Son Kuş Uçtuğunda

Kaybettiğimizle, kaybetmek üzere olduklarımızla ve kaybetmek zorunda olmadıklarımızla..
Son Kuş Uçtuğunda

147 - bmw i - Dünyahali hep
BMW i ile birlikte

Dünyahali, Yuvam Dünya ve Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Araştırma Merkezi iş birliğinde, BMWi’nin desteğiyle hazırlanmaktadır.

Daha fazlasını öğren

Dünyahali

Dünyahali

Dünyahali bültenine hoşgeldiniz! Burada sadece iklim krizinden değil; havadan sudan da konuşuyoruz. Yuvamız dünyamızdan bahsediyoruz. O zaman, haydi başlıyoruz!

Prof. Dr. Utku Perktaş

Bu yıl da Dünya Biyoçeşitlilik Günü’nü geride bıraktık. Ancak geride bıraktığımız sadece bir tarih değil; sesini duymadığımız son bireyler, kaydını tutamadığımız yok oluşlar ve belki de dönmemiz gereken bir yol. 

Göçmen Güvercinden Altıncı Yok Oluşa 

1914’ün 1 Eylül sabahı, Cincinnati Hayvanat Bahçesi’nde “Martha” isimli bir kuş öldü. Bu, yalnızca bir bireyin ölümü değil, bir türün dünya üzerinden silinişiydi. Martha, göçmen güvercin (Ectopistes migratorius) türünün son temsilcisiydi. Oysa bu kuşlar bir zamanlar Kuzey Amerika’nın gökyüzünü karartacak kadar kalabalıktı. Sayıları milyarları buluyordu. Koloniler hâlinde hareket eder, göç eder, ürer, yaşarlardı. Avrupa’dan gelen ilk yerleşimciler bu kuş sürülerinin büyüklüğü karşısında hayrete düşmüş, “gökyüzü günlerce kararıyor” demişlerdi. 

                  Görsel: Martha, Smithsonian Institution Archives

Ama insan, hayran kaldığını uzun süre koruyamaz. Avcılık, habitat kaybı, sanayiye açılan ormanlar… Yalnızca kırk yıl içinde o devasa sürüler dağılmış, geriye sadece bir çift kalmıştı: Martha ve George. George öldü. Sonra Martha da. Ve tür bitti. 

Tarihte türlerin yok oluşunu tam olarak tarihlendirebildiğimiz nadir anlardan biridir Martha’nın ölümü. Genellikle bir türün ne zaman kaybolduğunu bilemeyiz. Dodo kuşunun sonunun 1662 civarında geldiği düşünülür, ama kesin değildir. Büyük alk 1844’te son kez görüldü, ama son bireyin ne zaman öldüğü meçhuldür. Fildişi gagalı ağaçkakan ise 1969’dan beri görülmedi, ama hâlâ “belki vardır” diyenler çıkar. 

Ve belki de bu belirsizliktir bizi rahatlatan. Geri dönüp bakmamak için bahanemiz olur. Oysa Martha’nın ölümü tarihe kazılıdır. Gözümüzün önünde olmuş, arşivlenmiş, sergilenmiştir. Ve buna rağmen unutulmuştur. 

Sonuncuların Sessizliği 

Tıpkı Ezop’un masallarında olduğu gibi. 

Ezop’un bir fablında, kırlangıç diğer kuşları uyarır. İnsanların ökseotu ile tuzak kurduğunu söyler. Kuşlar aldırmaz. Kırlangıç, yaklaşan tehlikeyi anlatmaya çalışır ama sesi duyulmaz. En sonunda, onu anlayan tek tür —insan— kırlangıcın zekâsına değer verir ama yine de onu öldürür. Merhamet gösterilmiş gibi yapar, ama tüketir. Ezop’un masalı yalnızca bir ahlaki ders değildir; günümüzün biyoçeşitlilik krizinin erken bir alegorisidir. 

Türkiye’de de bazı kuşlar bu sessizliğe karıştı. Yılanboyun, bir zamanlar Amik Gölü ve çevresindeki sulak alanlarda yaşardı. Zarif boynu ve sualtı avcılığıyla tanınan bu kuş, yağ bezleri olmadığından, her dalıştan sonra kanatlarını güneşe açarak kuruturdu. Yaşam alanı göller, bataklıklar, yavaş akan nehirlerdi. Suda avlanan bu kuşun en kuzeydeki yuvalama alanı Amik Gölü çevresiydi. Amik Gölü binlerce yıldır Anadolu’nun sulak alan kültürünü taşıyan bir coğrafyaydı. Ancak 1950’lerde “sıtma ile mücadele” ve “tarımsal verim” gerekçeleriyle kurutulmaya başlandı. Sonrasında, bu kurumuş gölün en derin yerine Hatay Havalimanı inşa edildi. Ve bu tür, yaşam alanlarının yok edilmesiyle birlikte kayboldu. 1960’lardan sonra Türkiye’de bir daha görülmedi. Sadece suskunluk kaldı geriye.

 Yılanboyun, Fotoğraf: Diego Delso, CC BY-SA 4.0 (via Wikimedia Commons) 

Yılanboyunun Türkiye’deki son gözlemi 1962 yılına ait. O gün bugündür sessiz.

