Türkiye'de kısa film çekmek: Yönetmenlerle bir yuvarlak masa

Türkiye’de kısa film üretimi son yıllarda ekonomik ve sektörel zorluklar artmasına rağmen zenginleşiyor. 2024 sinema yılı da, çoğunlukla “öğrenci filmi” ya da “amatör film” gibi bir algının kurbanı olan kısa filmlerin hiç de amatör ya da değersiz olmadığını hatırlatan başarılı işlerle doluydu. Cansu Baydar, Yiğit Hepsev, Umut Şilan Oğurlu ve Atakan Yılmaz ile Türkiye’de kısa film üretmek üzerine bir sohbet.
Türkiye'de kısa film çekmek: Yönetmenlerle bir yuvarlak masa

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

Türkiye’de kısa film üretimi son yıllarda ekonomik ve sektörel zorluklar artmasına rağmen zenginleşiyor. 2024 sinema yılı da, çoğunlukla “öğrenci filmi” ya da “amatör film” gibi bir algının kurbanı olan kısa filmlerin hiç de amatör ya da değersiz olmadığını hatırlatan başarılı işlerle doluydu.

Yılın öne çıkan kısa filmlerinden, bir eve dönüş hikayesini bilimkurgu öğelerle zenginleştiren Aç Karnına Çıkmayalım, bir şey üretememekten yakınan 20’lerindeki bir genç kadının yaşamını mockumentary stiliyle ele alan Dilan Hakkında Konuşmalıyız, annesinin ölüm haberiyle evine dönmek zorunda kalan drag queen Lou Lou’nun hikayesi Merhaba Anne, Benim, Lou Lou ve göçmenlere yönelik önyargılar karşısında dimdik duran bir genç kadını merkezine alan Neredeyse Kesinlikle Yanlış’ın yönetmenlerini bir masaya topladım. Hem filmleri hem Türkiye’de kısa film yapmanın zorlukları üzerine sohbet ettik.

Her birinize filmlerinizin çıkış noktasını, her şeyi ateşleyen o fikrin ne olduğunu sorarak başlamak istiyorum. Bir de bazılarında bu çok daha bariz olsa da (örneğin rahatlıkla “Şilan Hakkında Konuşmalıyız” diyebileceğimizi düşünüyorum) filmlerinizdeki, hikayelerinizdeki kişisel yanları merak ediyorum.

Cansu Baydar: Benim için ilk başta bir karakterim vardı. Neredeyse Kesinlikle Yanlış bir abla-kardeş hikayesi, ilk başta bu bir anne-çocuk hikayesiydi. Göçmenlik ve savaş konularıyla uzun zamandır ilgileniyorum. Trakya’nın geneli gibi benim ailem de göçmen bir aile. Tüm Trakya göçmen, çevremdeki herkes göçmen. Babaannem mübadele zamanı değil, daha sonrasında gelmiş. 2. Dünya Savaşı sonrasında Yunanistan İç Savaşı sırasında. Onun çocukluğumuzda anlattığı hikayeler, hep bir yeri terk etmek, bırakmak, oradan gelmek ve bundaki sınıfsallık beni hep düşündürürdü. 19 yaşımdayken Berlin’de, yine mültecilerle ilgili bir kısa belgesel yapmıştım. Sonra da bir kısa film yazmaya karar verdiğimde bu hikayeyi yazmaya başladım. Bu bir abla-kardeş hikayesi, İstanbul’a Suriye’den gelmişler ve burada ayakta durmaya çalışıyorlar. Onları toplumsal olarak sıkıştırdığımız bir çerçeve içerisinde göstermek değil de gerçekten karakterlerin kendisine bakmak istedim. Bunu yaparken de aslında kendimden, arkadaşlarımdan, babaannemden beslendim. İznik’te, Berkun Oya’nın Cici setindeyken yazmaya başladım. Set bittiğinde birikimimle Berlin’e gittim. Turist vizesi alıp 3 ay orada kaldım. Amacım buradan taşınabilir miyim sorusunun cevabını aramak, okullara, sanatçı vizesi gibi ihtimallere bakmaktı. Bunları araştırırken de bu hikayeyi yazmaya devam ettim. Gitmek, kalmak, yeryüzü, gökyüzü gibi temaları oradan alıp getirdim.

Yiğit Hepsev: Benim için Aç Karnına Çıkmayalım’ın çıkış noktası aile meselesi. Aile biraz çalışmayan, zoraki bir mekanizma gibi. Ailede nasıl bir yapı olduğunu, bu yapının dayanıklılığını zorlamak istedim aslında. Bir aile portresi anlatalım değil de, kafam hep fantastiğe ve bilimkurguya doğru gittiği için böyle bir vaka alayım, bu aileyi bir zorlayalım dedim. En zor durumda bile (artık dünyanın sonu gelmiş) aile bir şekilde birbirlerinin ayağına dolanır gibi geliyordu. Bunların etrafında dolaştım ben de. Nasıl bir aile olmalı, bunlar nerede olmalı, neyle karşılaşmalı… Bunun bilimkurgu tarafına değil de çekirdek aileye odaklanalım, orada kalalım, dışarıda ne olduğunu bilmeyelim istedim. İşin bilimkurgu tarafı metaforik olsun. Sanki onların yanında taşıdığı bir felaket o. Nereye giderlerse onlarla gelecek gibi. 

