43. İstanbul Film Festivali: Festival Günlüğü #2


Nice yaşlara: Türkiye’nin Turkcell’i 30 yaşında Herkesi birbirine bağlamaktan her şeyi birbirine bağlamaya doğru yol kateden koskoca 30 yıl, Turkcell için geride kaldı. Türkiye’nin Turkcell’i 30’uncu yaşını kutluyor. 1994 yılında cep telefonundan ilk ‘Alo’ ile iletişim teknolojilerinde yeni bir dönem başlatan Turkcell , sadece sesli iletişim ve SMS’le başlayan hikâyesinde MMS, WAP, GPRS, EDGE, 3G ve 4.5G teknolojileri ile adım adım ilerlerken bugün; Paycell, TV+, BiP, fizy, lifebox, GAME+, Turkcell Global Bilgi, Turkcell Superonline, veri merkezleri, enerji santralleri ve daha pek çok şirketle kişilere ve endüstrilere yenilikçi çözümler sunuyor. Gelecekte: 30’uncu yılında yine bugünün ötesinde bir vizyonla hareket eden Turkcell, yeni bir stratejiyle Türkiye’nin toplumsal, ekonomik ve kültürel gelişimine katkı sağlamayı; telekomünikasyon operatörlüğündeki liderliğini korurken uçtan uca teknoloji sağlayıcısı pozisyonunu daha da büyütmeyi planlıyor. Turkcellileri neler bekliyor? 30’uncu yaşını yıl boyu farklı sürprizlerle kutlamaya hazırlanan Turkcell , müşterilerine pek çok avantaj sağlayacak. Abonelerin paketindeki GB ve dakikalar ikiye katlanırken gençlere yönelik sinema ve yemek faydası gibi birçok kampanya yıl boyu devam edecek. Dahası: Tam 30 yıldır hayatı kolaylaştıran teknolojiler de bu teknolojileri kullananlar da Turkcell’le çalışıyor . Bu mesajı, bu özel yılda reklam kampanyasına taşıyan isim Kerem Bürsin oldu. Teknolojinin olduğu her yerde Turkcell var. Her şey Turkcell’le, Turkcell herkesle çalışıyor.
Daha fazlasını öğren →
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Uluslararası Yarışma’dan
Festivalin sona ermesine üç gün kaldı ve Uluslararası Yarışma’ya Ulusal Yarışma kadar vakit ayıramamışım gibi görünüyor.
Yarışmadan izlediğim üç film arasındaki favorim Pet Shop Days oldu. Julian Schnabel’in oğlu Olmo Schnabel’in ilk filminde Martin Scorsese ve Michel Franco gibi yapımcıları, yan rollerdeki Maribel Verdu ve Peter Sarsgaard gibi oyuncuları yanına almayı başarmış olması nedeniyle nepotizm önyargısıyla izlemeye başladığım film bana çok sevdiğim Gregg Araki ve Safdie Kardeşler’in sinemasını (ya da festivalin tanıtım metninin işaret ettiği gibi Andy Warhol ve Larry Clark’ın biçimini) anımsattı. 90’ların kayıp gençlik hikayelerini günümüze taşıyan bu New York filmi, ahlakı her açıdan sorgulatan olay örgüsü, kuir villain’ı, ışıltılı estetiği ve düşmeyen temposuyla beni kendine çekti.
Aksine, sipariş üzerine Yunan Tuhaf Dalgası filmi çekmeye çabalamış gibi görünen ve bulduğu iyi fikri (günlerin karışık bir sırayla yaşandığı alternatif gerçeklik) kafa karıştırıcı bir şekilde uygulayarak heba etmiş Embryo Larva Butterfly ve 90’ların Ukrayna’sında geçen büyüme hikayesi Forever-Forever çok sevmek istememe rağmen benim için çalışmadı.

Pet Shop Days | Kaynak: İKSV
Belgesel Kuşağı
Festivalin Belgesel Kuşağı, her yıl birbirinden ilginç konularda ufkumu genişleten bir bölüm. Bu sefer bu bölümden ne yazık ki sadece iki film izlemeye fırsatım oldu.
Berlinale’nin büyük ödülü Altın Ayı’ya layık görülen Mati Diop imzalı Dahomey, Afrika’daki Dahomey Krallığı’ndan Fransa’ya kaçırılmış 26 eserin ülkesi Benin’e iade sürecini bana Deniz Tortum’un sinema dilini anımsatan bir biçimde belgeliyor. Bu gelişmenin olumlu ya da olumsuz olduğunu, bu politik hamlenin Benin hükümetinin “Batı’yı” şirin gösterme çabası mı yoksa milliyetçi bir zafer mi olduğunu tartışan ikinci yarısı bir anlamda filmi ve aldığı ödülü de tartışmaya açıyor aslında: Bu ödül Afrika’nın bir zaferi mi yoksa “Batılıların” kendini iyi hissetme çabası mı?
İzlediğim diğer belgesel ise Wim Wenders’tan yeni bir sanatçı güzellemesi: Bugüne dek Buena Vista Social Club (1999), Pina (2011) ve The Salt of the Earth (2014) ile müzik, dans ve fotoğraf gibi sanat alanlarında kusursuz belgesel filmler çeken Wenders’ın Anselm’i, büyük ölçekli eserleriyle olduğu kadar tartışma yaratan fikirleri ve söylemleriyle de tanınan sanatçı Anselm Kiefer’in yaşamına odaklanıyor. Kiefer’in eşsiz tekniğine tanıklık ettiren, adeta zihninin içine sokan ve onun Fransa’da kurduğu sanat mabedinden haberdar eden Anselm, sanatçının geçmişi ve bugününün ayrılamayacağı mesajını veren kurmaca parçalarıyla da kusursuzlaşıyor.

