Yalnızlık, hüzün ve anlaşılamamanın isyanı: Kavur


BİFO’dan Leyla Gencer anısına : Stabat Mater Nedir? 20. yüzyıl opera dünyasının en değerli isimlerinden Leyla Gencer ’i vefatının 15. yılında anmak üzere Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası , Giochiano Rossini ’nin bestelediği dinsel eserlerden biri olan Stabat Mater ’ı sahneye taşıyor. Jozef Chabroň yönetiminde Slovakya Filarmoni Korosu ’nun konuk olacağı konserde BİFO’yu Carlo Tenan yönetecek. Nerede ve ne zaman? 25 Mayıs saat 20.00’de Zorlu PSM Turkcell Sahnesi’nde. Neden gitmeli? Leyla Gencer’in anılacağı bu gecede koral müziğin yıldız solistlerinden Güney Koreli koloratur soprano Jay Yang , 2018 yılında Leyla Gencer Şan Yarışması’nda birincilik ödülü kazanan, aynı zamanda BİFO Özel Ödülü ve Leyla Gencer Halk Ödülü’ne layık görülen mezzosoprano Ezgi Karakaya , başarılı Britanyalı tenor Theodore Browne ve dünya sahnelerinde önemli roller üstlenen bas bariton Burak Bilgili ’yi aynı sahnede dinleme şansı bulacaksın. Türkiye tarihinin en önemli sopranolarından Leyla Gencer’in anılacağı bu özel gecede yerini almak için biletleri burada bulabilirsin.
Daha fazlasını öğren →
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
2015 sonbaharı. Salt Beyoğlu'ndaki, 80'ler Türkiye'sine odaklanan Nerden geldik buraya? sergisini gezerken bir kutu-odanın içinden tanıdık bir ses duyuyorum: Serra Yılmaz'ın sesi. Kalın, siyah perdeleri aralayıp kafamı içeri uzattığımda Macit Koper çıkıyor perdede karşıma. 80'lerin politik atmosferini, toplumsal yapısını ve kolektif haletiruhiyesini yansıtan filmlerden biri olarak Anayurt Oteli seçilmiş. Ömer Kavur'un Anayurt Oteli. Kavur'la orada tanışıyorum, geç bir tanışma.

Anayurt Oteli (1987, Ömer Kavur) | Kaynak: MUBI
Yalnızca Anayurt Oteli değil... Ah Güzel İstanbul (1981), Gizli Yüz (1991), Akrebin Yolculuğu (1997), Karşılaşma (2003)... Türkiye sinemasının en önemli yönetmenlerinden Ömer Kavur, 2005 yılında aramızdan ayrıldığında geride Türkiye sinemasının en önemli filmlerinden birkaçını bırakmış bir yönetmen. O tanışmadan sekiz yıl sonra Kavur'un ismi, 42. İstanbul Film Festivali'nin Ulusal Belgesel Yarışması seçkisinde bir filmin ismi olarak karşıma çıkıyor. Fırat Özeler'in yönettiği Kavur, onu tanıtan bilgileri sıralamak yerine onu anlamayı önceliklendiriyor. Yüzler değil, sesler ve mekânlar ön planda, sinema deneyiminin bir parçası oluyor. Ömer Kavur'un film boyunca izleyiciye geçebilen hüznünü, yalnızlığını ve anlaşılamama isyanını sessiz, ıssız, terk edilmiş mekânların geçit töreniyle sunuyor. Kavur'un tanıtım metni dahi sinematik bir tasvire dönüşüyor:
Bir genç kadın, yönetmen Ömer Kavur’un filmlerindekine benzer bir yolculuğa çıkarsa tüm sıkıntılarının çözüleceğine inanır. Yolculuk terk edilmiş kasabalarda, harabelerde ve kimsenin kalmadığı otellerde sürerken kadın ile Kavur arasında hayali bir diyalog başlar. Sahipsiz mektuplar, yıllar geçse de değişmeyen ortak saplantılar, hatırlanmayan rüyalar ve kayıp bir film onlara aradıkları cevapları bulmalarında yol gösterecektir.

