45. İstanbul Film Festivali’nin ardından: Festival günlüğü

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
9-19 Nisan tarihleri arasında düzenlenen 45. İstanbul Film Festivali, dün geceki ödül töreniyle sona erdi. 31 uzun metrajlı, 12 kısa film izlediğim festivalde sevdiğim oyunculardan Anders Danielsen Lie ve sevdiğim yönetmenlerden David Mackenzie’yi dinledim, tüm zamanların en sevdiğim filmlerinden, defalarca izlediğim Moulin Rouge!’u ilk kez perdede seyrettim ve tabii hem Türkiye hem de dünya sinemasından birçok keşif yaptım.

Resurrection | Kaynak: İKSV
Festivalin en iyileri
Resurrection (yön. Bi Gan)
Çin’den Bi Gan’ın geçen seneki Cannes Film Festivali’nde özel bir ödüle layık görülen Resurrection filmi, sinema tarihinde 160 dakikalık ve her birini bir rüya olarak betimlediği beş bölümlük bir yolculuk ve görsel şölen vadediyor. Renkleri ve görüntüleriyle, özellikle ilk bölümündeki prodüksiyon tasarımıyla, hikaye anlatıcılığıyla ve özellikle tek plandan oluşan son bölümündeki işçiliğiyle topyekün bir "Absolute cinema." deneyimi bu. Anlatması pek mümkün olmayan, eşi benzeri bulunmayan bu film, birçokları gibi bana da sinemayı neden sevdiğimi hatırlattı.

Obsession | Kaynak: İKSV
Obsession (yön. Curry Barker)
Festivalin Genç Ustalar bölümünde gösterilen korku filmi Obsession, YouTube kökenli, 26 yaşındaki Curry Barker’ın imzasını taşıyor. Gizemli bir dilek çubuğunu kırarak platonik aşkının dünya üzerinde en çok sevdiği şey olmayı dileyen genç bir adamın hayatının nasıl kabusa dönüştüğünü ele alıyor. Başta Smile serisi ve Barker gibi YouTube kökenli sinemacılar Philippou Kardeşler’in ilk filmleri Talk to Me gibi son yılların başarılı korku filmlerinin izinden giden film, body horror kadar psikolojik gerilime de yaslanıyor: Şok edici şiddet odaklı sahneleri kadar aşka ve ilişkilere dair yarattığı düşünsel gerilim de çok güçlü. Salonda sinirden ve korkudan gülenlerin sayısının çok fazla olduğunu ve film sona erdiğinde tüm vücudumun hâlâ titrediğini söylemek isterim.

Hen | Kaynak: İKSV
Hen (yön. György Pálfi)
Tuhaflıklarla dolu Macaristan sinemasının bu yüzyıldaki mihenk taşlarından Taxidermia’nın yönetmeni Pálfi’nin Yunanistan’da, Yunanistanlı oyuncularla, Yunanca çektiği yeni filmi Hen, baştan sonra bir tavuğun gözünden anlatılıyor. Tavuğumuzun oldukça grafik bir yumurtlama sahnesiyle sanayideki bir kuluçka makinesinde başlayan, türlü hayvan ve insanla yollarının kesiştiği uzun bir yolculuğa dönüşen yaşam öyküsü, insanların dünyasının toplumsal, politik ve ekonomik krizlerini de fona yerleştiriyor. Kendine has mizahı, dramatik anlarındaki yaratıcı müzik kullanımı ve tabii ki İstanbul Film Festivali jürisinin mansiyon ödülüne layık gördüğü "tavuk oyuncu" performansları filmin en güçlü yanları.

Rose | Kaynak: İKSV
Rose (yön. Markus Schleinzer)
Berlinale’de başrol oyuncusu Sandra Hüller’e ödül kazandıran Rose, 17. yüzyıldaki Otuz Yıl Savaşları dönemi Almanya’sında geçiyor ve başrolünde erkek kılığına girerek birçok kişiyi kandırdığı için ölüm cezasına çarptırılan Rose’un hikayesini anlatıyor. Senaryo, özel olarak tek bir gerçek hikayeden esinlenmese de dönem boyunca Avrupa’da benzer yollara başvurduğu belgelenmiş kadınların hikayelerinden yola çıkıyor. Toplumun kadını ötekileştirdiği, şeytanileştirdiği ve ikinci sınıf insan olarak gördüğü düzene karşı öfekelendiren filmde Hüller gerçekten etkileyici.
Yeni sezonun öne çıkan yerli filmleri
Festivalde Altın Lale yarışmasında uluslarası filmlerle birarada yarışan beş filmin yanı sıra Yeni Bakışlar yarışmasında da 13 yerli film vardı. Bunlardan yarısını izleme fırsatı buldum ve izleyemediğim Günyüzü, Kuru Taşın Başı ve Süt Çiftliği’ni en kısa zamanda farklı festivallerde yakalamayı umuyorum.

