelerinden biri. Alexander Calder’in 1975’teki tasarımıyla başlayıp Julie Mehretu’nun 2024 tarihli yorumuna kadar uzanan bu yolculuk, farklı kuşakların estetik anlayışlarını biraraya getiriyor. Contemporary İstanbul’un 20. edisyonunda sergilenen Calder imzalı ilk Art Car ile Julie Mehretu imzalı 20. Art Car’ını ziyaret etmeden önce bu projenin tarihini inceliyoruz.
Sanat ile mühendisliği buluşturan vizyon: BMW Art Cars

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

BMW Art Cars serisinin hikayesi, 1975’te Fransız yarış pilotu Hervé Poulain’in sanat ile otomotiv dünyasını biraraya getirme isteğiyle başladı. 

Projenin ilk adımlarını Poulain, otomobil üreticisine bizzat kendisi başvurarak attı. Dönemin önde gelen sanatçılarından Amerikalı heykeltıraş Alexander Calder’ın tasarladığı BMW 3.0 CSL ile Poulain, Le Mans 24 saat yarışına katıldı. Calder’ın cesur renk bloklarıyla kaplanan 93 numaralı otomobili, piste yalnızca bir yarış aracı değil, aynı zamanda hareket eden bir sanat eseri olarak çıktı. 

Poulain, yarışı teknik sebeplerle tamamlayamamış olsa da da izleyiciler sanat ile mobiliteyi biraraya getiren tarihî bir âna tanıklık etti. Bu sayede BMW Art Cars macerası başladı.

Bu girişimle birlikte BMW Art Cars, estetik bir deneyi aşarak sanatın ve mühendisliğin sınırlarını sorgulayan bir felsefeye dönüştü. Proje, sanatçılara hiçbir teknik veya estetik kısıtlama getirmeden otomobili bir tuval gibi kullanma özgürlüğü tanıdı. Böylece her Art Car, bir yandan dönemin sanat anlayışını yansıtırken bir yandan da otomobilin kimliğini yeniden tanımladı. Birbirinden farklı sanatçılara alan tanıyan bu koleksiyon, 50 yıldır farklı kuşakların sanata, tasarıma ve teknolojiye bakışını aynı çerçevede buluşturdu.

Poulain’in vizyonu, BMW’nin yıllar içinde farklı sanatçılarla birlikte ürettiği uzun soluklu bir koleksiyonun başlangıcını oluşturdu. 1976 yılında Frank Stella, bir BMW 3.0 CSL üzerinde çalıştı; araç, 21 numarayla Le Mans’a katıldı. Devasa bir grafik kağıdını andıran çizgilerden oluşan tasarımıyla ve 750 beygirlik devasa motor gücüne sahip bu yarış otomobili, rakiplerinden kolaylıkla ayrıştı.

1977’de ise pop art sanatçısı Roy Lichtenstein’in tasarladığı BMW 320i Turbo, sanatçıya özgü “Ben Day dots” deseniyle süslendi. Hervé Poulain ve Marcel Mignot, 50 numarayla yarışa giren bu aracı genel sıralamada dokuzunculuğa, kendi kategorisinde ise birinciliğe taşıdı.

İki yıl sonra, 1979’da, belki de bugün BMW Art Car denince akıllara ilk gelen eserlerden biri olan Andy Warhol’un tasarımı ortaya çıktı. Sanatçının bizzat boyadığı BMW M1, tarihteki en değerli otomobillerden biri  kabul ediliyor. Warhol, diğer sanatçılardan farklı olarak, ölçekli bir model tasarlayıp otomobilin boyasını başkalarına yaptırmak yerine, işi bizzat kendisi üstlendi; yalnızca 28 dakikada 6 kilo boyayla otomobili boyadı. Warhol eserini şöyle anlatıyordu: 

“Hızın görsel bir imgesini göstermeye çalıştım. Bir otomobil gerçekten yüksek hızda ilerlediğinde tüm çizgiler ve renkler bulanıklaşır.” 

Andy Warhol’un spontane ve ekspresif fırça darbeleriyle kaplanan BMW M1’i, hızın ve hareketin görsel temsilini performatif bir yüzeye dönüştürdü ve 1979 Le Mans’ta genel klasmanda altıncı sıraya ulaştı.

1982 üretimi BMW 635 ise iki ilke imza attı. Siyah zemin üzerine alevlerin resmedildiği araç, hem seri üretim bir BMW kullanılarak yapılan ilk Art Car oldu hem de Viyanalı bir sanat profesörü olan tasarımcısı Ernst Fuchs, bir Art Car'da imzası olan ilk Avrupalı sanatçı olma unvanını aldı.

