Toplumun aynası olarak göç ve göç araştırmaları

Göç araştırmaları; eleştirel bir süzgeçten geçmiş kavramlar kullanarak, göçmenlerin ve yurttaşların hayatları hakkında bilimsel veriler üreterek, belki göç konusunu soğukkanlılıkla konuşabilmemiz için bir fırsat sunabilir.
Toplumun aynası olarak göç ve göç araştırmaları

Zappa Zamanlar

Zappa Zamanlar

“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla:  Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…

Deniz Yükseker

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (UNHCR) güncel istatistiklerine göre, dünyada toplam 110 milyon zorla yerinden edilmiş kişi var. Bunların 36,4 milyonu mülteciler, yani savaş, çatışma veya insan hakları ihlalleri nedeniyle ülkesini terk etmek zorunda kalan topluluklar. Toplam rakamın 62,5 milyonunu ise çatışma veya savaşlar nedeniyle ülke içinde zorla yerinden edilen insanlar oluşturuyor. Zorla yerinden edilmelerin yüzde 52’si üç ülkeden kaynaklanıyor; sırasıyla Suriye (6,5 milyon), Afganistan (6,1 milyon) ve Ukrayna (5,9 milyon). Bu insanlar nerelerde yaşıyorlar diye baktığımızda, 3,4 milyon mülteci ile ilk sırayı Türkiye (çoğunlukla Suriyeliler) ve İran’ın (Afganlar) paylaştığını görüyoruz. İkinci sırayı ise 2,5 milyon mülteciyle Almanya (Ukraynalılar, Suriyeliler, Afganlar) ve Kolombiya (Venezuelalılar) paylaşıyor. Pakistan’da ise 2,1 milyon Afgan mülteci var. Bangladeş (962.000 Rohingya Müslümanı) ile kendi nüfuslarına oranla bir hayli çok sayıda mülteci barındıran Lübnan (800.000 Suriyeli) ve Ürdün’ü (660.000 Suriyeli) de unutmamak gerek. 36,4 milyon mültecinin yüzde 75’inin düşük ve orta gelirli ülkelerde ve genelde kendi memleketlerine komşu devletlerde barınmakta olduklarını tahmin etmek güç değil.

Bu sayılara bir de uluslararası göçmenleri ekleyelim. Birleşmiş Milletler, bir ülkede doğmamış olanlar veya yabancı pasaport taşıyanların uluslararası göçmen oldukları varsayımıyla, 232 ülke için “uluslararası göçmen stokunun” büyüklüğünü tahmin ediyor. Buna göre, 2020 yılında dünyadaki toplam uluslararası göçmen sayısı 280 milyondu. Bu sayıya, ülkesini savaş nedeniyle terk edenler de dahil. 280 milyon uluslararası göçmenin 155 milyonu Kuzey Amerika, Avrupa ve Okyanusya’nın (Avustralya ve Yeni Zelanda) oluşturduğu “Küresel Kuzey” ülkelerinde, geriye kalan yüzde 45’i ise Asya, Afrika ve Latin Amerika ve Karayipler’de, yani “Küresel Güney”de yaşıyordu. 

19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başı arasındaki on yıllarda milyonlarca kişi Avrupa’dan Kuzey Amerika’ya göç etti. 1920’lerden itibaren ABD’de “göç araştırmaları” diye bir akademik alan oluştu. Önceleri sosyologlar ve ekonomistler, “İnsanlar neden göç eder?” ve “Göç ettikleri yerde topluma nasıl asimile olurlar?” gibi sorulara yanıt vermeye çalışıyorlardı. Siyaset bilimciler, nüfus bilimciler, kent bilimciler ve coğrafyacıların da katıldığı göç araştırmaları alanı, 1960’lerden itibaren hızla büyüdü. Göç araştırmacıları; göçmenlerin toplumsal entegrasyonu veya asimilasyon yanısıra ırkçılık, etnik azınlıkların oluşması, iltica, göçmenlerin demografik özellikleri gibi pek çok konuda eser veriyorlar. 

Göç araştırmalarına eleştirel bir bakış

Bu alanda çalışıp da yaptıkları işe özdüşünümsel yaklaşan bazı akademisyenler, “göç araştırmaları” hakkında da araştırmalar yapıyorlar! Bu eleştirel literatür oldukça geniş bir alanı kaplamakla birlikte, dünyanın en çok sayıda mülteciye ev sahipliği yapan ülkesinde yaşayan bizler için özellikle ilginç iki nokta var. 

Birinci nokta şu: Mültecilerin çoğunluğunun kaçtıkları ve vardıkları ülkeler Küresel Güney’de yer alıyor olsa da mültecilik ve göç alanındaki araştırmaların büyük çoğunluğu Küresel Kuzey’de üretiliyor. 