Umut Şilan Oğurlu, Dilan Hakkında Konuşmalıyız | Fotoğraf: Ci Demi

Umut Şilan Oğurlu: Benim zaten… (Herkes gülüyor.) Dilan Hakkında Konuşmalıyız herkese kendi hayatımı ifşa etme yöntemim gibi. Tüm söyleşilerde, festivallerde bana Dilan diyorlar ve ben hiçbir şekilde düzeltmiyorum çünkü evet, ben Dilan’ım. Bu film tamamen kendi yaşadığım hayattan ve kendi çevresel gerçekliklerimden ortaya çıkan bir şeydi. Ama yazarken şöyle bir zorluk yaşadım: Kendi hayatına bu kadar hâkimken dışarıdan bakmak aslında çok büyük bir zorlayıcıymış. Hep derler ya, böyle film sayfalarında, siyah beyaz görsellerle, ilham verici sözler olarak paylaşırlar: “En iyi bildiğin şeyi yaz, oradan başla!”, “Kişisel olan en yaratıcı olandır!” gibi… 

Evet, biraz öyle ama kendi yaşamımı değerlendirirken klişelere düştüğümü fark ettim. Proje danışmanımız Ceren Ercan senaryo taslağını gördüğünde şöyle dedi: “Tamam, bu zeki bir senaryo. Zekice espriler var ama kız zeki değil. Espriler, şakalar ondan çıkmıyor. Kızı neden zeki yapmıyorsun? Neden korkuyorsun bundan? Neden illa böyle göstermek istiyorsun onu?” O anda bir aydınlanma yaşadım. Yaşarken de kendimi ne kadar geri çektiğimi fark ettim. Kendime olan güvensizliğim karaktere de yansımış, karaktere de güvenmemişim. Bunları düşünerek biraz daha biçimlendirdim yaşadığım şeyleri. Ama tabii ki çok büyük bir kısmı benim birebir yaşadıklarım üzerinden ortaya çıktı. 

Bir yabancılık hissetmedim ama biraz da tekinsiz bir yerdeydim. Anneme asla söylemedim mesela nasıl bir hikaye olduğunu, neyi çekeceğimi. “Sen bizimle alay mı ediyorsun? Bizi maskara mı yapacaksın?” deyip kızacağını düşünüyordum.  Annemden korkuyorum ama çekimleri annemin evinde yapacağız. Çok da ilgilenmiyor, filmdeki anne karakteri gibi, biraz mesafeli. Arada soruyor sadece ne hakkında olduğunu. “Genç bir kız var” deyip geçiştiriyorum. Normalde gelmez, bir gün sete geldi. Annemi oynayan kadınla annem yan yana, aynı koltukta oturuyorlar. Bir anda annem filmdeki bir repliğin aynısını söyledi. Oyuncuyla göz göze geldik, bir şey söyleme gibisinden kaş-göz yaptım. Çok ilginç bir deneyimdi yani, hepinize öneririm bu kadar saçma bir şey yaşamayı. 

Kısacası evet, tamamen kendi gerçekliğimden beslendim. Mekanlar da zaten annemin evi, çocukluğumun, ergenliğimin geçtiği yerler. Nerelerde mental breakdown yaşanır, nerelerde erkeklerden korkulur falan çok iyi biliyordum. Biraz onları yansıttım.

Atakan Yılmaz: Merhaba Anne, Benim, Lou Lou hep problem ettiğim, üzerine düşündüğüm, algılamaya çalıştığım şeyler üzerine bir film. İnanç muhakemesi, aile, erkeklik performansı… Bir kentsel dönüşüm bölgesinde doğup büyüdüm ben, bir memur ailesinin çocuğuyum. O ortamda sürekli bir erkeklik rolü yapma durumu içinde kalıyorsun. Sokağa çıktığında başka, eve gittiğinde bambaşka bir dünyayla karşılaşıyorsun. Evde sana tam aksi bir bakış açısıyla yaklaşılırken, sokağa çıktığında bir rol yapmak zorundasın. Artık bir yerden sonra bu o kadar çok üzerime yapışmıştı ki… Düşünce biçimi, yaşama biçimi, hayata karşı aldığım tavır vs. hayatımı etkileyen bir şey haline dönüştü. Aileden uzaklaştığın, başka bir hareket alanını keşfettiğin anda da bambaşka bir dünyanın içine düşüyorsun. Kısacası aile de inanç da hep tartışmak istediğim mevzulardı ve hepsinin birleşeceği bir şey arıyordum. Kendi sinema bakış açım geliştikçe kısa film yapmanın birazcık da politik bir altyapısı olması gerekliliğine inanmaya başladım. Mevcut sistem içerisinde bunun işlevsel bir araç olduğuna inandım ya da inandırdım kendimi. İktidarın görünür olmasından sakınca duyduğu, azınlıklara, ötekilere bizim hiç görmek istemediği dünyamıza ait bir film yapmak istedim. Aslında baktığında bu politik bir film değil, sadece kuir bir karakteri var. Bunu heteronormatif yapılar içerisinde işlemiş olsam sıradan bir aile hikayesi. İnanç ortadan kalktığında, kendi şahsi bağlarımızı ortaya çıkardığımızda, sevgi ortaya çıktığında ne olabileceğini tartışıyor.