Bu kayıp sadece bir kuşa değil; onunla birlikte bir coğrafyaya, bir yaşam döngüsüne, bir yerel hafızaya aittir. TEMA’nın açıklamasında denildiği gibi: “Doğa en iyisini bilir. Uyumlu olmayan proje, kötü bir projedir.

Bugün yaklaşık 1 milyon tür, insan faaliyetleri nedeniyle yok olma tehdidiyle karşı karşıya. IPBES’in 2019 raporuna göre, bu türlerin çoğu birkaç on yıl içinde yeryüzünden silinebilir. Bunu durduramazsak, yalnızca hayvanları değil, onları anlatan masalları, kültürleri, ekosistemleri ve geleceğimizi de yitiriyoruz. 

Ekosistemler çöküyor. Okyanuslar asitleniyor. Arılar, yarasalar ve kuşlar gibi polinatörler azalıyor. Ve biz, daha çok üretmek, daha çok tüketmek, daha fazla inşa etmek adına türleri sessizce uğurluyoruz. 

Altıncı Yok Oluş, yalnızca biyolojik değil, etik bir sınavdır. 

Doğa için yas tutmak belki gerçekten güneşin altında yeni bir şeydir, Aldo Leopold’un dediği gibi. Ama artık yas tutmak da yetmez. Hatırlamak, anlatmak ve harekete geçmek zorundayız. Çünkü her kaybedilen tür, bir uyarıdır. Her “son birey”, bize dönük bir ayna. 

Yeni Bir Doğa mı, Doğanın Hatırası mı? 

Biyoçeşitlilik yalnızca geçmişin kaybı değil, geleceğin şekillenmesidir. Bu şekillenmeye yön verenlerden biri de deniz biyoloğu Ruth Gates’ti. 

Gates, çocukken Jacques Cousteau’nun belgesellerine hayranlıkla bakarken denizlerin büyüsüne kapılmıştı. Yıllar sonra Hawai’de, ısınan ve asitlenen okyanuslarda hayatta kalabilecek süper mercanlar yetiştirmek için yola çıktı. Ona göre mesele şuydu: “Pek çok insan geçmişe dönmek istiyor. Ben ise geleceğe hazırlanıyorum. Çünkü artık doğa, bildiğimiz anlamda doğal olmayacak.” 

Mercanlar öldükçe, sualtı ekosistemleri çöküyor, milyonlarca tür tehdit altına giriyor. Ama Gates, bu çöküşten kurtulan kolonilerin olduğunu fark etti. Belki de doğa içinde, doğanın evrimine yardım edebilecek bir bilim mümkündü. 

Süper mercan projesi umut verici olduğu kadar ürkütücüydü: Doğayı korumak mı, yoksa doğayı yeniden mi kurmak? 

Bugün doğa koruma bilimi, kendi içinde bölünmüş durumda. Bir yanda kalan vahşi alanları ellememeyi savunanlar var. Diğer yanda, Gates gibi araştırmacılar, "radikal müdahale olmadan her şeyi yitiririz" diyor. 

Her iki bakış açısı da aynı soruyu doğuruyor: İnsanın değiştirdiği bir dünyada, hâlâ “doğal olan”dan söz edebilir miyiz? 

Ve Şimdi? 

Biyoçeşitlilik Günü ve Çevre Günü gibi günler sadece bir hatırlatma değil, bir yüzleşme olmalı: Kaybettiğimizle, kaybetmek üzere olduklarımızla ve kaybetmek zorunda olmadıklarımızla. 

Martha’yı, George’u, Ezop’un kırlangıcını, Yılanboyunu, Ruth Gates’in mercanlarını hatırlayarak, belki de şu soruyu birlikte sormalıyız: 

Son kuş uçtuğunda, biz ne yapıyor olacağız?

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Dünyahali

Dünyahali

Dünyahali bültenine hoşgeldiniz! Burada sadece iklim krizinden değil; havadan sudan da konuşuyoruz. Yuvamız dünyamızdan bahsediyoruz. O zaman, haydi başlıyoruz!

NEREDE YAYIMLANDI?

DünyahaliDünyahali

BÜLTEN SAYISI

152: Nasıl Bir Dünyada Yaşamak İstiyoruz?

Dünya Çevre Günü’ne dair bir hatırlatma, tanık olduğumuz biyoçeşitlilik kayıpları, 1,5 derece hedefine dair güncel tartışmalar, ilham veren sergi ve söyleşi önerileri...

30 May 2025

BMW i ile birlikte
 Urban Vintage, Unsplash

YAZARLAR

Dünyahali

Dünyahali bültenine hoşgeldiniz! Burada sadece iklim krizinden değil; havadan sudan da konuşuyoruz. Yuvamız dünyamızdan bahsediyoruz. O zaman, haydi başlıyoruz!

İLGİLİ OKUMALAR

DünyahaliDünyahali

HİKAYE

Fısıldayan ağaçlar

Ağaçların Görünmez İletişim Ağı ve Doğanın Dili

01 Tem 2026

Fısıldayan ağaçlar
DünyahaliDünyahali

HİKAYE

Merceği Ormanın Kalbine İndirmek

Warner Bros. Discovery Pazarlama Direktörü Beste Toksoy Balcı ile Röportaj

01 Tem 2026

Merceği Ormanın Kalbine İndirmek
DünyahaliDünyahali

HİKAYE

Fıstık Ağacı

Bir Coğrafyanın Hafızası: Fıstık Ağaçları

01 Tem 2026

Fıstık Ağacı