İkinci nokta birinciyle bağlantılı: Göç araştırmalarının tematik öncelikleri ve kullanılan kavramlar da Küresel Kuzey’de üretiliyor. Bu iki noktayı biraz açmaya çalışalım.

Asya Pisarevskaya, Nathan Levy, Peter Scholten ve Joost Jansen’in yaptıkları bir araştırma, 1980’lerden itibaren göç araştırmaları alanındaki yayınların ivme kazandığını gösteriyor. Göç alanındaki İngilizce süreli yayınlar ve kitapların yazarlarının kurumlarını ve yazıların konularını inceleyen dört araştırmacı, 2000’den itibaren yayın sayısının çok hızlı arttığını belirtiyor. Ancak bu bilgi üretimi büyük oranda ABD, Kanada, Britanya, İskandinavya, Avustralya ve Yeni Zelanda’da yoğunlaşıyor. Diğer Batı Avrupa ülkeleri bile geriden geliyor.   



Kaynak: Pisarevskaya, Levy, Scholten ve Jansen

Levy, Pisarevskaya ve Scholten, bir başka makalede göç araştırmalarının uluslararasılaşmasını ele alıyor. Farklı ülkelerde yerleşik akademisyenlerin ortak araştırma ve yayın yapması şeklinde tanımlanan uluslararasılaşma aslında “küresel” bir düzeyde görülmüyor. Avrupa Birliği’nin son 20 yılda araştırma fonlarıyla şekillendirdiği bir alanda oluşturulan “mükemmeliyet ağları” ve işbirlikleri, göç araştırmaları alanında da bilgi üretiminin “Avrupalılaşması” sonucunu doğurdu. Afrika, Ortadoğu ve Asya ülkelerinde yapılan yayınlara bakıldığında hem sayıca hem de uluslararasılaşma açısından geride kaldıkları görülüyor. Türkiye’nin konumu ise ilginç. Avrupa Birliği’nin Çerçeve Programları kapsamında araştırma fonları kullanılabilen ve ortak araştırma ekipleri kurulabilen Türkiye üniversitelerinde yerleşik göç araştırmacılarının uluslararası işbirlikleri, Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerine kıyasla sayıca yüksek, ancak Avrupa ülkelerinin oldukça gerisinde. 

İkinci noktaya gelirsek, göç araştırmalarının sayısının artmasına ve uluslararasılaşmasına rağmen, yayınların belirli temalar etrafında kümelendiğini belirtiyor Levy, Pisarevskaya ve Scholten. Bu kümelerin belli başlıları “kültürlenme” (göçmenlerin uyumu veya asimilasyonu), etnik gruplar arası ilişkiler, nüfus hareketleri, göç ve sağlık, küresel sistemler ve ekonomik sosyoloji. Binlerce makalenin birbirlerine yaptıkları atıflar, yazarlarının kurumları ve konuları incelenerek yapılan bu araştırma tabii ki bize daha ince ayrıntıları göstermiyor. Ama bazı çıkarsamalar yapmak yine de mümkün. 

Göç araştırmaları alanındaki bilgi üretiminin giderek Avrupalılaşmasının bir sonucu, Avrupa Birliği’ndeki politika yapıcıların önceliklerinin akademiye de sirayet etmesi. Örneğin göçün kontrol edilmesi ve yönetilmesi, göçmenlerin topluma uyumu, göç ve güvenlik gibi konular, göç araştırmalarında öne çıkan temalar hâline gelmiş durumda. Türkiye de bu sürecin dışında değil. 

Bilimsel bilgi, bir bina inşa eder gibi tuğlaları üst üste koyarak büyüyor. Bu binayı yaparken kendinden önce üretilen bilgiye eleştirel yaklaşabilmek, bir anlamda tuğlalar arasındaki harç gibi işlev görüyor. Buna örnek olarak göçmen entegrasyonu (ya da toplumsal bütünleşmesi veya uyumu) kavramını düşünebiliriz. Avrupa Birliği’nde politika yapıcıların, hem göçmenlerin topluma uyum sağlaması hem de fırsatlar ve hizmetler sunan toplumsal kurumlardan (eğitim, işgücü piyasası, sağlık gibi) yararlanabilmesi olarak tanımladıkları entegrasyon, Türkiye’de de Suriyelilerin gelmesinden sonra göç araştırmacılarının gündemine girdi.