Cansu Baydar, Neredeyse Kesinlikle Yanlış | Fotoğraf: Ci Demi

Filmlerde çok sık rastlamaya başladığımız, artık kendisinin karikatürüne dönüşmeye, içi boşaltılmaya başlamış bir “güçlü kadın karakter” kavramı var. Öte yandan göçmen hikayeleri ya da kadın hikayeleri söz konusu olduğunda hep trajediler ya da karakterlerin başına çok kötü şeyler gelmesini izlemeye alıştırıldık. Neredeyse Kesinlikle Yanlış’a baktığımda ise ikisinin de bir alternatifi olabildiğini; güçlü, göçmen kadın karakterin bir şeylere karşı koyabilme durumunun çok doğal işlendiğini gördüm. Bu hikayenin çıkış noktasından ve kişisel bağından bahsettin. Başrol oyuncusu Rahaf’ın (Armanazi) da bir göçmenlik geçmişi var. Onun ne kadar katkısı oldu bu hikayeye? 

Cansu Baydar: Rahaf Suriye asıllı bir oyuncu; 23 yaşında ve 3 yıldır Türkiye’de yaşıyor. Öncesinde Lübnan’da tiyatro okuyup buraya gelmiş ve mülteci kimliğiyle Türkiye’de kalan ve mesleğini yapan biri. Rahaf’ın tecrübeleri benim bakış açımla da uyuşuyordu. Rahaf’la karakterlerimiz de, bu konuya bakışımız da çok benzer. “Güçlü kadın hikayesi” diyerek tanımlamaya çalıştığın şeyin tam karşılığını bilmemekle beraber neyi kastettiğini anlayabiliyorum. Tam olarak öyle bakmamakla ilgili belki de…

Göçmenlik meselesiyle ilgili beni hep çok üzen, geçmişini ve bir yere kadar getirdiğin şeyleri bırakıp sıfırdan başlamaya çalışma kısmı. Rahaf’ın hikayesi bu filmle çok iyi eşleşiyor. Rahaf zaten kendini Lübnan’da inşa etmiş bir kadındı, buraya gelip onu sürdürebiliyordu. Aslında istediği şey Türkiye’den bir prodüksiyonun içine dahil olmaktı ama burada daha çok Arap prodüksiyonlarında çalışıyordu. Bir şekilde eşleştik ve çok uzun süre birlikte çalıştık, sete girmeden önce iki aya yakın bir oyuncu çalışmamız oldu. Rahaf’ın karakteri, hali, tavrı, hayata bakış açısı filmi etkiledi. Tüm replikleri Rahaf’ın ağzına uygun bir şekilde o uzun provalarda tekrar tekrar yazdık ve oturttuk. O yüzden elbette Rahaf karakterini çok etkiledi.

Yiğit Hepsev, Aç Karnına Çıkmayalım | Fotoğraf: Ci Demi

Bilimkurgu, Türkiye sinemasında çok alışık olduğumuz bir tür değil aslında. Aç Karnına Çıkmayalım’da benim hoşuma giden de alışık olduğumuz o eve dönüş temasını alışık olmadığımız bir türde anlatıyor olması. Bilimkurgu öğelerin filmin özündeki bu eve dönüş hikayesine nasıl bir katkısı olduğunu düşünüyorsun?

Yiğit Hepsev: Demin söylediğim gibi, oradaki dış dünyayı, felaketi olabildiğince arka plana atıp, sadece zorunluluktan bir araya gelen bir aileye odaklanabilmekti benim derdim. Oradaki felaketin ne olduğu yok mesela filmde. Şu da olabilirdi tabii ki: Yaşadıkları köy kentsel dönüşüme girecek, oradan gidilmesi gerekiyor. Ama adını koyduğun bir şey olduğunda konu oraya doğru gidiyordu benim kafamda. Başta çok daha azdı bu filmde bilimkurgu öğeler. Hiçbir şey görünmüyordu, anlaşılır pek bir şey duyulmuyordu. Kurguda çok anlaşılmaz bir şeye dönüştüğünü, duygusunun eksik kaldığını düşündük ve görsel öğeleri arttırdık. Bir de filmi yazarken pandemi henüz olmamıştı. Tam yazdım, bakanlık desteğine başvurdum, pandemi patladı. “Oldu zaten” diye düşünüp vazgeçiyordum, tadım kaçmıştı.