Karanlıkta Islık Çalanlar | Kaynak: İKSV
Ulusal yapımlar arasındaki favorim Pınar Yorgancıoğlu’nun ilk uzun metrajlı filmi Karanlıkta Islık Çalanlar oldu. Film, Ankara’da sıradan bir orta sınıf ailenin birbirlerinden sakladığı sırlara, birbirlerine söyledikleri yalanlara ve bastırılmış arzularına odaklanıyor ama bunu hem fantastik hem de mizahi öğeleri harikulade kullanarak yapıyor.
İnci Sefa Cingöz, Müfit Kayacan ve Hülya Gülşen Irmak’ın hem bireysel performansları hem de birbirleriyle uyumu inandırıcı ve izlemesi keyifli. Hiç kimsenin doğruyu söyleyemediği bir ailede gerçekleri söyleyebilenlerin sadece hayaletler ve gerçekte var olmayan karakterler olduğu büyülü gerçekçiliği filmin hikaye anlatıcılığındaki yaratıcılığını zirveye çıkarıyor. Karanlıkta Islık Çalanlar sadece bir ilk film olarak değil, sinemamızın geleceği ve bugünü için çok iyi bir film.
Gündüz Apollon Gece Athena’nın hemen ardından, yine bir kadın sinemacının fantastik öğelerle bezeli ilk uzun metrajlı filmi ile bizi buluşturduğu için yapımcı Dilde Mahalli’ye de özel bir teşekkür borçluyuz sanırım.

İsimsiz Eserler Mezarlığı | Kaynak: İKSV
Festivaldeki ikinci yerli favorim, Melik Kuru’nun ilk uzun metrajlı filmi İsimsiz Eserler Mezarlığı, kaybolmuş ve amaçsız hissedilen 20’li yaşlara dair filmlerden. Genç bir fotoğraf sanatçısı ve öğrencisi olan Aslı’nın sahte, yozlaşmış ve ikiyüzlü çağdaş sanat dünyasına adım atma ama bunu yaparken kendi kişiliğinden ve sanatçı kimliğinden ödün vermeme çabası bana çok tanıdık gelen gözlemlere dayalı. Son saniyesine kadar mutlu sonla mı mutsuz sonla mı biteceğini kestiremediğim bu büyüme hikayesi belki de en çok Peter Pan’in ilk cümlesini aklıma getirdi: "All children, except one, grow up." ("Tüm çocuklar, biri hariç, büyürler.") Aslı’nın o istisna mı yoksa hayata yenik düşenlerden mi olduğunu izlemek, ufak rollerde karşıma çıkan tanıdık yüzlere gülmek ve Manolya Maya’nın performansını izlemek oldukça keyifliydi.

Bir Arada Yalnız | Kaynak: İKSV
Diğerleri
- Yeni Bakışlar’da yarışan En Güzel Cenaze Şarkıları’nı (yön. Ziya Demirel) neden çok sevdiğimi ve Aldığımız Nefes’i neden zayıf bulduğumu Antalya ve Ankara Film Festivalleri’nin ardından yazmıştım.
- Sanal gerçeklik kullanımını biraz abarttığını düşünsem de, Bir Arada Yalnız (yön. Ali Vatansever) ölümcül bir hastalığın sadece hastayı değil yakınlarını da nasıl etkilediğine dair hikayesini iyi kurmuş. Onur Gözeten’in performansı, filmi izlemek için başlı başına bir neden olabilir.
- Ölü Köpekler Isırmaz (yön. Nuri Cihan Özdoğan) karanlık bir çete filmini şaşırtıcı bir görsel dünyayla aktarıyor. Yıllar önce Güvercin filminden hatırladığım Kemal Burak Alper’in performansı da etkileyici. Fakat filmin tüm politikliğine rağmen net bir duruş sergilemekteki korkaklığı, repliklerin yapaylığı ve didaktikliği, filmi beğenmek yönünde önemli engeller.

