Yapay zeka çağında üniversite eğitimi nereye gidiyor?

QuandoHer salı ve cuma girişimcilik ve teknoloji ekosistemlerinden öne çıkan gelişmeler, paradigma değişimleri, inovasyon trendleri ve dijital dönüşüm e-posta kutunda.
Türkiye’nin bitmek bilmeyen politik ve hukuksal krizler sarmalında çoğunlukla kafamızı kaldırıp dünyada tartışılan önemli konulara zaman ayıramıyoruz. Gerçekten de Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dediği gibi, “Türkiye evlatlarına kendinden başka bir şeyle meşgul olma imkanını vermiyor.” Ancak dünyada iklim değişikliği, ABD-Çin ticaret savaşları, Gazze’deki İsrail zulmü gibi pek çok önemli olay yaşanıyor ve yoğun şekilde tartışılıyor. Bu konulardan biri de elbette yapay zeka.
- Yapay zeka üzerine aslında Türkiye’de de çok yazılıp çizildi, ne olduğuna dair herkesin bir fikri oldu ve hatta günlük hayatımızda da bilerek veya bilmeyerek onu kullanmaya başladık. Getirdiği yenilik ve kolaylıkların yanında yapay zeka nedeniyle çok yakın zamanda işini kaybetme tehlikesi yaşayan milyonlarca çalışanın, özellikle de beyaz yakalının olduğu çokça konuşuldu ve halen de konuşulmakta.
Daha az konuşulan konulardan biriyse yapay zekanın gençlerin düşünme kapasitesi ve eğitimiyle ilgili kısmı. Bir süredir aklımda olan bu yazıyı, Brookings Enstitüsü Evrensel Eğitim Merkezi Direktörü Rebecca Winthrop’un katıldığı Ezra Klein’ın podcast programını dinledikten sonra artık yazmaya karar verdim.
Orta ve yüksek eğitim arasındaki fark
Anayasa hukuku, hukuk fakültelerinin birinci sınıfında okutuluyor. Bu nedenle, liseden çıkıp üniversite eğitimine yeni başlamış öğrencilerin ilk karşılaştıkları hocalardan biri oluyorum. Bu fırsatla, ilk derste kendilerine verdiğim mesajlardan biri, lise ve üniversite eğitiminin birbirinden 180 derece farklı olduğu. Şöyle ki lise eğitiminin amacı, devlet politikaları çerçevesinde öğrenciye belli bilgiler yüklemek. Buna bağlı olarak, bir lise öğretmeninin başarı kriteri, müfredattaki bilgilerin öğrencilere yeterli seviyede yüklenip yüklenmediği.
Üniversite ise bilginin tek taraflı şekilde aktarıldığı değil, çok taraflı şekilde üretildiği bir yer. Bu üretim sürecine öğrenci de katılıyor. Bu nedenle, bir üniversite hocasının amacı veya başarı kriteri belli bir bilginin öğrenciye aktarılıp aktarılmaması değil, diyalektik denilen yöntem çerçevesinde öğrencinin verilen bilgileri sorgulamasını, doğrulamasını veya yanlışlamasını sağlamak. Böylece elimizdeki bilimsel verinin antitezlerle sınanmasına, yanlış ve eksiklerinin bulunması ve giderilmesine, böylece üretilen yeni bilgilerle bilimi ilerletmeye çalışıyoruz (ya da en azından çalışmamız gerekiyor).
Öğrenciler üniversiteye yabancılaştı
Ancak son yıllarda bu bilgi üretim sürecinde epeyce zorlandığımızı hissediyorum. Sadece Türkiye’de değil, dünya genelinde de üniversite öğrencilerinin önemli bir kısmında bir yabancılaşma seziliyor. Yabancılaşmadan kastım şu: Normalde neden bir öğrenci uğraşıp didinip, sınavlara girip, oldukça büyük meblağlar ödeyip üniversiteye gider? Bu bilgi üretim sürecine katılmak ve daha sonraki hayatında bu alışkanlığı işyerinde pratiğe dökerek bir kariyer yapmak için, değil mi?