Umut Şilan Oğurlu: Karakterlerden biri “yetkililer bunu takmamız gerektiğini söylüyor” deyince ben direkt pandemiye gönderme sanmıştım.  

Yiğit Hepsev: O repliği gerçekten sonradan ekledim. Bilinmezlik anında nasıl organize olamadığımızı gördük çünkü pandemide. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Bundan ilham alıp koyduğum bir cümleydi. Ama cidden korktum “Pandemi filmi yapmış” diyecekler diye biraz çekinmiştim. 

Bilimkurguyu ya da fantastiği edebiyatta ve sinemada hep bir kaçış simgesi olarak kullanırlar ya genelde… Mizahı da aslında onun için kullanıyoruz. Dilan Hakkında Konuşmalıyız’da Dilan da bir şeylerden kaçmak için sürekli bir mizaha başvuruyor. Mizahın iyi bir kaçış aracı olduğunu düşünüyor musun? Ya da sana terapi gibi bir etkisi oldu mu?

Umut Şilan Oğurlu: Hâlâ hayattayım, demek ki etkisi var. (Gülüyor.) Açıkçası ben bu filme “şimdi mizah yapacağız” gibi bir yerden başlamamıştım. Prodüksiyonsuz görünen bir iş yapmak istiyordum aslında. Gerçekten belgesel kamerasıyla, sanki amatör bir belgesel ekibi gelmiş de bir kızı çekiyorlar gibi… Mizahın tam olarak neresinde olacağını hiç düşünmemiştik ilk başta. Yazarken buna dönüştü. Benim de hayatta, cringe anlarda vs. hayali kameralara attığım bakışlarım oluyor. İstedim ki bunu benimle birlikte başkaları da yapsın. Hiçbir şeyin ağırlığının tam olarak insanlara inmesine de izin vermek istemiyorum.  Yaşarken o şekilde yaşamıyorum. Evet, bir şey moralimi çok bozuyor, gerçekten çok kötü bir gün geçirebiliyorum. Ama genelde tasvir edildiği gibi, hayattaki her şeyden soyutlanıp daireme kapandığım bir depresyon yaşayabilecek lüksüm, lüksümüz de yok. Şehrin içine karışmak zorundayız. Dilan’ın durumunda da, ailesinden kaçamıyor. Zaten ekonomik olarak böyle bir şey mümkün değil. Arkadaşlarımız var. Mutlaka bi şekilde birileriyle çarpışıyoruz. Böyle kırılıyor yavaşça. O yüzden o ağırlık çok fazla kalmasın istiyorduk. Yazarken kendiliğinden olmaya başladı. İlk başta sanki alay mı ediyoruz böyle durumdaki insanlarla ya da ben kendimle alay mı ediyorum diye düşündüğümüz oldu. Mümkün olduğunca her şeyin dengesini tutmaya çalıştık. Ne kadar zor ve dramatik ağırlığı olan bir şey olduğunu da göstermek istedik. Dengeli bir mizah iyi bir kaçış yolu olabilir. Ama Dilan bence kaçmıyor. Kaçabilse aslında daha mutlu olacak ama olduğu yerden saymaktan şikayetçi. Olduğu yerde sayarken de öyle dünyanın en iğrenç günlerini yaşamıyor belli ki - ya da en azından bizleyken bize yaşatmıyor.

Atakan Yılmaz, Merhaba Anne, Benim, Lou Lou | Fotoğraf: Ci Demi

Demin bilimkurgu çok alıştığımız bir tür değil dedim. Kuir sinema ise direkt cesaret gerektiren bir sinema olmaya başladı bu ülkede maalesef. Senin Merhaba Anne, Benim, Lou Lou’yu yapma cesaretin bir yana, ben Lou Lou’nun babasıyla yüzleşme cesaretini de sevdim. Tüm kırılganlığına ve korkaklığına rağmen babasının yüzüne karşı “Beni vuracak mısın?” diyebilen bir karakter çizmişsin. Ölüme ve yasa dair bir film olmasına rağmen bunun iyimser bir film olduğunu ya da mutlu sonla bittiğini söyleyebilir misin?

Atakan Yılmaz: İyimser olduğunu söyleyemem çünkü iyimser bir bakış açısıyla yazdığımı düşünmüyorum. Tabii ki böyle bir durum içerisindeyken bir sürü ihtimal söz konusu ama bence bu son da o ihtimallerden bir tanesi aslında. Ben orayı göstermeyi tercih ettim. Mutlu ya da iyimser diyemem ama umut dolu olmaya gayret ettim diyebilirim. Sinema içerisinde, özellikle Türkiye sineması gibi sinemalar içerisinde kura karakterler sözde ayrıksılaştırıcı olmayan bakış açıları altında ayrıksılaştırılıyor. Öldürülerek ya da başına bir şey getirilerek… Ama böyle değil. Yaşıyoruz biz, varız, çaresiz hissetmiyoruz. Arkadaşlarımız var, sevdiğimiz insanlar var, bizi seven insanlar var. Biz bunu başarabiliyoruz. Kuir olmak, öteki olmak, göçmen olmak bir başarısızlık hikayesi değildir. Evet çok büyük zorluklar var ama sorun bizde değil, sorun sizde. Bazı şeylere saf bir yerden yaklaşamamanızda, bir varoluş biçiminin kavrayamamanızda. Benim göstermeye çalıştığım şey buydu ve bunu bir ölümün etrafında dolaşarak yapmaya çalıştım.