Yerçekimi | Kaynak: İKSV
Kısa Film Yarışması
Festivalin Kısa Film Yarışması’nda 11 film yarıştı. Aralarında geçen yıl farklı festivallerde izleme fırsatı bulduğum ve 2025 favorilerim arasında yer alan Kirpik (yön. Doğa Kılcıoğlu Esen), Aramızda Kalan Her Şey (yön. Ilgın G. Korugan), Alis (yön. Beril Tan) ve Rengê Kevir (yön. Tuğba Yaşar) de vardı.
Yeni kısa filmler arasında ise, toplumsal cinsiyet rollerine çocuk gözüyle bakan ve festivalin ödülünü de kazanan kuir film Yerçekimi (yön. Dalya Keleş), baskıcı rejim ve otoritenin aşkla karşı karşıya geldiği ve aşka inancınızı tazeleyecek Aşk ve Diğerleri (yön. Berna Sitera Değirmen) ve kontrol manyağı patron ve sömürülen çalışan ilişkisine güçlü bir mizahla bakan Gece Mesaisi (yön. Salih Ortaçay) muhtemelen yıl boyunca isimlerinden söz ettirmeye devam edecek.
45. İstanbul Film Festivali Altın Lale jüri başkanı David Mackenzie, festival kapsamında gösterilen filmi Fuze’un Atlas Sineması’ndaki gösteriminde izleyiciyle buluştu. | Fotoğraf: Salih Üstündağ
'Film gibi şehir'
45. İstanbul Film Festivali’nin "Film Gibi Şehir" sloganını seçmiş olmasının en büyük nedeni, Dünden Bugüne Klasikler seçkisinde yer alan ve İstanbul’da geçen üç filmdi: Metin Erksan klasiği Acı Hayat, Sean Connerly’li 007 filmi From Russia with Love ve Tintin and the Mystery of the Golden Fleece. Yıllar öncesine ait bir James Bond filmini perdede izlemek gibi deneyimler festivalin en büyük artılarından sanırım. Öte yandan İstanbul’da geçen uluslararası yapımlar bu bölümdeki klasiklerden ibaret değildi: Altın Lale jürisine başkanlık eden sinemacı David Mackenzie’nin yeni filmi Fuze’un final sahneleri de İstanbul’da geçiyordu.
Fuze’un Atlas Sineması’ndaki gösteriminin ardından izleyiciden gelen bir soru, 63 yıl önce çekilmiş bir Bond filmindeki oryantalizmin ve "sarı filtrenin" hâlâ karşımıza çıkıyor olduğunu hatırlatmak açısından önemliydi. Mackenzie, sokak sahnelerinin yazın doğal ışıkla çekildiğini ve ne gördülerse onu yansıtmaya çalıştıklarını söyledi. Soruyu yönelten izleyici gibi benim de dikkatimi çeken kahvehane sahnesi ise İstanbul’daki zamanlarının ve bütçelerinin kısıtlılığı nedeniyle İstanbul’da değil Londra’da çekilmişti. Masa örtüsünden kahvenin servis şekline kadar birçok açıdan Türkiye’yi, kültürümüzü ve İstanbul’u yansıtmayan bu kısacık sahne "Batılı" bakışın fark edemediği bir nüansla kırıcı olabiliyor. Orta bütçeli anaakım filmler yapmasına, sürükleyici senaryolarına, oyuncu seçimlerine ve tatlı bir tabirle "baba filmlerine" hayran olduğum, gösterim sonrası sohbet etme fırsatı bulduğum Mackenzie bu konuda şaşkındı. Festival nedeniyle İstanbul’da geçirdiği 10 günün bu hassasiyetin gerekçelerini kavramasına yardımcı olduğunu umuyorum.

Only Rebels Win | Kaynak: İKSV
Şehirlerin filmlerde yansıtılması demişken... Altın Lale Yarışması filmlerinden, Danielle Arbid imzalı Only Rebels Win, Beyrut’ta geçiyor ve Filistin asıllı 60’larındaki Susanne ile 20’li yaşlardaki Sudanlı göçmen Osmane’in aşkına ve toplumun bu aşka olan bakışına odaklanıyor. Filmin başında izleyiciyi Fransızca ve Arapça karşılayan uzunca metin, filmin Beyrut’ta çekilmesinin planlandığını fakat İsrail’in Beyrut’u bombalamaya başlaması nedeniyle çekimlerin tamamının Fransa’daki stüdyolarda yapılmak zorunda kaldığını açıklıyordu. Yönetmenin Lübnanlılardan filmin lokasyonu olarak belirlenmiş tüm sokakların ve binaların görüntülerini istemiş olması ve setlerin gerçeğe en yakın şekilde kurulmuş olması etkileyici. Bu zorunluluktan doğan mahçubiyeti hem bir açıklama metniyle hem de filmin finalindeki bir meta sahneyle samimi bir şekilde paylaşmak da öyle...
45. İstanbul Film Festivali’nde ödüller