Dahomey | Kaynak: İKSV
Nerdesin aşkım?
Ülkeyi sarmalamış homofobi ve transfobiye rağmen varlığını sürdüren, festivalin LGBTİ+ filmlere ayrılmış bölümü Nerdesin aşkım? bu yıl Berlinale’den Teddy Ödülü ile dönmüş (fakat izleme fırsatı bulamadığım) All Shall Be Well dahil dört filmden oluşuyordu.
Yunanistan’dan Zacharias Mavroeidis imzalı The Summer with Carmen / To Kalokairi Tis Karmen, Ege kıyılarındaki bir plajda birkaç yaz önce yaşadıklarını senaryolaştırma hayali kuran iki arkadaşın hikayesi. Film-içinde-film tekniğini çok iyi kullanan, mizahını biçimine yansıtan, sadece esas karakterlerine değil yan karakterlerine de önem veren, üstelik son derece seksi ve eğlenceli bir yaz filmi bu.
Britanya’dan Sally El Hosaini ve James Krishna Floyd’un filmi Unicorns ise İngiltere’de Pakistan asıllı muhafazakar bir aileden gelen drag queen ile biseksüelliğini yeni keşfeden genç, bekar bir babanın kısık ateşte pişen aşkını anlatıyor. Benzer teması nedeniyle aklıma gelen, geçen yıl izlediğim Femme’in yükselttiği çıtaya ulaşamasa da temsiliyet açısından değerli bir film.

The Summer with Carmen | Kaynak: İKSV
Levan Akin imzalı Crossing bu bölümde değil, Galalar bölümünde yer alsa da LGBTİ+’nin T’sini anlatan bir yol ve arayış hikayesi olarak karşımıza çıktı. And Then We Danced... filmiyle Gürcistan’daki ataerkil düzene başkaldıran ve homofobiye karşı duran yönetmenin bu ikinci filminin büyük çoğunluğu İstanbul’da geçiyor ve çekimleri de İstanbul’da yapılmış. Filmini Türkçe ve Gürcüceye aşina olmayan izleyici için “Türkçe ve Gürcüce cinsiyetsiz dillerdir. Üçüncü tekil şahıs için cinsiyet gözetmeksizin 'o' zamiri kullanılır” notuyla başlatmayı seçen yönetmenin gözlüğü İstanbul’u biraz tozpembe, olduğundan biraz fazla iyimser, hoşgörülü ve güvenli gösteriyor açıkçası.
Kardeşinin ölümünün ardından trans yeğenini aramak için İstanbul’a gelen orta yaşlı kadın ve ona yardımcı olmak için peşine takılan genç erkek, dilini doğru düzgün bilmedikleri bu kentte tam olarak rastlamaları gereken insanlara rastlıyor, tam olarak tanık olmaları gereken şeylere tanıklık ediyor ve kendilerini tam olarak içine girmeleri gereken komünitenin içinde buluyorlar. Levan Akin’in masalsı dili ve İstanbul’u iyi seçilmiş şarkılarla bir müzik klibine dönüştüren görüntüleri, tüm inandırıcılıktan uzak iyimserliğine rağmen izlemesi keyifli ve göz dolduran bir film.
Ve diğerleri...
Berlinale’den En İyi Senaryo ödülüyle dönen, Matthias Glasner imzalı Dying / Sterben, üç saati aşkın süresine rağmen akıp giden, episodik bir aile draması. Ölüm döşeğinde bir baba, ölüme en az onun kadar yaklaşmış bir anne, orkestrasıyla Ölmek adlı bir eser üzerinde çalışan bir oğul ve ölümü seçmemek için kendini içkiye vermiş bir kız...
Filmdeki dört karakterin yaşadığı yüzleşmeler, ikilemler ve (olmayan) duygularıyla olan içsel savaşları izleyiciyi de kendi yaşamı ve duygularıyla yüzleşmeye itiyor. Dört bir yana işlemiş ölüm temasıysa ağırlığını her an hissettiriyor. Berlin Filarmoni Orkestrası’nın etkileyici salonunda çekilmiş konser sahneleri ve Bergman’ın Autumn Sonata’sını hatırlatan anne-oğul yüzleşmesi, filmin doruk noktalarından.

Dying | Kaynak: İKSV
Dün IndieWire’da “How to Get Young Audiences in Theaters? Show Old Movies” (Genç seyirciyi sinema salonlarına nasıl mı çekersiniz? Eski filmler gösterin!) başlıklı bir yazı okudum. Film festivalleri de sadece sinemanın güncelini yakalamak demek değil, olmamalı. Filmlere fiziksel olarak sahip olmanın tarihe karıştığı günümüzde dilediğimiz zaman erişmesi zor olan klasikleri ya da eski hazineleri, üstelik çoğu zaman restore kopyalarından izlemenin de önemli bir yolu film festivalleri.
Geçen yıllarda İstanbul Film Festivali sayesinde The Godfather, Barry Lyndon, The Exorcist ve Rosemary’s Baby gibi klasikleri ilk kez perdede izleme fırsatı bulmuştum. Bu yıl da bu geleneği sürdürdüm: Martin Scorsese’nin Scorsese sinemasından beklenmeyen bir mizaha sahip, tek gecede geçen komedisi After Hours ve Wim Wenders’in birçok şehri güzelleyen tatlı yol hikayesi Alice in the Cities’i bu seneki festivalin Cinemania bölümünde yakalayabildiğim için kendimi şanslı hissediyorum.
Festival ve nostalji demişken; Ece Vitrinel’in özellikle festival biletlerinin nostaljisinden yola çıkan “Hayallerim, olmayan biletlerim ve sen” başlıklı yazısını okumanı öneririm.

Alice in the Cities | Kaynak: İKSV
Haftaya Festival Günlüğü’nün son bölümünde, Wim Wenders ve Kōji Yakusho söyleşisinden notlarımı, Genç Ustalar bölümü ve Ulusal Yarışma filmlerine dair yorumlarımı okuyacaksın. O güne kadar, 28 Nisan Pazar günü verilecek ödüllerin hangi filmlere gittiğini de öğrenmiş olacağız. Festival devam ediyor...
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
NEREDE YAYIMLANDI?
Mini-dizi "Baby Reindeer" hakkında bir inceleme, 43. İstanbul Film Festivali’nin farklı bölümlerinden notlar.
26 Nis 2024

YAZARLAR

Emre Eminoğlu
Sinema, kültür, sanat yazarı. 2021’den beri sinema editörlüğünü üstlendiği Aposto başta olmak üzere çeşitli dijital ve basılı yayınlarda sinema yazıları yazmaya, röportajlar yapmaya ve podcast'ler üretmeye devam ediyor. SİYAD ve FIPRESCI üyesi, Golden Globes seçmeni.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Ölüm’ün hikayesi, İzmir’den The Strokes’un ön grubu olarak çıktıkları Red Rocks sahnesine uzanıyor. Türkçe sözlü saykodelik rock grubu Ölüm’ün arkasındaki isim olan Aykut Özen; Los Angeles’taki hayatını, 70’lerin parlatılmamış çiğ ruhunu ve ABD müzik sahnesinde ses getiren kırılma anlarını anlatıyor.

İlki 2018’de düzenlenen Bergama Tiyatro Festivali bu sene 7-8-9 Ağustos’ta yapılacak. Peki kendi kaderine terk edilmiş bir Ege kasabası nasıl tiyatroya, kolektif emeğe, yeni ihtimallere ve yerelden yükselen umudun ta kendisine dönüştü?

"İşe Yarar Bir Hayalet", daha ilk dakikalarında bütün derdini anlatıyor. Bir sanat merkezinde, Tayland toplumunun kolektif belleğini temsil eden bir rölyefin yapımını izliyoruz. Keşiş, asker, işçi, köylü, öğrenci, atlet, çocuk, keçi... Bir toplumun hafızasını oluşturan figürler tek bir yüzeyde buluşuyor. "İşe Yarar Bir Hayalet"te kabul görmenin ölçüsü kim olduğunuz değil, kimin işine yaradığınız. Filmin adındaki ironi de tam burada yatıyor.

Spider-Man’in radyoaktif örümcek ısırığından gizli kimliğine, kayıplarından kendini kabullenme mücadelesine uzanan hikayesi, farklı hisseden herkesin kendisinden bir şeyler bulabileceği bir büyüme anlatısı aynı zamanda. "Brand New Day" ise Peter Parker’ın yetişkinlikte de değişmeye, bedel ödemeye ve şu soruyla yüzleşmeye devam ettiğini gösteriyor: İnsanlar gerçek benliğiyle tanışsalar onu yine de severler miydi?

'Çizgili Pijamalı Çocuk'un yazarı John Boyne, dört kitaplık "Elementler" serisinde insan ruhunun karanlık ve fırtınalı topografyasını çıkarıyor. Boyne, her biri bir solukta okunabilecek serisinde, dijital çağın üzerimize yağdırdığı sosyal virüslerin cirit attığı ortamda travmalara ve insanlığın kurtuluş reçetelerine değiniyor. Her romanda "suç"u farklı bir yönüyle ele alıyor, birbiriyle iç içe geçmiş metinleri birbirinden özgür kılarken bir yandan da her birini ötekine sımsıkı bağlıyor.