Avrupa’daki festivallerden ya da bazı jüri üyelerinden şunu duyuyoruz: “Bu bize gerçekçi gelmedi.” İstedikleri gerçekten şiddet görmek. Oryantalist bir bakış açısı bu, bize belgeselmişiz gibi yaklaşıyorlar. Bu benim için yüzleşmesi çok zor bir şeydi festival aşamasına geçtikten sonra. Biz yaparız bunu, biz çekeriz, biz tartışırız bunun felsefi kısmını” diyorlar, “Sen sadece bize orada bu işler nasıl gitmiyor onu göster.”

Hepsi bambaşka türlerden temalardan filmler ama birbirinizin filmleri arasında kurduğunuz benzerlikler ya da birbirinize sormak istedikleriniz var mı?

Cansu Baydar: Ben Atakan’ın demin söyledikleriyle çok özdeşlik kurdum. Yazdıktan sonra dönüp baktığımda aslında anlıyorum ki ben aslında ana karakterimin seveceği bir film yazmak istedim. Ana karakterimin izlediğinde rahatlayacağı bir film yazmak isterim. Karakter ne kadar kendine dürüst ve çıkan sonuçla ne kadar yüzleşip onunla empati kurup onunla aynı yerde durabiliyor ona bakarım. 

Atakan Yılmaz: Ben de karakterin yolculuğu açısından Cansu’yla filmlerimizin altyapısının ve matematiğinin çok benzer olduğunu düşünmüştüm. Sanki Hanna’nın hikayesi, Lou Lou’nun hayatına dair başka bir hikaye anlatmışım gibi. Aynı şekilde Lou Lou’nun bizim filmde düştüğü duruma Hanna da düşebilir aslında. 

Cansu Baydar: Sinemada da edebiyatta da bir şekilde toplumsal algıda sıkıştırılan bir şeyin ötesine geçen, başıma bunlar geldi ama başa çıkabiliyorum diyen karakterler gibi görüyorum Lou Lou’yu da Hanna’yı da. 

Atakan Yılmaz: Senin de tartışma biçimini çok sevdim [Yiğit]. Böyle bir apokaliptik dünya içinde aile mefhumunu çok başarılı bir şekilde ortaya döktüğünü düşünüyorum. 

Yiğit Hepsev: Yapmak istediğim tam da öyle bir şeydi. Aile şöyledir ya hani, aile içinde esas bir konu varsa o konudan kaçılır hep. Onun etrafından dolanmak için ellerinden geleni ardına koymazlar. Büyük yüzleşmeler yaşanamıyor gibi geliyor bana ailede ve çözülemediğiyle kalıyor, sorunlar hep hasıraltı ediliyor. Senin filmin sonunda da Lou Lou’nun babasıyla yaptığı konuşmadan da o yüzden etkilendim. Filmde de herkesin geçmişten gelen bir kırgınlığı var ama kimse onu konuşmuyor. Yine o yola çıkılıyor bir şekilde ama olmuyor yani tam olarak. Yan yanalar, gidiyorlar bu insanlar ama nereye gidiyorlar?

Cansu Baydar: Şu hikayeyi biraz daha iyi biliyoruz ya, anne ya da babanın kaybıyla kardeşler bir araya gelir ve geçmiş travmalar ortaya dökülür. Bunlar da zaten anne-baba kaynaklıdır. Burada baba zaten tam ortada ve babanın her şeyden kaçması ve bunu doğal bir mizahla yapıyor ya… Bizim aileye de çok benzettim, o açıdan da hoşuma gitti. Baba figürü aslında orada ama hiç hayal edilen baba figürü gibi yol gösterici değil. Hatta bir şeyleri belki de zorlaştırıyor.

Yiğit Hepsev: Otorite olarak abla karakteri var ve gerçekten eve gelip onları götürecek, alacak, kurtaracak kişi o. Tüm bu rollerin yer değiştirmiş olması yazarken çok eğlendiğim bir şeydi. Diğer yandan bir şekilde kimse “anne nerede?” diye sormuyor, bu soruyu hiç almıyorum. Herkes bunu soracakmış gibi geliyordu bana yazarken. 

Anne fotoğrafta vardı, değil mi?

Yiğit Hepsev: Evet, fotoğrafta var anne. Sanki o konudan da kaçılıyor, kimse ondan bahsetmiyor. Sadece geçmişe bir özlem var, babanın zoruyla o yemek masasına otursalar sanki o fotoğraftaki aile olacaklar tekrar. Sanki onun kafasındaki o mutlu aile tablosuna ulaşılacak.

“Kimse annenin nerede olduğunu sormuyor?” deyince aklıma geldi. Dilan Hakkında Konuşmalıyız’da da baba yok…

Umut Şilan Oğurlu: Aslında ben de aynı şekilde babayla ilgili soru gelir diye düşünüyordum hep. Galiba insanlar o kadar kanıksamış ki babaların hayatlarında olmamasını… Hiç kimse bana böyle bir şey sormadı. Herkes kendi çıkarımını yapabilir: Ölmüş olabilir, ayrılmış olabilirler… 

Yiğit Hepsev: Her şey bir yana, bu mockumentary ile ilgili bir şey çok hoşuma gitti: Herkes kameranın farkında ama neden orada öyle bir kamera var? Hiç kimse onunla ilgilenmiyor ve bu buna dair hiçbir şey olmaması benim çok hoşuma gitti. 

Cansu Baydar: Bence tüm bu konuştuğumuz şeyler filmin evrenine ikna olmakla alakalı. Annenin yokluğu, babanın yokluğu, kameranın varlığı… İkna olunmuş yani, bunu anlıyorum ben. Baba yok demişsin, kamera var demişsin ve biz de sormamışız.

Umut Şilan Oğurlu: Biraz da şanslıyım herhalde, böyle iç içe olan bir anlatım biçimi TikTok’la, Instagram’la, vloglarla çok daha fazla kullanılan bir anlatım biçimi olduğu için. İnsanlar bu dördüncü duvar meselesini yadırgamıyorlar artık. Oraya doğru evrilir bir hal oldu. Ben aslında filmin başlangıcını bilimsel bir deney gibi düşünmüştüm, daha komik olması için. Sanki kız çıkacak, yeni birisi gelecek ve bu sefer onun hikayesine başlayacağız. Nihayetinde böyle çok büyük projeleri var, hayatın sırrı gibi bir şeyi çözmeye çalışıyorlar. Sonradan daha kompakt, daha kendime yakın yerlerde güvenli seçimler yapmayı tercih ettim.

Yiğit Hepsev: Bir noktada bana vazgeçtiklerimiz filmlerimizi daha iyi bir noktaya getirmiş gibi geliyor. En azından benim için öyle…

Umut Şilan Oğurlu: Attığım sahnelerden biri eski sevgiliydi. Kadın karakterin romantik bir ilişki içerisinde olmasını istemedim. İyice tek başına, kendi kendine bir tip olsun. Erkekler sadece dayısı ya da arkadaşları olarak var olsun dünyasında gibi… Sonradan düşündüğümde bana da iyi geldi erkek arkadaşı çıkarmış olma fikri.

Geçen hafta Berkol Bilimkurgu Günleri kapsamında, Aç Karnına Çıkmayalım’ın da aralarında olduğu üç kısa filmin gösterildiği bir gösterim ve söyleşiye katıldım. Söyleşide seyircinin cümlelerinden iki tanesini not aldım, sırf bu masada üzerine konuşuruz diye. Biri “Böylesi amatör bir filmde Ahmet Mümtaz’ın olması beni şaşırttı”, ikincisi de “Beklediğimizin üstünde yapım kalitesi olan kısa filmlerdi hepsi”. Sizce nedir kısa filmlere karşı Türkiye’deki bu algının sebebi?

Yiğit Hepsev: Çok ezber, beylik cümleler bunlar zaten ve hakikaten Türkiye’deki kısa film algısı bu. Hani tamam, 1-2 tane kısa film yapacaksın; sonra da şöyle uzun metrajlı, “film gibi film” yapacaksın. Bunlar daha işin başında, geleceğin sinemacıları. Öğrenci işi diye bakılıyor ve o bir şekilde kırılamıyor hâlâ. Bir yandan da bu kendi başına bir sektör değil ya hani, kısa film yapıp onunla hayatta kalmak mümkün değil bir yerde. MUBI’ye vermek dışında pek bir ticari alanın yok. 

Umut Şilan Oğurlu: Bana da Adana’daki gösterimden sonra yaşça büyük bir izleyici birkaç dakika boyunca ne kadar sinema bilgisi olduğunu, senaryo kitapları olduğunu anlattıktan sonra “Eğer konusu olan bir film yapmak istersen ben sana tavsiyelerde bulunabilirim, benim çok fazla hikayem var” dedi.