BMW Art Cars, bu tarihten sonra izleyicileri, sanatçıların geçmişlerine ve kökenlerine taşıma görevini de üstlendi. Fuchs’u 1986’da pop-art öncülerinden Robert Rauschenberg izledi; 1989’da Michael Jagamara Nelson ve Ken Done’un tasarladığı iki farklı BMW, Avustralyalı sanatçıların renkli dünyasını yansıttı. 1990 yılında ise Asyalı sanatçı Matazo Kayama, BMW 535i için kar kristallerini yansıtan bir tasarım yarattı. Aynı yıl, İspanyol avangard sanatçı César Manrique, İspanya’nın subtropikal adası Lanzarote’nin doğasını model alan rengarenk bir BMW 7 Serisi tasarımıyla karşımıza çıktı.

1991 yılında dönemin radikal modellerinden biri sayılan BMW Z1, mağara resimlerinden ilhamla, Almanya Dresden doğumlu sanatçı A. R. Penck tarafından tasarlandı. Aynı yıl Esther Mahlangu, BMW 525i üzerine Ndebele kültürünün geleneksel desenlerini uygulayarak yerel bir görsel dilin modern bir otomotiv yüzeyiyle nasıl küresel dolaşıma girebileceğini gösterdi.

1992’de İtalyan sanatçı Sandro Chia, BMW M3 GTR yarış prototipi üzerinde insan suretlerine yer verdi; “insanların arabalara bakışını araba üzerinde onlara yansıtan” bir tasarıma imza attı. 1995 tarihli, David Hockney’nin 850 CSi’si, iç mekanı görünür kılarak nesnenin iç-dış diyalektiğini sorguladı ve modern transparanlık kavramını otomotiv tasarımına uyarladı. 1999’da Jenny Holzer’in V12 LMR’ye yerleştirdiği metinler ise kavramsal sanatın dil stratejilerini motor sporları estetiğiyle birleştirerek “görsel işaret” ile “ideolojik içerik” arasındaki ilişkiyi tartışmaya açtı. BMW Art Cars bu sayede, sanatın soyut ve öznel yorumlarına da alan açtı.

2007’de Olafur Eliasson, BMW H2R modelini buz bloklarıyla kaplayarak sıradan bir otomobili doğa ve iklimle kurulan bir enstalasyona dönüştürdü. Eliasson’un işi, sürdürülebilirlik, iklim krizi ve geçicilik gibi kavramları tartışmaya açarak koleksiyonun yalnızca estetik değil, ekolojik ve toplumsal boyutlarını da ele alabileceğini gösterdi.

2016 yılında ise multimedya sanatçısı Cao Fei, BMW M6 GT3 ile dönüm noktası olarak kabul edilebilecek bir esere imza attı. Bu siyah yarış arabası, akıllı cihazlara yüklenen bir uygulama ile görülebilen, artırılmış gerçeklik desteğiyle aracın üzerinde dalgalanan bir renk fırtınası oluşturdu; gerçek ve dijital dünyaları birleştirdi.

2024’e gelindiğinde ise Julie Mehretu, BMW M Hybrid V8’i kendi “Everywhen” tablosundan yola çıkarak çok katmanlı, dijital çağın görsel kodlarını taşıyan bir estetikle dönüştürdü. Böylece Calder’in öncü 1975 tarihli çalışması ile Mehretu’nun çağdaş yorumu arasında sanatın 50 yıllık dönüşümü izlenebilir hâle geldi; koleksiyon, yalnızca otomotiv tarihinde değil, modern ve çağdaş sanatın evriminde de sürekliliği olan bir anlatıya dönüştü.

Bu eserler, sanatçıların otomobile yüklediği anlam evrenini de yansıttı. Pop Art’ın seri üretim estetiğinden soyut ekspresyonizmin jestsel dinamizmine, postmodern kavramsallıktan dijital çağın simülasyon estetiğine kadar genişleyen bu yelpaze, otomobili bir tüketim aracından kültürel bir temsil alanına dönüştürdü. Böylece “hareket eden sanat eseri” kavramı, her kuşakta yeniden tanımlandı; bir yandan teknolojinin ilerleyişiyle dönüşen mühendislik estetiğini, diğer yandan çağın görsel ve kültürel kodlarını bünyesinde topladı.

Bugün aralarında Warhol, Lichtenstein, Hockney, Holzer ve Mehretu gibi isimlerin de bulunduğu 20 sanatçının imzasını taşıyan BMW Art Cars, otomotiv tarihinde eşine az rastlanan bir kültürel proje olarak ve yarım yüzyıldır aynı ilkeye bağlı kalarak varlığını sürdürüyor.

Not almalı: Bu sene 24-28 Eylül tarihleri arasında düzenlenen, Contemporary İstanbul’un 20. edisyonunda ziyaretçiler, koleksiyonun başlangıcını ve güncel yorumunu yan yana görme fırsatı yakalıyor. 1975’te Calder’in imzasını taşıyan ilk Art Car ile Julie Mehretu’nun 2024 tarihli son eseri aynı sergi alanında buluşuyor. Ayrıca koleksiyonun 18 minyatür Art Car modeli de İstanbul’da sanatseverlere sunuluyor.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

YAZARLAR

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR