Hiçbir şey yapmamanın ilkeleri


The Irish Spirit’le İrlanda ruhunun merkezine yolculuk: Dublin İrlanda’nın serin havasını apéro satırları arasında estirmeye niyetlenince The Irish Spirit davetimizi kırmıyor; karamel, meşe ve baharat kokularının duyuları ziyaret ettiği Dublin’de bizi bir gezintiye çıkarıyor. Dublin The Irish Spirit , elbette Bow Street üzerinde yer alan ve 1780’den bu yana dünyanın en iyisi olarak görülen damıtım tesisinin özel turuyla geziye başlamayı öneriyor. Geçmişin ve kalitenin tadına vardıktan sonra, renkli kapılar ve asi sprey darbelerine ev sahipliği yapan duvarların arasında gezinirken minik bir mola için Dublin’in en eski kafesi Bewley’s 'e uğramanızı, dondurma tutkunuysanız Murphy’s 'e bir selam vererek Irish Cream ’li dondurmasını denemenizi tavsiye ediyor. Dünyanın en popüler graffiti alanlarından biri olan Windmill Lane Studios yanındaki duvara yakından bir göz atmakta ise fayda var. Hem gündüzü hem gecesiyle ziyaretçilerini oldukça mutlu eden Dublin’de, 800 yıllık geçmişe sahip Dublin Kalesi ve Aziz Patrik’i ziyaret edebileceğiniz St. Patrick’s Katedrali ’yle tarihî bir tur yapabilir, güzel kareler için Ha’penny Köprüsü ’ne özellikle gün batımına yakın uğrayabilirsiniz. Günün sonunda The Irish Spirit , Temple Bar mahallesine doğru süzülmenizi ve hem İrlanda’nın coşkulu ruhuha kapılmak hem de geleneksel İrlanda müziğine kulak vermek üzere bölgede yer alan birçok lokal pub’dan birinde gününüzü taçlandırmanızı diliyor. Doğanın keyfini çıkarmak ve lokallerle buluşmak için St. Stephen’s Green ve Phoenix Parkı ’nda zaman geçirmenizi veya Dublin’den yalnızca 90 km uzaklaşarak Cork Midleton’ın yemyeşil alanı üzerinde konumlanan ana damıtım evinde yeşilin ve 200 yılı aşkın kalitenin tadına varmanızı öneriyor. Dublin’in serin ve neşeli havasını uzaklara gitmeden tatmak isterseniz The Irish Spirit ’i ziyaret edebilirsiniz.
Daha fazlasını öğren →
Fotoğraflar: Hüseyin Genç
Pancarlar tuza gömülsün. Fransız fasulyesi, kabak, bamya, soğan 200 derecede 5-10 dakika fırınlansın. Bayat ekmekten panzanella, belki şeker niyetine de yarım ızgara şeftali. Bolca taze yeşillik, kararında yoğun aromalı vinaigrette. Kimyon, kişniş tohumları, taze kekik, karabiber; baharatı bol olsun. Acısı hardaldan, asiditesi elma sirkesinden; tüm bunlar da Üç Elma’dan.
Orta Anadolu'nun kuzeyinde, Kızılırmak’la Batı Karadeniz arasında Çankırı’nın Doğanbey köyünde. Keziban ve Hüseyin Genç aile yadigârı evlerinin dededen kalma bahçesinde yine dededen öğrendikleri usulde doğal tarım yöntemiyle patatesten soğana, elmadan sarımsağa ürünler yetiştiriyorlar. 2000’lerin başında ziyaretlerine gelen Ukraynalı öğretmen arkadaşlarının Hüseyin (Genç) Bey’in arazideki pratiklerini farketmesi ve bunu daha planlı ve sistematik bir şekilde yapabileceğinden bahsetmesiyle “hiçbir şey yapmama” metodu olarak da bilinen Japon tarım felsefesi Fukuoka’yla tanışıyorlar. Yöntemi geliştiren çiftçi ve filozof Masanobu Fukuoka Ekin Sapı Devrimi kitabında hiçbir şey yapmama tarımına geçiş sürecinden şöyle bahsediyor: “Bir yöntem geliştirmenin normal yolu ‘bunu denesek nasıl olur?’ ya da ‘şunu denesek nasıl olur?’ diye sormak ve peşpeşe çeşitli teknikler denemektir. Benim düşünme şeklim ve yöntemim bunun tam tersiydi: ‘Bunu yapmasak nasıl olur? Şunu yapmasak nasıl olur?’ En sonunda gerçekten gerekli olan çok az tarım uygulaması olduğu sonucuna vardım.”
Kendi hâlinde iyileşme: Fukuoka
Üç Elma’da benimsenen felsefe Fukuoka toprağın iyileştirilmesi ve insan ruhunun arınmasını aynı süreç olarak görüp bu sürecin gerçekleşebileceği bir yaşam ve tarım şekli öneriyor.
Müdahale etmeyip bütünü bozmadan sadece destek olarak doğanın sistemini sürdürmesi sağlamayı. Hüseyin Bey, çiftlikte bunu nasıl uyguladıklarını anlatıyor: “Fukuoka’yla toprağı işlemeyi en aza indirdik; yabancı ot mücadelesi ve çapalamayı bıraktık, bağda sadece budama yapıyoruz. Fukuoka’da bahçeden sadece ürünler çıkar; geriye kalan odun parçaları, ağaç kabukları, ekin saplarının tamamını ağaçların dibine bırakıyoruz. Burada amacımız topraktan geleni tekrar ona verip kendi döngüsünü sürdürmesi için gereken besin kaynağını sunarak dışarıdan gelecek herhangi bir kimyasala ihtiyacı kalmamasını sağlamak.”