Atakan Yılmaz: Ben bir yandan dizi sektöründe oyunculuk da yapıyorum. Dizi setinde şeyi çok iyi görebiliyorsun. Bu taşeronlaşmış yapı içerisinde senin kısa olarak bir şeyi anlatabiliyor olma becerin, insanların algısında imkansız bir şey olarak görülüyor. Bence bu mevcut iktidarın iktidara geliş aşamasından itibaren yavaş yavaş alıştırılan, geliştirilen ve bir seyirci kitlesi oluşturmasıyla çok paralel bir şey. Akademideki pratiğe yönelik yetersizliğin de bunu beslediğini düşünüyorum: “Kısa film dediğin şeyi öğrenci çeker.” Ama kısa film yapmak artık çok zor. Zorlaştıkça cazibesi de artıyor bence. Sinemacıyım ve kısa film yapmak istiyorum ve bu hikayeyi 20 dakikada anlatmak istiyorum. Normal bir sinematik bir deneyim sunmak istiyorum insanlara. Görüntü yönetimine dikkat edeceğim, sanat yönetimine dikkat edeceğim, kurgusuna, oyuncu yönetimine dikkat edeceğim. İnsanların bunu şaşırtıcı bulmasını anlayabiliyorum.

Yiğit Hepsev: Kafasında hangi fikir varsa, çok düz mantık… Sen demek ki 2 saatlik bir film yapamıyorsun, 15 dakikalık bir şey yapabiliyorsun. Her şey bir anda amatörleşiyor onun kafasında gibi geliyor bana. Eninde sonunda sinema dediğin pahalı bir sanat yani. Gösterime sokamıyorsun, soksan da kaç kişi gelip izliyor. Sinemaya gidemiyor insanlar, bir Netflix hesabını 10 kişi paylaşmaya çalışıyorlar. Kısa filmle karşılaşma alanın çok kısıtlı, orada biraz alan genişletebilmek gerekiyor. 

Umut Şilan Oğurlu: Pahalılık konusuna giriyorsak, ödül paralarıyla ilgili de konuşmak lazım. Uzun metraja kıyasla 60’ta 1’ini ödül olarak veriyor festivaller. Ama hepimiz biliyoruz ki bir kısa film üretmek 60’ta 1 emek değil kesinlikle. Bütçesel olarak da öyle. 

Buradan biraz festivallere geçebiliriz belki. Türkiye dışındaki film festivallerini Türkiye’dekilerle karşılaştırınca gördüğünüz en büyük farklılıklar neler?

Yiğit Hepsev: Teknik olarak daha kaliteli bir gösterim imkanı bir yana (çünkü teknik yetersizlikler festivalin boyutuna, bütçesine göre değişebilir) bizde esas atlanan kısım şu. Festival sadece film göstermek demek değil. Odaya bir grup sinemacı insanı çağırıyorsun ve bu insanlar bir arada sosyalleşmeli, network yapmalı. Bir seyirciyle bir araya geliyorlar, iyi bir soru-cevap olmalı. İşin bu tarafı bence eksik kalıyor. Soru-cevap için 10 dakikanız var deyip hızlıca geçiştiriyorlar.

Cansu Baydar: Bir yandan büyükşehir festivalleri halk için yapıldığından bir sahnesi de oluyor Türkiye’deki birçok festivalin. Ödül törenlerinde bir sanatçı çıkıyor, eğlendiriyor. Festival filmlerin ya da o filmleri temsil eden kişilerin festivali olmaktan çıkıyor. Venedik’te hiç sazlı, sözlü, eğlenceli tören havaları yoktu. Gerçekten o bir gece ödüllerin dağıtılması içindi. Türkiye dışında bir de Kahire Film Festivali’ne katıldım, orada ise tamamen sponsorların katılımı için yapılmış bir ödül töreni gecesi vardı. Film ekiplerine çok az yer ayrılmıştı. Kısa filmlerden 1, uzun filmlerden 2 kişi. Siz kendi kendinize yapsaydınız, bize ne gerek vardı? Bunun karşılığında biz Venedik Film Festivali’ne bir kısa film ekibi olarak 8 kişi katıldık. Ve her şey çok sistematikti, bundan çok etkilendim. Bir jüri başkanının -ki bu Isabelle Huppert, yarım saat ayakta durması… Sanki bu Türkiye’de herhangi bir film festivalinde herhangi bir jüri başkanı pozisyonuna gelmiş birinin sağlayamayacağı bir şey.

Aslında bu sene Adana Altın Koza Film Festivali’nde kısa film yönetmenleri büyük sorunlar yaşadılar. Ben de oradaydım ama tabii izleyici olarak oradaydım. Adana’da ne oldu?

Umut Şilan Oğurlu: Adana’da çok kötü bir perdede filmlerimizi göstermek durumunda kaldık. Test gösterimi yapılmadı (mesela bunu da ekleyebiliriz, yurt dışındaki festivallerde test gösterimi çok önemsenen, takvimde özel olarak programlanıp zaman ayrılan bir şey) ve ben biraz Atakan’ın bir şekilde sıkıştırıp test gösterimi yapabildiğini ve sonuçtan hiç memnun kalmadığını öğrenip de ayarladım. Atakan’ın dediği kadar kötüydü ve bize verilen yanıt da hiç tatmin edici değildi. “Aman ortalığı karıştırmayın” gibi şeyler söylendi bize.