İstanbul Film Festivali’nin büyük ödülü Altın Lale’yi Memory of Princess Mumbi filmiyle Damien Hauser kazandı. | Fotoğraf: Mete Kaan Özdilek
Altın Lale Yarışması
En İyi Film: Memory of Princess Mumbi (yön. Damien Hauser)
Jüri Özel Ödülü: Resurrection (yön. Bi Gan)
En İyi Yönetmen: Lise Akoka ve Romane Gueret (Summer Beats)
En İyi Senaryo: Markus Schleinzer ve Alexander Brom (Rose)
En İyi Kadın Oyuncu: İnci Sefa Cingöz (Karanlıkta Islık Çalanlar)
En İyi Erkek Oyuncu: Kemal Burak Alper (Ölü Köpekler Isırmaz)
Mansiyon: Hen (yön. György Pálfi)
Yeni Bakışlar
Seyfi Teoman En İyi Film Ödülü: 32 Metre (yön. Morteza Atabaki)
En İyi Senaryo: Ziya Demirel ve Yusuf Tan Demirel (En Güzel Cenaze Şarkıları)
En İyi Kadın Oyuncu: Esra Dermancıoğlu (En Güzel Cenaze Şarkıları)
En İyi Erkek Oyuncu: Burak Dakak (Annem Hakkında)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Çağdaş Ekin Şişman (En Güzel Cenaze Şarkıları)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Özer Keçeciedir (En Güzel Cenaze Şarkıları)
En İyi Kurgu: Morteza Atabaki (32 Metre)
En İyi Müzik: Efe Demiral (İsimsiz Eserler Mezarlığı)
En İyi Görüntü Yönetmeni: Reşat Okan Candemir (Keçi501)
En İyi Sanat Yönetmeni: Elif Öner (İsimsiz Eserler Mezarlığı)
Kısa Film Yarışması:
En İyi Kısa Film: Yerçekimi (yön. Dalya Keleş)
Mansiyon: Aşk ve Diğerleri (yön. Berna Sitera Değirmen)
Bağımsız Ödüller:
FIPRESCI Ödülü: Rose of Nevada (yön. Mark Jenkin)
SİYAD En İyi Film Ödülü: İsimsiz Eserler Mezarlığı (yön. Melik Kuru)
Film-Yön En İyi Yönetmen Ödülü: Sunay Terzioğlu (Bağlar, Kökler ve Tutkular)
BSB En İyi Belgesel Ödülü: 2m2 (yön. Volkan Üce)
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Emre Eminoğlu
Sinema, kültür, sanat yazarı ve editör. 2021’den beri sinema editörlüğünü üstlendiği Aposto başta olmak üzere çeşitli dijital ve basılı yayınlarda sinema yazıları yazmaya, röportajlar yapmaya ve podcast'ler üretmeye devam ediyor.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Kitapların mevsimleri vardır. Ya da mevsimlerin kitapları. Yağmurlu bir sonbahar günü elimiz istemsizce hüzünlü kitaplara gider. Selim İleri’nin "Her Gece Bodrum"uyla yazlıktan döneriz, günlerimiz yavaş yavaş "Aylak Adam"ın gri gökyüzüyle boyanır. Peki yazın sıcak günlerinde ne okuruz? Bir kitabı yaz kitabı yapan nedir? Hangi kitaplar denizden gelen esintiyle yaprakları çevrilsin ister?

Pink Martini, 22 Temmuz’da bir kez daha Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne alacak. “Üsküdar’a Gider İken” ve “Aşkım Bahardı” şarkılarına albümlerinde yer veren ve Türkiye ile güçlü bağları olan gruptan Storm Large ile biraraya geldik.

Sanat tarihçi İnci Aydın’ın hazırladığı uzun soluklu bir araştırmaya dayanan, "Renklerin Diyojen’i: Ressam Agop Arad" isimli kitap, Aras Yayıncılık tarafından Mayıs ayında yayımlandı. Kitabın editörlerinden Betül Bakırcı ile 1940’lı yılların kültürel ve politik ikliminde Agop Arad’ın hayat yolculuğu; ressam, grafiker ve gazeteci kimlikleri ve bugün onun arşiviyle karşılaşmanın anlamı üzerine konuştuk.
13 Tem 2026

Sepultura, Brezilya’dan çıkıp dünyada metal müziğe en büyük katkıyı yapan gruplardan biri olarak Latin Amerika’nın köklerine sadık müziğini de bizlere tanıttı. 12 Temmuz'da Pantera’dan önce sahne alacak Cavalera Kardeşler'den Max Cavalera’yla konuştuk.

25 adaylıkla "The Pitt"in öne çıktığı 78. Primetime Emmy Ödülleri aday listesinde Apple TV'nin yükselişi ve çeşitliliğin azalışı dikkat çekiyor.