- Dolayısıyla, bir üniversite öğrencisinin önce çeşitli bilgileri edinme (tez), sonra bunları başka bilgilerle karşılaştırma (antitez) ve böylece kendi düşüncesini oluşturma (sentez) yapma konusunda bir motivasyonunun ve açlığının olması gerekir. Eğer böyle bir açlığınız yoksa üniversitede de işiniz yok demektir. Gidip düşünsel yükü olmayan bir meslek edinebilirsiniz.
Ancak son yıllarda giderek artan şekilde görülen, gençlerin üniversitede öğrenci olmak istemekle beraber bu düşünsel süreci, yani diyalektik yöntemin ilk iki aşamasını reddettiği. Tabii böyle olunca da üçüncü aşama olan “kendi düşüncesini oluşturma” hiçbir zaman gerçekleşmiyor.
İstatistiklerle de desteklenen şekilde, artık öğrencilerin çoğu ne uzun makale ne de kitap okuyor. Gençler arasında uzun ve zor metinlere yönelik bir isteksizlik, motivasyonsuzluk ve dikkat eksikliği görülüyor. Onlara göre her şey kısa, çabuk ve özet olmalı.
Nesiller arasında oluşan fark
Bu durum yeni nesillerle eskiler arasında şöyle bir fark yaratıyor: Evet, yeni nesiller bilgiye ulaşma ve yapay zekaya doğru komutları verme konusunda eski nesillere göre daha iyi. Bu anlamda ilginç şekilde, eskiden daha yaşlı insanlara çalışmaları, deneyimleri ve bunlardan çıkardıkları bilgiler nedeniyle gösterilen saygının dayanağı zayıflıyor. Bilgiye erişim anlamında gençler artık eski nesillere ihtiyaç duymuyor ve hatta yeni teknolojilere adaptasyon bakımından onlardan çok daha iyi olduklarını hissediyor ki bu, çoğunlukla doğru.
Bununla birlikte, bilgiye erişebilme “bilgili” olmak anlamına gelmiyor. Gençler, bir bilgiye ihtiyaç duyduklarında Google’lıyor, bulduğu kısa metni okuyor, eğer metin uzunsa yapay zekaya özetlettiriyor ve sonra hayatlarına devam ediyor. Örneğin, bir yerde “faydacılık” kelimesini duyuyor, arama motoruna yazıyor. Tanımını okuyup “bilgilendiğini” düşünüyor ve sayfayı kapatıyor. O bilginin önünü, arkasını, geçmişini, ilişkili olduğu toplumsal ve ekonomik şartları vs. öğrenmiyor. Bunların gerçekten öğrenilmesi ve “bilinmesi” için, yani o tekil bilgi adacığının diğer bilgi adacıklarıyla arasındaki bağın kurulması için “uzun” kitapların ve “zor” metinlerin okunması gerekiyor. Oysa buna “zamanı yok.”
Rebecca Winthrop’un işaret ettiği üzere gençliğinde yapay zeka, Google ve hatta internet olmayanlar (40+lar), üniversite eğitimi boyunca sevmese de veya sıkıcı bulsa da zorla o kalın kitapları ve anlaşılması için kafa patlatılan veya sabahlara kadar arkadaşlarla tartışılan metinleri okumak zorunda kaldı. Bu, beynimizin anlamlandırma, bağlantı kurma ve içeriğe oturtma kaslarını güçlendirdi.
Ancak yeni nesil bu kası geliştirmek yerine, yani bir bilgiyi diğer bilgilerle birlikte düşünmek, karşılaştırmak, çarpıştırmak ve buradan kendi düşüncesini üretmek yerine, bunu yapay zekaya yaptırıyor. Bu nedenle, küresel olarak yüksek öğretimdeki öğrencilerde beynin diyalektik düşünme kası gelişmiyor.
Yapay zekanın bilişsel etkisi yayılıyor
Bunları söylerken her türlü yeniliğe muhafazakar bir refleks gösteren yaşlı biri gibi göründüğümün farkındayım. Ama aslında yapay zekanın son derece faydalı bir yenilik olduğunu düşünüyorum ve zaten kendim de kullanıyorum (daha geçen gün buzdolabındaki malzemelerden bana bir tarif üretmesini istedim ve ortaya muhteşem bir çorba çıktı).
Tıp, bankacılık, meteoroloji, hukuk ve daha pek çok alanda verimliliği inanılmaz şekilde artıran bir araç yapay zeka. Nitekim bu alanlarda çalışan üst kademe yöneticiler, yani eski nesiller, onu oldukça etkili şekilde kullanmaya başladı. Ancak yeni nesiller, üniversite eğitimleri aracılığıyla bu ve diğer alanlardaki kariyerlerini edinirken düşünmeyi bırakıp yapmaları gerekenleri yapay zekaya yaptırmaya başladı.
Örneğin, Hayvan Hakları dersinde öğrencilere bir ödev versem ve desem ki “Singer ve Francione’nin düşüncelerini karşılaştıran bir metin hazırlayın.” bazı öğrenciler bu iki yazarın metinlerini okumak yerine, bu soruyu doğrudan yapay zekaya sorup çok kısa bir süre içerisinde ödevi hazırlayabilir.
Bu bir tür kopya mıdır? Evet. Ama derdim o değil. Derdim şu: Bu öğrenciler ödevi, Singer ve Francione’nin fikirlerini ve gerekçelerini “öğrenmeden ve anlamadan” hazırlamış olacakları için sentez yapıp kendi düşüncelerini oluşturamazlar. Böylece aslında, kendileri farkına dahi varmadan, bütün üniversite eğitimine ve hatta üniversite kavramına yabancılaşırlar.
Yapay zeka üniversite öğrencileri için bir tehdide dönüşüyor
Buna bağlı olarak, uzun ve zorlu okumalar gerektiren bir ödevini yapay zekaya yaptıran öğrenci, eğer mezun olduktan sonra, örneğin, akademisyen olmak istiyorsa olamaz. Zira üniversitede edinmesi gereken diyalektik düşünme pratiğini hiçbir zaman elde edememiş olur. Beyninin o kası hiç gelişmemiştir.
- Akademisyenliğe değil de eğer (böyle bir meslek yok ama örneği devam ettirmek için diyelim ki) “iki düşünürün fikirlerini karşılaştırma” işine başvuracak olsun; yine işe alınmaz çünkü yapay zeka o işi zaten yapıyor.
Nitekim Anthropic’in CEO’su Dario Amodei, yapay zeka nedeniyle işini en önce kaybedecek veya hiç işe alınmayacak olanların yeni mezun beyaz yakalılar olduğu ve buna bağlı olarak gelecek 5 yıl içinde işsizliğin %20 artacağı öngörüsünde bulunuyor. Yapay zeka geliştikçe bu sayı giderek artacak. Dolayısıyla yapay zeka, belki eline silah alıp bizi öldürmeyecek ama başka yollarla toplumlarımızın ve hatta medeniyetimizin çöküşüne neden olma ihtimali yüksek.
Hangi önlemler alınabilir?
Kabul edelim, yapay zeka günümüzün bir gerçeği ve giderek güçleniyor. Buna direnmek anlamsız. Yapabileceğimiz şey, bu yeni duruma uyum sağlamak. Ancak bu, ona teslim olup bilinçsiz ve kimliksiz varlıklara dönüşmemiz anlamına da gelmiyor. Öncelikle, beynimizin yeni fikir üreten ve kendimiz olmamızı sağlayan kaslarını güçlendirmemiz gerekiyor. Bunun için de ekran süremizi azaltıp, buradan kazandığımız zamanı uzun metinler okumaya ve düşünmeye ayırmamız iyi bir başlangıç olur.
Sadece akademik veya bilimsel metinler değil, roman okumak da bu konuda yardımcı olacaktır. Instagram’da veya başka bir yerde paylaşmak amacıyla değil, sırf yürümek için yürümek, sırf doğada olmak için doğada olmak ya da sırf spor yapmak için spor yapmak beynin sakinleşmesi ve dikkat dağınıklığının engellenmesi için son derece olumlu hareketler. Tabii bunları yaparken telefonun uçak moduna alınması veya kapatılması çok önemli.
- Bu konularda Johann Hari’nin Çalınan Dikkat kitabını tavsiye ederim.