Atakan Yılmaz: Bu arada 50 metre ötedeki salonda cam gibi bir perde, Cannes standartlarında bir projeksiyon makinesi var. Ulusal uzun metraj film yarışmasındaki filmleri göstermek için getirmişler. Bize sürekli “Merak etmeyin, jüri çok güzel bir perdede izliyor” deyip durdular, sonra ödül töreninden sonra jüriyle konuştuğumuzda öğrendik ki laptop’tan izlemek zorunda kalmışlar. 

Umut Şilan Oğurlu: Bu arada festivale seçildiğimizi Instagram’dan öğrendik. E-posta vs. bir haber gelmedi, sürpriz oldu. Onlara muhtaç olduğumuzu biliyorlar ve bunun rahatlığıyla davranıyorlar.

Atakan Yılmaz: Tüm bu süreçte ben çok sinirlendim, çok konuştum. Sürekli “sektör küçük, çok sivrilme” dediler bana. Sonuç olarak ağzımıza bal çaldılar, ödül töreninin olduğu günün sabahı saat 09:00’da bize o güzel salonda ek bir gösterim ayarladılar. 

Ben sadece törende olanları biliyordum, bunlar sürpriz oldu. Hepinize katıldığınız için teşekkürler!


Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

YAZARLAR

Emre Eminoğlu

Sinema, kültür, sanat yazarı ve editör. 2021’den beri sinema editörlüğünü üstlendiği Aposto başta olmak üzere çeşitli dijital ve basılı yayınlarda sinema yazıları yazmaya, röportajlar yapmaya ve podcast'ler üretmeye devam ediyor.

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende

HİKAYE

Sıcak günlere eşlikçi kitaplar: Bu yaz ne okumalı?

Kitapların mevsimleri vardır. Ya da mevsimlerin kitapları. Yağmurlu bir sonbahar günü elimiz istemsizce hüzünlü kitaplara gider. Selim İleri’nin "Her Gece Bodrum"uyla yazlıktan döneriz, günlerimiz yavaş yavaş "Aylak Adam"ın gri gökyüzüyle boyanır. Peki yazın sıcak günlerinde ne okuruz? Bir kitabı yaz kitabı yapan nedir? Hangi kitaplar denizden gelen esintiyle yaprakları çevrilsin ister?

Şeyma Ye

·

13 Tem 2026

Sıcak günlere eşlikçi kitaplar: Bu yaz ne okumalı?
DuendeDuende

HİKAYE

Pink Martini'den Storm Large: 'Türkiye’de çok güçlü bir müzikal hafıza var'

Pink Martini, 22 Temmuz’da bir kez daha Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne alacak. “Üsküdar’a Gider İken” ve “Aşkım Bahardı” şarkılarına albümlerinde yer veren ve Türkiye ile güçlü bağları olan gruptan Storm Large ile biraraya geldik.

Eda Solmaz

·

13 Tem 2026

Pink Martini'den Storm Large: 'Türkiye’de çok güçlü bir müzikal hafıza var'
DuendeDuende

HİKAYE

Bir hayatla yeniden tanışmak: Betül Bakırcı'nın gözünden Agop Arad arşivi

Sanat tarihçi İnci Aydın’ın hazırladığı uzun soluklu bir araştırmaya dayanan, "Renklerin Diyojen’i: Ressam Agop Arad" isimli kitap, Aras Yayıncılık tarafından Mayıs ayında yayımlandı. Kitabın editörlerinden Betül Bakırcı ile 1940’lı yılların kültürel ve politik ikliminde Agop Arad’ın hayat yolculuğu; ressam, grafiker ve gazeteci kimlikleri ve bugün onun arşiviyle karşılaşmanın anlamı üzerine konuştuk.

13 Tem 2026

Bir hayatla yeniden tanışmak: Betül Bakırcı'nın gözünden Agop Arad arşivi
DuendeDuende

HİKAYE

Max Cavalera: 'İnsanoğlu hatalarından asla ders almadı'

Sepultura, Brezilya’dan çıkıp dünyada metal müziğe en büyük katkıyı yapan gruplardan biri olarak Latin Amerika’nın köklerine sadık müziğini de bizlere tanıttı. 12 Temmuz'da Pantera’dan önce sahne alacak Cavalera Kardeşler'den Max Cavalera’yla konuştuk.

Barış Akpolat

·

10 Tem 2026

Max Cavalera: 'İnsanoğlu hatalarından asla ders almadı'
DuendeDuende

HİKAYE

78. Primetime Emmy Ödülleri: Aday listesi bize ne anlatıyor?

25 adaylıkla "The Pitt"in öne çıktığı 78. Primetime Emmy Ödülleri aday listesinde Apple TV'nin yükselişi ve çeşitliliğin azalışı dikkat çekiyor.

Emre Eminoğlu

·

10 Tem 2026

78. Primetime Emmy Ödülleri: Aday listesi bize ne anlatıyor?