Ancak Zappa Zamanlar’ın bu sayısındaki diğer yazıda incelenen Göçmen Mahallelerinde Yaşam araştırmasında belirtildiği gibi, bu kavrama eleştirel bir gözle yaklaşmak gerek. Politik ve sosyo-ekonomik kutuplaşmanın derinleştiği Türkiye’de sadece göçmenlerin ve mültecilerin toplumla bütünleşmesinden veya toplumsal katılımından söz etmek yanlış olurdu. Çünkü göçmenlere ve mültecilere atfetme eğiliminde olduğumuz sorunlarla biz aslında toplum olarak malulüz. Çünkü göçmenlerin topluma entegre olmasından söz ederken onları nesneleştirmiş, toplumun bütününden ayrıştırmış oluyoruz. 

Peki neden? Eğitimi düşünelim örneğin. “Göçmen Mahallelerinde Yaşam” araştırmasının bir bulgusu, Suriyeli öğrenciler arasında okul terkinin yüksek olduğu. Bu Suriyelilere özgü bir durum mu? Feray Aytekin Aydoğan, Birgün gazetesindeki yakın tarihli yazısında, okul terkinin ve devamsızlığın giderek büyüyen bir sorun olduğunu, ama algı yönetimiyle gizlendiğini belirtiyor. Aslında Suriyeli çocukların da Türkiyeli çocukların da artan okul terkinin ardında yatan sebep aynı: Yoksulluk! 

Ya da emek sömürüsünü ve iş cinayetlerini düşünelim. Birkaç hafta önce Afganistanlı Vezir Muhammed Nourtani canlı canlı yakılarak öldürülmeseydi kaçak kömür madenlerinden konuşacak mıydık? Türkiye’de kaçak işyerleri, kayıt dışı işçi çalıştırma, iş cinayetleri, asgari ücretin altında ücret veren işler o kadar yaygın ki… Afrikalılar, Afganlar, Suriyeliler ücret ve çalışma koşulları silsilesinde en altta yer alıyorlar ama aslında çalışanların yarıya yakınının asgari ücret düzeyinde gelir elde edebildiği bir ekonomimiz var. 

Aynı araştırmanın ilginç bir nicel bulgusu, Türkiyelilerin Suriyelilere ve diğer göçmenlerden daha yüksek oranda başka bir ülkede yaşamak istediği. Türkiyeli katılımcıların yüzde 35,5’i başka bir ülkede yaşayabileceğini veya yaşamak istediğini söylerken, Suriyelilerde bu oran yüzde 22,8, diğer göçmenlerde yüzde 21 düzeyinde. Ülkelerindeki savaşlardan ve ölüm tehdidinden kaçan insanların Türkiye’de yaşamaktan çok şikayetçi olmayabileceklerini düşünebiliriz. Öte yandan, Türkiyeli katılımcılar için ise beklentilerinin gerçekleşmediği, geleceğe dair umutlarının azaldığı, ekonomik zorluklarla boğuştukları bir ülkede neden yaşamak istemeyebilecekleri de eşit derecede anlaşılır. Nitekim araştırma, özellikle de 18-24 arasındaki Türkiye katılımcılarının daha yüksek bir oranının (yüzde 43,8) başka bir ülkede yaşamak istediklerini gösteriyor. Bu veriler, T.C. vatandaşlarının AB ülkelerine yaptıkları iltica başvuru sayısının 2023’te rekor seviyeye çıkmasını da anlaşılır kılıyor. 

“Geleceğinizi düşündüğünüzde Türkiye’de yaşamaya devam etme isteğiniz konusunda ne düşünüyorsunuz?” 


Kaynak: Göçmen Mahallelerinde Yaşam Araştırması

Göçmen karşıtı söylemlerin birkaç yıldır tırmanmakta olduğu göz önünde bulundurulduğunda araştırmanın tahmin edilebilir bir çıktısı Türkiyelilerle Suriyeliler ve diğer göçmenler arasında sosyal etkileşimin az olduğuydu. Örneğin, “Kendi ülkenizden olmayan komşularınıza ne sıklıkla ev ziyareti yaparsınız?” şeklindeki soruya Türkiyeli katılımcıların üçte ikisi “Hiçbir zaman” yanıtını verdi. Oysa Suriyelilerin sadece yüzde 37,6’sı, diğer göçmenlerin ise yüzde 52,8’i aynı cevabı verdi. Gruplar arası yardımlaşmayla ilgili bir soruya cevaben üç grup da yüksek oranlarda “kendi ülkelerinden olmayan komşularından ve arkadaşlarından” yardım almadıkları cevabını verdiler. Suriyeli katılımcılar için bu oran Türkiyeliler ve diğer göçmenlerden biraz daha düşüktü. 

“Bu şehirde yaşayan ve sizinle aynı ülkeden olmayan komşularınıza ya da arkadaşlarınıza misafirliğe ne sıklıkta gidersiniz?”


