The Bear: Üçüncü sezonda ne değişti?

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
“Emre, izlemeye başladın mı?”
Yemek editörümüz Reyhan’ın sorusu, ikimizin de çok sevdiği dizi The Bear’ın yeni sezonu yayınlanır yayınlanmaz mesaj kutumda beliriyor. Hemen ardından, diziyi tartışmak için güçlerimizi, fikirlerimizi ve deneyimlerimizi birleştirdiğimiz, Duende ve apéro’yu kesiştirdiğimiz geçen yılki o yazıyı hatırlatıyor ve soruyor: “Üçüncü sezon için de ortak bir şey yapsak mı?”. İkimiz de dünden razıyız; bir an önce on bölümü bitirip buluşmaya karar veriyoruz.
Üçüncü sezon, 1. bölüm: Tomorrow. Bu ilk bölümü izlediğimde hayal kırıklığına uğradığımı itiraf ediyorum: “YouTube’daki sezon recap’lerinin fazlaca romantize edilmiş bir hâli gibiydi. Çok uzun ve sıkıcıydı.” derken Reyhan’ın yüzündeki gülümsemeyi fark ediyorum. İlk bölümdeki birçok sahnenin Kopenhag’daki Noma’da geçtiğini unutmuşum. Bana sıkıcı gelen o düşük tempolu, geriye-dönüşlerle dolu bölümün, hayatının bir dönemini o mutfakta geçirmiş Reyhan için ne kadar kişisel ve anlamlı olduğunu gülümsemesinden anlıyorum.
Bir saati aşkın bir süre boyunca, bölüm bölüm konuşuyoruz üçüncü sezonu. Sohbetimiz Bradley Cooper’dan Salt Bae’ye, Şikago’nun raylı sisteminden Noma’nın mürver çiçeklerine uzanıyor. Üçüncü sezonun ilk iki sezondan farkını, en sevdiğimiz yanlarını; servis ve mutfağın çatışmasını, hatırlananın tabaklar değil insanlar olduğunu ve çok daha fazlasını konuştuğumuz bu sohbetin meyvesi olan yazıyı yarın apéro’da okuyabilirsin.

The Bear | Kaynak: FX
The Bear hakkında
Ramy’nin yaratıcılarından olan Christopher Storer’in FX için geliştirdiği, ülkemizde Disney+’ta yayınlanan The Bear; mutfağın kaosunu yansıtan, derinlemesine işlediği karakterlerini kusursuz bir reçetenin kaliteli malzemeleri gibi kullanan bir dizi. 8 bölümlük ilk sezonu 13 dalda Primetime Emmy Ödülleri’ne aday gösterildi ve En İyi Komedi* dizisi dâhil 10 ödül kazandı; 10 bölümlük ikinci sezonu bu yıl 23 kategoride aday gösterilerek rekor kırdı. Yine 10 bölümülük üçüncü sezonu ise ise geçen hafta yayınlandı. Dizi, genç, yetenekli ve hırslı bir şefin, alkolizmden muzdarip abisinin ölümünün ardından New York’taki MICHELIN yıldızlı bir restorandaki işini bırakıp Şikago’ya dönmesini, ailesine ait sandviç restoranı The Beef ile mutfağını devralmasını ve ekibiyle birlikte burayı The Bear adlı bir restorana dönüştürmesini anlatıyor. Carmy’yi canlandıran Jeremy Allen White kadar mutfağın da başrolde olduğu bir dizi bu: Krediler akarken culinary producer (mutfak yapımcısı), culinary consultant (mutfak danışmanı) gibi ünvanlara rastlayacak olman ve birçok ünlü şefin cameo’su da bunun kanıtı.
* The Bear’in iki sezondur Primetime Emmy Ödülleri’nde komedi kategorilerinde yarışmasının tamamen Akademi’nin kurallarındaki esneme payından ve FX’in ödül sezonu stratejisinden kaynaklandığını not düşmek gerek. Ben gülünecek bir şey göremiyorum, muhtemelen sen de göremeyeceksin.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
NEREDE YAYIMLANDI?
Paris 2024 Olimpiyat Oyunları Seine Nehri üzerindeki tarihî açılış töreniyle başlıyor. Kazuo Ishiguro'nun yeni romanı Yaprakların Hafızası yakında okurlarla buluşacak.
26 Tem 2024

YAZARLAR

Emre Eminoğlu
Sinema, kültür, sanat yazarı. 2021’den beri sinema editörlüğünü üstlendiği Aposto başta olmak üzere çeşitli dijital ve basılı yayınlarda sinema yazıları yazmaya, röportajlar yapmaya ve podcast'ler üretmeye devam ediyor. SİYAD ve FIPRESCI üyesi, Golden Globes seçmeni.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Renata Salecl, birçok kitabında neden sonuç bağlamında gündeminde tuttuğu neoliberalizm değişmezini, yeni kitabı "Kabalık Çağı"nda da pergelin sabit ayağı olarak kullanıyor. Bireyselden toplumsala yeni liberal düzenin yarattığı sosyal erozyonu incelerken deyim yerindeyse çuvaldızı hem dayatılmış neoliberal düzene hem de onun heveslisi, faili, sürdürücüsü ve kurbanı durumundaki günümüzün şaşkın bireyine batırıyor.

Virtüöz davulcu Jojo Mayer, “ME/MACHINE” projesi ile geçen Cuma akşamı Terminal Kadıköy’ün içinde bulunan Komünite’de sahne aldı ve akustik davul ile yapay zekayı aynı sahnede gerçek zamanlı bir diyaloğa soktuğu canlı bir performans sundu. Mayer ile insan-makine etkileşimli benzersiz müzik deneyimi konuştuk. Sanatçı, teknolojiden korkmak yerine onu müziğine nasıl adapte ettiğini anlattı.

Dying for Sex’te (2025) yaralı, öfkeli ve arzularıyla var olabilen bir kadın yaratan Elizabeth Meriwether, Furious’ta da kadın öfkesinin başka bir yüzüne bakıyor. Dizinin üç kadın karakterinin öfkeleri aynı yerden doğmuyor, aynı biçimde dışarı vurulmuyor ve onları aynı yola götürmüyor. Fakat üçü de kendilerinden önce başka kadınların taşıdığı öfkeden bir parça devralıyor. İlk sezon sona erdiğinde geriye tek bir kadının intikamından çok daha fazlası kalıyor: Kuşaktan kuşağa, bedenden bedene dolaşan ve kendisine başka başka yollar arayan bir kadın öfkesi.

Sadakatsizliğe uğramak insanın eğitimiyle, yaşıyla, güzelliğiyle, zekasıyla ya da ne kadar “iyi bir partner” olduğuyla açıklanabilecek bir şey değil. Yine de insan böyle bir şey yaşadığında çoğu zaman suçu kendisinde arıyor. Oysa bu soruların çoğunun sebebi kontrolümüz dışında gelişen bir olayı yeniden kontrol edilebilir hâle getirme çalışmamız. "Sadakatsizlikle nasıl başa çıkarım?" diye düşünenler için üç kitap.

"Anatomy of a Fall"un Oscar ödüllü senaristi Arthur Harari, yeni filmi "The Unknown"da beden değiştirme motifini fotoğraf, kent hafızası ve kimlik üzerine tekinsiz bir bilmeceye dönüştürüyor.