Kavur | Kaynak: İKSV
Festivalin ardından Başka Sinema özel gösterimleriyle sinema salonlarına konuk olan Kavur'u önce yönetmen Fırat Özeler, ardından yapımcı Emir Melek ile konuşuyoruz:
Ben sinema hakkında düşünürken ya da yazarken kişisel deneyimlerin gücüne çok inanırım. İzlediğin ilk Ömer Kavur filmi neydi? Ve o ilk izlemenin Kavur filmine nasıl bir etkisi, katkısı oldu?
Fırat Özeler: İlk kez lisede, Gizli Yüz ile tanışmıştım Kavur’la. Aslında bu şu an bile bu belgeseli yapmamdaki en temel içgüdüyü oluşturuyor benim için. Çünkü ben o yaşımda Gizli Yüz’den hiçbir şey anlamamıştım. Film benim için başlı başına bir muammaydı ve çözülmesi gereken sırlarla doluydu. Şimdi baktığımda çok daha net görüyorum ki aslında tüm bu belgeseli hâlâ o çözülmesi gerektiğini düşündüğüm sırlar için yaptım. Bir cevap aramak için, bir şeyleri anlamlı kılmak için…
Ömer Kavur’un sinema yaptığı dönemde Türkiye sinemasındaki atmosfere ve Türkiye’nin sinema endüstrisindeki zorluklara dair birçok şey öğreniyoruz belgeselden. Bunları günümüzle karşılaştırdığında nelerin değiştiğini, hangi zorlukların ortadan kalktığını, hangilerinin aynen kaldığını söyleyebilirsin?
F.Ö.: Aslında ortadan kalkan neredeyse hiçbir şey yok. Filmi izleyenlerden de en çok aldığım geri dönüşlerden biri bu oluyor. Ülkede 30 yıldır hiçbir şeyin değişmemiş olmasına, Ömer Kavur ile aynı şeyleri düşünmüş ve aynılarına dertlenmiş olmalarına şaşırıyor izleyiciler. Bu sadece film yapmakla alakalı da değil. Ama o taraftan bakacak olursak, maalesef film yapmak hâlâ çok zor. Evet bazı şartlarımız düzelmiş olabilir, yavaş yavaş sektörleşiyoruz da, ancak film yapmak maalesef ülkenin genel durumundan hiç bağımsız bir olgu değil. Bazı şeyler kökten değişmedikçe bence film yapımı da radikal bir gelişim göstermeyecek.

Kavur | Kaynak: İKSV
Kavur’un, Ömer Kavur sinemasına dair harika bir güzelleme ve onun filmlerini anlamak için iyi bir araç olduğunu düşündüm. Bu filmi dışarıda tutarak soruyorum: Ömer Kavur, sinema yaptığı döneme kıyasla sence günümüzde ne kadar iyi anlaşılıyor ve mirası hak ettiği gibi yaşatılıyor mu?
F.Ö.: Bence günümüzde döneminden çok daha iyi anlaşılıyor. Ve hak ettiği ilgiyi hâlâ gördüğünü düşünmesem de (ki bunu birçok Yeşilçam emekçisi ve sanatçısı için düşünüyorum) geniş bir sevgi söz konusu. Bu beni en çok şaşırtan şeylerden biriydi. Ne çok seveni varmış diye çok düşündüm özellikle gösterimlerden sonra. Onun güzel bir sözü var: “Ben film yaparken arkadaş seçiyorum” diyor. Gerçekten çok arkadaşı var, bunu görmek güzel.
Yalnızlık bir sinemacı olarak senin için ne ifade ediyor?
F.Ö.: Sinema çok kolektif bir üretim alanı. Bunu hiçbir şekilde inkâr etmiyorum. Ve hatta çoğu zaman bu üretimin yönetmene atfedilmesine de karşıyım. Ancak özellikle bir fikrin ilk aşamalarındaki yalnızlık benim için çok kıymetli. O hissi çok önemsiyorum. İnsan kendisiyle baş başa kalıyor, düşüncelere dalıyor, yavaş yavaş o düşünceler kâğıda dökülmeye başlıyor. O süreçte yalnız olmayı, kendimle alakalı şeylerin peşine düşmeyi çok seviyorum. Bu kendi başına kalma hâli, gündelik koşturmacamızda sahip olmadığımız bir lüks. O yüzden benim için bir kaçış da aynı zamanda.

Kavur | Kaynak: İKSV
Fırat'a da sorduğum sorulardan biriyle başlayayım: Ömer Kavur’un sinema yaptığı dönemde Türkiye sinemasındaki atmosferi ve Türkiye’nin sinema endüstrisindeki zorlukları günümüzle karşılaştırdığında neler söyleyebilirsin?
Emir Melek: Kavur’un film ürettiği dönemle bugünü kıyasladığımda, ülkenin politik atmosferinde pek bir farklılık olduğunu düşünmüyorum. Baskı, sansür yahut bunlardan bağımsız; yaşamanın, barınmanın dahi gündelik olarak bu kadar çaba ve mücadele gerektirdiği bir ortamda film üretmenin şekli de çok değişmiş olamaz. Farklı iktidarlar, farklı mücadeleler ama günün sonunda benzer bariyerleri aşmaya çalışıyor filmciler. Ülkenin bu durumunu bir yana koyduğumuzda ve sektöre geldiğimizde ise “bağımsız” olarak nitelendirilen sinemanın alabildiği destekler, bulduğu imkânlar Avrupa’dakilere kıyasla absürt kalabiliyor. Dolayısıyla bunları aşmak ve alternatif yollar bulmak geçmişte olduğu gibi bugünün de meselesi. Bugüne dair en temel farklılık -belki klişe ama- iletişim kanallarının artmasıyla beraber dayanışmanın ve yeni ortaklıklar kurmanın kolaylaşmış olması. Bu politik mücadeleye nasıl yansıyorsa aslında film yapma pratiklerine de öyle olumlu yansıyor.
Türkiye’de belgesel filmlerin festivaller dışında görünürlük kazanması, izleyiciyle buluşması oldukça zor. Başka Sinema özel gösterimleri de bu açıdan iyi bir fırsat bence. Son yıllarda izleyicinin belgesel sinemaya ilgisinde nasıl bir eğilim olduğunu düşünüyorsun?
E.M.: Gerçekten de belgesellerin izleyiciye ulaşması başlı başına bir mesele ve bu noktada festivaller dışında çok kolay bir yolu olmayabiliyor bunun. Başka Sinema bu açıdan bir şans. Sinemaya gitme deneyimini çeşitlendiren, farklılaştıran bir stratejileri var ve bunun izleyicide olumlu karşılığı olduğunu düşünüyorum. Birer “etkinliğe” çevriliyor gösterimler; programlamadaki, gösterim mekânındaki seçimlerle…
Ben genel olarak belgesel sinemaya yaklaşımda bir değişim olduğunu düşünüyorum. Bu izleyicide de filmcilerde ve sektör profesyonellerinde de böyle. Kurmaca ve belgesel arasındaki geleneksel ayrımın yavaş yavaş ortadan kalktığını, bunun Avrupa’daki bazı festival programlarına da yansıdığını, kurmaca ile belgeselin aynı bölümlerde, yarışmalarda yer alabildiğini görüyoruz. İzleyicideki belgesel imgesi sadece televizyon ile ilişkilendirilen değil, “sinema” ile de ilişkilendirilen bir şeye dönüşüyor. Böyle bir trend varken bu eğilimin Türkiye’deki festivallerde de yaygınlaşması gerektiğini düşünüyorum. Kurmaca ile belgesel aynı bölümlerde yer almalı, aynı ödüller için yarışmalı. Bu seçkinin “kalitesini” düşürmeyecek, aksine rekabeti ve kaliteyi arttıracaktır bence.

Kavur | Kaynak: İKSV
Belgeselde Cem Yılmaz, Funda Eryiğit ve Tilbe Saran’ın seslendirmelerine yer veriliyor. Bu isimlerin projeye dâhil olması nasıl gerçekleşti? Cem Yılmaz gibi etkili bir ismin filmle ilgili yanlış fikir vereceğini, izleyiciyi yanlış yönlendireceğini ya da filmi gölgede bırakacağını düşündüğünüz oldu mu hiç?
E.M.: Seslendirme kadromuzdaki her üç isim de işleriyle kendini ispat etmiş ve oldukça tanınan oyuncular. Her şeyden önce hem filmin duygu dünyasını paylaşabilecek hem de seslendirme/oyunculuk performansıyla filmi yukarı taşıyabilecek kişileri arıyorduk. Gerçekten de öyle oldu.
Bahsettiğin, acaba Cem Yılmaz filmin önüne geçer mi ve istediğimizden farklı bir intiba oluşmasına sebep olur mu sorularını kendisine gitmeden kendi aramızda değerlendirdik aslında. Aynı hassasiyeti kendisinin de paylaşıyor olması, biz demeden kendisinin buna değinmesi bizim adımıza çok kolaylaştırdı her şeyi. Günün sonunda böyle bir durum yaşamadan, sadece çok iyi bir seslendirme performansıyla katkı sunduğunu düşünüyorum Cem Yılmaz’ın.
Nerede, ne zaman izleyebilirsin? Kavur'un İstanbul'daki Başka Sinema özel gösterimleri geride kaldı. Fakat filmi 18 Mayıs Perşembe 19.00'da Ankara Büyülü Fener Kızılay, 22 Mayıs Pazartesi 20.15'te İzmir Alsancak Karaca sinemalarında izleyebilirsin.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Ömer Kavur'un mirasını bir belgesel filmle yaşatan Kavur'un yönetmen ve yapımcısıyla röportaj, 19. Akbank Kısa Film Festivali'nde yarışan filmler.
17 May 2023

YAZARLAR

Emre Eminoğlu
Sinema, kültür, sanat yazarı. 2021’den beri sinema editörlüğünü üstlendiği Aposto başta olmak üzere çeşitli dijital ve basılı yayınlarda sinema yazıları yazmaya, röportajlar yapmaya ve podcast'ler üretmeye devam ediyor. SİYAD ve FIPRESCI üyesi, Golden Globes seçmeni.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Renata Salecl, birçok kitabında neden sonuç bağlamında gündeminde tuttuğu neoliberalizm değişmezini, yeni kitabı "Kabalık Çağı"nda da pergelin sabit ayağı olarak kullanıyor. Bireyselden toplumsala yeni liberal düzenin yarattığı sosyal erozyonu incelerken deyim yerindeyse çuvaldızı hem dayatılmış neoliberal düzene hem de onun heveslisi, faili, sürdürücüsü ve kurbanı durumundaki günümüzün şaşkın bireyine batırıyor.

Virtüöz davulcu Jojo Mayer, “ME/MACHINE” projesi ile geçen Cuma akşamı Terminal Kadıköy’ün içinde bulunan Komünite’de sahne aldı ve akustik davul ile yapay zekayı aynı sahnede gerçek zamanlı bir diyaloğa soktuğu canlı bir performans sundu. Mayer ile insan-makine etkileşimli benzersiz müzik deneyimi konuştuk. Sanatçı, teknolojiden korkmak yerine onu müziğine nasıl adapte ettiğini anlattı.

Dying for Sex’te (2025) yaralı, öfkeli ve arzularıyla var olabilen bir kadın yaratan Elizabeth Meriwether, Furious’ta da kadın öfkesinin başka bir yüzüne bakıyor. Dizinin üç kadın karakterinin öfkeleri aynı yerden doğmuyor, aynı biçimde dışarı vurulmuyor ve onları aynı yola götürmüyor. Fakat üçü de kendilerinden önce başka kadınların taşıdığı öfkeden bir parça devralıyor. İlk sezon sona erdiğinde geriye tek bir kadının intikamından çok daha fazlası kalıyor: Kuşaktan kuşağa, bedenden bedene dolaşan ve kendisine başka başka yollar arayan bir kadın öfkesi.

Sadakatsizliğe uğramak insanın eğitimiyle, yaşıyla, güzelliğiyle, zekasıyla ya da ne kadar “iyi bir partner” olduğuyla açıklanabilecek bir şey değil. Yine de insan böyle bir şey yaşadığında çoğu zaman suçu kendisinde arıyor. Oysa bu soruların çoğunun sebebi kontrolümüz dışında gelişen bir olayı yeniden kontrol edilebilir hâle getirme çalışmamız. "Sadakatsizlikle nasıl başa çıkarım?" diye düşünenler için üç kitap.

"Anatomy of a Fall"un Oscar ödüllü senaristi Arthur Harari, yeni filmi "The Unknown"da beden değiştirme motifini fotoğraf, kent hafızası ve kimlik üzerine tekinsiz bir bilmeceye dönüştürüyor.