Atalık üveyik başakları
Toprağın Fukuoka’ya adaptasyonu için gereken süre en az 3 yıl. Hüseyin Bey, çiftliği Üç Elma’da yıllardır yaptığı bu uygulama sayesinde toprağının yapısını “pamuk gibi” diye tanımlıyor. Müdahale görmeyen ağaçlığı çeşit çeşit börtü böcekler, arılar, kelebekler ve solucanlar kurtarılmış bölge olarak kabul edip kendi tanımıyla; küçük bir tabiat parkına dönüştürüyor. Canlılar arasında oluşan bu ortak yaşam sebebiyle de tarım zehirleri kullanma ihtiyacı ortadan kalkıyor. Hüseyin Bey, bu durumu bir örnekle açıklıyor: “Normal şartlarda elma iç kurduyla mücadele için ilaçlar kullanılır, oysa ki bir dalda 10 elma olduğunda ağaç taşıyamıyor ve kurt gelip 2-3 tanesinin özünü tüketerek daldaki yükü hafifletiyor. Ağaçtaki organik madde de yeterli sayıda elmayı besleyebilecek hâle geliyor. Ama bu kurtlar öldürülürse artan elma sayısıyla ağacın taşıyabileceği eşik aşılıyor; hem hastalıklar artıyor hem de ağaç meyvelerin tamamını beslemeye yetişemiyor ve meyvenin kalitesi düşüyor. Bunu bir annenin aynı anda tek çocuğa bakmasıyla 5 çocuğa bakması mantığında düşünebiliriz.”
“Üveyik buğdayının geçmişine baktığımda besleyiciliği ve bulunduğu toprağa gösterdiği uyumla 1700-1800’lü yıllarda Almanya’nın Leipzeig kentinde yapılan gıda yarışmasında birincilik aldığına dair kayıtlar olduğunu gördüm.”
Toprak altında farkında olmadığımız kocaman bir ekosistem var. Fukuoka prensiplerince toprağa herhangi bir müdahalede bulunulmadığı için hem sahip olduğu organik madde miktarı açısından zenginleşmesi sağlanıyor hem de toprağın içindeki canlılarla kendi ekosistemini sürdürmesine izin veriliyor. Böylelikle toprakaltındaki görmediğimiz solucanlar ve böcekler sert toprağı yumuşatıp bitkiye su yolu hazırlarken oluşan küçük bitkiler nemi tutuyor. O bölgenin koşullarına adapte olmuş, bulunduğu coğrafyanın soğuğuna ve susuzluğuna alışmış tohumlar kullanılınca da zenginleşen toprak çok daha az suyla ıslanabilecek hâle geliyor. Bu yöntem iklim değişikliğinin en ciddi sorunlarından kuraklıkla mücadelede de çiftçiye büyük fayda sağlıyor. Hüseyin Bey hassas bir noktaya değiniyor: “Bu süreçler coğrafya temel alınarak yürütülmeli; bölgenin toprak yapısı, hangi tarihlerde nelerin yetiştiği gibi konular önceliklendirilmeli. Çünkü bu üretimi ancak o bölgeyi yurt edinmiş tohumlarla yapabilirsin. İnsan gibi düşün; ait olduğu yerde daha verimli ve mutlu olurlar. Ayrıca arazileri birbirine yakın üreticilerin benzer metodu benimsemesi de yine topraktaki organik madde miktarını desteklemesi açısından önemli.”
Hüseyin Bey’in bölgesel kalkınma ve tarıma olan ilgisi Fukuoka’yla sınırlı kalmıyor elbet. Etrafındaki diğer üreticilerin modern tarım teknikleriyle modern buğdaya yönelmesinden duyduğu rahatsızlıkla atalık tohum üveyiğin peşine düşüyor: “Üveyik buğdayını civar köylerden birinde bulduğumda yok olmak üzereydi. Konuya ağırlık verip buğdayın geçmişine baktığımda besleyiciliği ve bulunduğu toprağa gösterdiği uyumla 1700-1800’lü yıllarda Almanya’nın Leipzeig kentinde yapılan gıda yarışmasında birincilik aldığına dair kayıtlar olduğunu gördüm.” Devamındaysa Anadolu’yu çok uzun yıllardır kendine yurt edinmiş bu ürünün yaşamasını şahsi mesele olarak benimseyip tohumları Maraş, Edirne ve Kırşehir’deki üreticilere de göndererek desteklemeye çalışıyor.