Üniversitede eğitim gören gençlerin yapay zekanın kendilerini “aptallaştırmasına” izin vermemesi gerekiyor. Bir bilgiyi her Google’ladığınızda ya da yapmanız gereken bir araştırmayı yapay zekaya yaptırdığınız her seferde, üniversite yıllarınızı çöpe attığınızı, kendi düşüncenizi üretme kapasitenizi azalttığınızı, bu nedenle kendinizi var etme hakkınızı yine kendi elinizle kısıtladığınızı ve pratik olaraksa, mezuniyet sonrasındaki iş imkanlarınızı azalttığınızı bilin.
Telefonunuzu kapatın ve çıkın, gezin, okuyun, yürüyün, buluşun, konuşun, tartışın, eğlenin… Yapay zekanın gümbür gümbür geliyor oluşuna insanlığınızı ve organik zekanızı yükselterek direnin.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
QuandoHer salı ve cuma girişimcilik ve teknoloji ekosistemlerinden öne çıkan gelişmeler, paradigma değişimleri, inovasyon trendleri ve dijital dönüşüm e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Serkan Köybaşı
Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı Başkanı, Hayvan ve Doğa Hukuku Laboratuvarı Direktörü. 2005 yılından bu yana Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi akademik kadrosunda olan Köybaşı'nın ifade özgürlüğü, vicdani ret, hayvan hakları, doğanın hak özneliği ve iklim değişikliği hukuku gibi konularda makaleleri ve tebliğleri bulunmaktadır. 2023 yılında doçentlik eseri olarak “İklim Değişikliğine Karşı Yeşil Anayasalcılık” başlıklı bir kitap yayınlamıştır.

Quando
Her salı ve cuma girişimcilik ve teknoloji ekosistemlerinden öne çıkan gelişmeler, paradigma değişimleri, inovasyon trendleri ve dijital dönüşüm e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Silikon Vadisi’ni bir dönem sallayan Theranos skandalı, yakın zamanda yeniden teknoloji, medya ve iş dünyasının merkezine yerleşti. Girişimin kurucusu Elizabeth Holmes, 11 yıl hapis cezasına çarptırılmasının ardından bu kez dünyayı sallayan bir belgeselin ana konusu oldu. Üstelik kendi talebiyle…

Bugüne kadar en azından bir kez bir işi ChatGPT ile yapıp bir daha asla yapay zeka olmadan yapamaz hâle geldiyseniz yalnız değilsiniz. “Beceri atrofisi” olarak adlandırılan bu durum, yapay zekanın hayatımızı kolaylaştırırken bizi nasıl ona bağımlı hâle getirdiğini de açıklıyor. Uzmanlara göre asıl risk, yapay zekanın işimizi elimizden alma potansiyelinde değil, kendi becerilerimize ihtiyaç duymayacak kadar yapay zekaya bağımlı hâle gelmemizde yatıyor.

Yapay zeka modellerinin sayısının artması ve kullanım maliyetlerinin farklılaşması, şirketleri ihtiyaçlarına en uygun modeli bulabilecekleri platformlara yönlendiriyor. Farklı modelleri tek bir çatı altında buluşturan yapay zeka pazaryerleri, geliştiricilere esneklik ve maliyet avantajı sunarken sektörde rekabetin dinamiklerini de değiştiriyor.

Son üç yılda yapay zeka hep pırıltılı manşetlerin diliyle anlatıldı; şimdiyse herkes dönüp bilançoya bakmaya ve bu kadar paranın nereye gittiğini ve ne zaman döneceğini sormaya başladı. 1840’ların demiryolu çılgınlığını hatırlatan bu fiyatlama ve sabır krizi, insan uzmanlığını yok sayarak her problemin üzerine bilgi işlem gücü boca etmenin mucizevi kârlar getireceği inancını da sarsıyor.

Apple, 28 Ekim Çarşamba günü düzenlediği “Pro and Tell” lansmanında dokunmatik ekranlı yeni MacBook Pro modelini tanıttı. OLED ekranlı yeni iPad mini ile M6 çipli iMac ve MacBook Pro da lansmandan hemen önce duyurulan ürünler arasında yer aldı.