Kaynak: Göçmen Mahallelerinde Yaşam Araştırması

“İhtiyaç duyduğunuzda ailenizden ve sizinle aynı ülkeden olmayan kişilerden yardım aldınız mı?”

Kaynak: Göçmen Mahallelerinde Yaşam Araştırması

Bu iki anket sorusuna verilen yanıtları nasıl yorumlamalıyız? Dar gelirli mahallelerde yaşayan hem yerli ve hem de göçmen toplulukların kendi içlerine kapalı olarak yaşadığı çıkarsamasını yapabiliriz. Öte yandan, belki aslında bu iki soruyu şöyle kurgulamalıydık: “Kendi ülkenizden olan komşularınızı ne sıklıkla ziyaret ediyorsunuz?” ve “Kendi ülkenizden olan komşularınızla ne sıklıkla yardımlaşıyorsunuz?” Artan yoksulluk, ekonomik krizler, sosyal ve siyasal kutuplaşma yüzünden hem komşuluk ilişkileri hem de sosyal dayanışma ağları zaten en az bir 20 yıldır oldukça törpülenmiş durumda. Sema Erder’in çok önemli yeni kitabı Yeni Nesil Popülizm ve Kentsel Gerilim’de vurguladığı gibi, mahalle düzeyindeki dayanışma örüntüleri aşınırken, onların yerini dinî cemaatler ve siyasi çıkarlara dayalı ağlar alıyor. 

Sonuç olarak, göçmenlerin ve mültecilerin yaşam koşulları ve tutumları aslında yaşadığımız toplumun bir aynası. Göç araştırmaları; eleştirel bir süzgeçten geçmiş kavramlar kullanarak, göçmenlerin ve yurttaşların hayatları hakkında bilimsel veriler üreterek, belki göç konusunu soğukkanlılıkla konuşabilmemiz için bir fırsat sunabilir. Bu sayede toplumumuza da bir ayna tutmuş oluruz.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Zappa Zamanlar

Zappa Zamanlar

“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla:  Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…

YAZARLAR

Zappa Zamanlar

“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla:  Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…

İLGİLİ OKUMALAR

Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Okuldan taşan kriz: Yalnızlık, erkeklik ve şiddet

Kaybın ismini koymamıza rağmen gelecekten vazgeçmemek ve geleceği kurmak konusunda ısrarcı olmak. “Israr etmeliyiz” çünkü çocuklara ve gençlere hikâyelerini yazabilecekleri bir dünya borçluyuz.

26 Nis 2026

Okuldan taşan kriz: Yalnızlık, erkeklik ve şiddet
Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Yeknesaklığın çağı: 2000'lerin deneyimini anlatan estetik duruşlar nerede?

21. yüzyıl kültürü biçimsel bir nostaljiye hapsolmuş durumda. Geçmiş biçimleri yeniden paketlemek, zaten bilinen formülleri rafine ederek tekrar dolaşıma sokmak, tanıdık olandan şaşmamak... Mark Fisher'ın "geleceğin usulca yitişi" dediği olgu, “kültürün bugünü kavrayıp ifade etme kapasitesini yitirdiğine dair artan bir hisse” işaret ediyor.

12 Nis 2026

Yeknesaklığın çağı: 2000'lerin deneyimini anlatan estetik duruşlar nerede?
Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Oscarlar, aileler ve ideolojiler: Sinemanın sığlaşan ruhu

Bugün çoğu film, dünyayı anlamaya değil, onunla baş etmeye çalışan bireylerin duygusal evrenine çekiliyor. Bu yüzden de politik olan, sistemsel olan, yapısal olan arka plana itiliyor.

29 Mar 2026

Oscarlar, aileler ve ideolojiler: Sinemanın sığlaşan ruhu
Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Gastronominin siyaseti: Peru’dan Bask Bölgesi’ne dersler

Gastronomi, üretim zincirindeki eşitsizlikleri örten şık bir örtü yerine, bu eşitsizlikleri çözen bir kaldıraç olarak kullanılırsa; şehirler sadece bir "lezzet durağı" değil, belirsizlikler çağında "toplumsal direnç ve adalet merkezleri" haline gelebilir.

08 Mar 2026

Gastronominin siyaseti: Peru’dan Bask Bölgesi’ne dersler
Zappa ZamanlarZappa Zamanlar

HİKAYE

Kalkınma, mühendislik ve "mış gibi" yapan imparatorluk

“Bitti” dediğimiz o eski dünya düzeni, sadece askeri anlaşmalarla değil; bu tür “kalkınma” anlatılarıyla, mühendislerin hatıralarıyla ve hatta şairlerin sesleriyle örülmüştü.

15 Şub 2026

Kalkınma, mühendislik ve "mış gibi" yapan imparatorluk