Topraktan şişeye; her aşamada gösterilen özen
Elmadan sirkeye
Sohbeti biraz geriye sarıyor, Fukuoka öncesi yaşanan bir hikâyeden konuşuyoruz. 2000’ler civarı Hüseyin Bey hasat ettiği 11 ton Amasya elmasını ne yapacağını düşünürken hepsini kamyona yükleyip Tosya’daki elma suyu fabrikasına götürmeye karar veriyor fakat fabrikanın elmalara biçtiği değer ne işçi maliyetini ne de yol parasını karşılamayınca malzemesini katma değerli ürüne nasıl çevirebileceğine kafa yoruyor; en verimli ve kestirme yol olan sirke yapmaya karar veriyor. 2000 ile 2009 yılları arası en iyi sirkenin nasıl yapılacağının altyapı çalışmalarıyla geçiyor; Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nden Prof. Nihat Aktan ve Ege Üniversitesi’nde gıda teknolojisi alanında çalışmalarını sürdüren Prof. Hatice Kalkan’la görüşmelerini aktarıyor: “Nihat Hoca’ya meramımı anlatınca maddi durumumun teknolojiden faydalanmaya elverişsiz olması sebebiyle doğal yöntemlere eğilmemi önerdi. Aile içi üretim yapacağımız için bize de mantıklı geldi.”
“Kolektif şekilde bilinçli üretim ve tüketimle kendi cennetimizi yeryüzünde sağlayabiliriz.”
O dönemler nasıl başlamalı, kimlerle iletişim kurmalı diye düşünürken yolları Mehmet Gürs ve Tangör Tan’la kesişiyor. Hem süreci oturtmasına hem de ürünlerinin tanınırlığına epey katkıları olduğunu anlatıyor. Sirke tamam da bütün fermente ürünlerini meşe fıçıda yapmaya nasıl karar verdin ve nereden buluyorsun bu fıçıları diye sorduğumda “Kaliteli topraktan elde ettiğimiz kaliteli meyvelerle zengin aromalı iyi sirke yapmak için en iyi yöntem meşe fıçı kullanmaktı. Fakat memleketteki zanaatkar eksikliği sebebiyle sirkeyi işleyecek fıçı bulmak her geçen gün zorlaşıyor. Üretimde altyapı kolektif olmalı; ben doğru tarım uygulamalarıyla meyve yetiştirirken diğeri ormanları yok etmeden fıçı yapacak ki birbirimizi tamamlayabilelim. Fransa 1700’lü yıllarda fıçı yapabilmek için meşe ormanları kurmuş. Bizdeyse ağaçlar sadece kesilip satılıyor. Yapılan ağaçlandırmalardaysa coğrafyanın özelliklerine uygun olmayan, çam gibi yangın çıkarmaya meyilli türler dikiliyor. Tam ve doğru gıda bütüncül olmalı, tüm bireyler optimum bilinçle hareket etmeli.” şeklinde yanıtlıyor.
Üç Elma Doğal Tarım resmî olarak ticari bir işletme fakat Genç ailesi günümüz hırslarından oldukça uzak. Tarımsal üretim metodu olarak benimsedikleri Fukuoka’yı doğayla bütünleşik mutlu bir yaşam olarak yorumluyorlar. Hüseyin Bey, hayattaki en büyük keyfinin tarlasına gidince toprağını sevip konuşmak olduğundan gülümseyerek bahsediyor. Geleceğe dair hayaliyse nehre uzanıp su içebilmek: “Nehirdeki suyun içme suyu kadar temiz olduğunu düşünebildiğimiz takdirde oradan ne faydalar sağlayabiliriz, bir düşünsene. Umutluyum, insanlığın aklı başına gelecek. Kolektif şekilde bilinçli üretim ve tüketimle kendi cennetimizi yeryüzünde sağlayabiliriz.”
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
NEREDE YAYIMLANDI?
Üçü de başkalarının yediğine kara sürmeyenlerin başına. Bu hafta apéro’da; Çankırılı Hüseyin’in Japon Fukuoka’dan aldığı ilham, toprağın gücüyle tarımsal ve kültürel dönüşüme öncülük edenlerin hikâyesi.
12 Nis 2023

YAZARLAR

Reyhan Ülker
İstanbul Bilgi Üniversitesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları bölümü mezunu Reyhan, üniversite hayatı boyunca Mikla ve Ruhun Doysun başta olmak üzere şef Mehmet Gürs’ün çeşitli projelerinde yer aldı. Kopenhag'ta bulunan Noma’da tamamladığı staj programının ardından odağını "yemek hikayeleri"ne çevirmeye karar verdi. 2022 yılı Kasım ayından beri Aposto’da yemek editörlüğü yapıyor.

apéro
İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.
İLGİLİ OKUMALAR
Türkiye'de kahvaltı hiçbir zaman yalnızca günün ilk öğünü olmadı. Ailelerin, dostlukların ve gündelik hayatın etrafında şekillenen bu kültür, Erenköy'deki Mehmet Ali Paşa Köşkü'nde bulunan Ethem Efendi Kahvaltı'yla geçmişi ve bugünü aynı sofrada buluşturuyor.
11 Tem 2026

Londra’da Türk mutfağı artık yalnızca kebapçılar ve mahalle restoranlarından ibaret değil. Şehrin merkezinde açılan yeni nesil restoranlar, sokak lezzetlerini yeniden yorumlayan girişimler ve farklı kitlelerle kurulan yeni ilişkiler, mutfağın görünürlüğünü ve algısını değiştiriyor. Soho’dan Dalston’a uzanan bu rota, Türk mutfağının Londra gastronomi sahnesindeki yerini takip ediyor.
04 Tem 2026

Beyoğlu’nun, ahşap dokulu ve minimalist atmosferiyle öne çıkan Uzak Doğu etkili restoranı Hona'dayız. Hona, şef Ansar Kemaloğlu’nun ailesinin sürgün edildiği köyün adı. Özbekistan’da geçen çocukluk yılları, Uzak Doğu mutfaklarıyla kurulan erken temas, Türk mutfağına yöneliş ve Uygur mutfağında başlayan profesyonel deneyim, bugün Hona’yı şekillendiren fikrin temelini oluşturuyor.

Ege kıyıları ve İstanbul Boğazı boyunca uzanan beş restorana konuk olduk. Her biri denizle kurulan ilişkiyi farklı yorumlarla ele alıyor. Kimi mevsime teslim olup günlük avın peşinden gidiyor, kimi ocakbaşını esintili bir Bodrum akşamına taşıyor, kimi ise köklü aile hikayelerini aynı bahçede yaşatıyor. Ortak noktaları ise ürünün kendisine duyulan güven ve ortak kurulan sofralar.
20 Haz 2026

Punch denince akla genellikle alkollü içecekler gelse de bu tarif, narenciye, çay ve baharat notalarının öne çıktığı alkolsüz bir yorum sunuyor. İsli karakteriyle öne çıkan Lapsang Souchong çayı, limon ve portakal kabuklarından hazırlanan oleo-saccharum ile birleşirken; tonik ve soda suyu karışıma ferahlatıcı bir canlılık kazandırıyor. Önceden hazırlanan soğuk demleme çay sayesinde derin aromalara sahip bu punch, kalabalık davetler için ideal.
20 Haz 2026





