Ayça Çakmak'tan 'Ölümün Elinden Kurtarılan Şeyler': Çakışan doğruların romanı

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Ayça Çakmak, ilk romanı Ölümün Elinden Kurtarılan Şeyler'de okurunu hayat ve ölümü, empati duygusunu, doğru ile yanlış arasındaki ince çizgiyi düşünmeye davet ediyor. Yola değil, yolculuğa odaklanmak gerektiğini vurgulayan yazar romanının misyonunu şöyle açıklıyor:
"Bu romanın bir noktadan geçen farklı doğrulara, empatiye dikkat çekesi var. Ama en çok tarihe not düşme, altı çizilmiş satırlar bırakma derdi var. İşte bunlar, ölümün elinden kurtarılmış şeyler olacaklar."
Öyküleri ve kurgu dışı yazılarıyla tanıdığımız Ayça Çakmak, lisans eğitimini ekonometri alanında yaptı. Yıllar içinde bir süre reklam metni yazarlığı yapan Çakmak'ın, 2019 yılında yayımladığı ilk kitabı Yeniden Doğsam: Aynı Yolda Yürür Müyüm, kısa söyleşilerden oluşuyordu.
Yazar, ilk kitabını yazma nedenini açıklarken hayatın önemli meselelerine dair ince ve zarif vurgular yapıyordu:
"Nasıl oluyor da bazılarımız çok sevdiği, kendini bulduğu ve gerçekleştirdiği alanlarda ilerlemeye dair her türlü cesareti ve sebatı gösterebilirken, dolayısıyla mutlu azınlığı yaratırken, yani sevdiği şeyi yaparken, büyük çoğunluğumuz ise günü kurtarmaya, hayatı idame ettirmeye ve becerebilirsek yaptığımız şeyi sevmeye çalışarak yaşıyoruz?"
Ölümün Elinden Kurtarılan Şeyler de bu duyarlılık ekseninde kurgulanmış bir roman. İyiler, kötüler, hayatın doğru ve etik tarafında duranlarla sahtekarları dinamik bir öyküde buluşturuyor yazar. Bir bakıma kahramanı Doktor Parla üzerinden modern hayatın kakafonisi içerisinde farklı köşelere savrulmuş bireylerin bocalamalarına dikkatimizi çekiyor.
Yazarla ilk romanını konuşurken akıp giden zamanı, empatiyi, birey ve inanç ilişkisini irdeledik.
Romanınızın başında bir Emily Dickinson dörtlüğü var: "Bir kelime öldü derler / Söylendiği gün / Bense derim ki /O gün yaşamaya başlar." Şiirin esiniyle ben de size sözlerle ilişkinizi, ilk romanınızı yazdıran temel düşünceyi sorayım.
Emily Dickinson’ın o şiiri ilk olarak on yaşındayken okuyup vurularak bunca yıl avucumda tutarak yaşadığım bir şiir. İlk romanımı yazdıran temel bir düşünce ya da hissiyat yok. Bir roman yazacağımı bilerek yaşadım. Dün, bugün, yarın diye zamanlamadan, isteyerek yazdım. Ama ne var ki, eğer ilk romanımda böyle bir konu seçtiysem sebebi anneliğimdir. Anne olunca anlarsın lafının bir ton pamukla dolu daimi bir kaygı yumağı olduğunu öğrenmenin sonucudur bu roman.
Annelikle yazarlık ilintisini biraz daha açar mısınız?
Anneliği yaşamadan önce insan kendini hayatının direksiyonunda sanıyor; doğru ya da yanlış, bu görüş gençlikte daha da belirgin bir egemenlik duygusuyla körükleniyor. Çocuk sahibi olunca ise kendi direksiyonunu kenara koyup evladınınkinin başına geçmek, onu çarpacağı her duvardan, hatta sarsacak her kasisten kurtarmak istiyor.
İki durumun da mümkün olmadığı gerçeğiyle yüzleşmek koca evrenin bir toz zerresine denk düşen insan varlığında son derece sarsıcı bir delik açıyor. İşte o delikten de nice üfürümler geçiyor. Şöyle düşünüyorum, tek bir dua hakkım olsaydı hayatta, iyi insanlarla karşılaşmalarını dilerdim. Tekere sokulan bir çöpün bile nice hayatlar mahvedebildiğini bilmek yaşamın en zorlu duygusunu doğurup besliyor zira.
'Yazı tarihe not düşmektir'
Öykü ve şiirlerinizin farklı mecralarda yayımlıyordunuz ama roman yeni geldi. İçinizde bir geç kalmışlık duygusu var mı?
Şiir ve öykü yazmaya lise yıllarımda çoktan başlamıştım. Sonra reklam metin yazarlığı yaptığım yıllara ve ardından deneme ve köşe yazılarına uzandım. Belki de bunların hepsi bir gün roman yazmaya başlayabilmek içindi. Herhangi bir şeyden pişman olmayı bıraktığımda daha mutlu olduğumu gördüm ve buna bilinçli olarak yönelmeyi seçtim.
Daha önce bir roman yazmış olabilirdim, elbette isterdim de. Fakat demek ki yeterince istememişim; bahane üretmeye, mazeret bulmaya çalışmaya gerek yok. Ya da hayatım öyle bir akıyordu ki mümkün olmadı diyebilirim ve oturup hayıflanmadan bugünün tadını çıkarabilirim. Zira bir diğer taraftan bu sadece bugün yazabileceğim bir roman. İnsan durağan bir varlık değil neticede, sürekli bir devinim içinde yaşıyor. Algısı ve günlük süzgecinde kalanlar değişiyor.

Kitabınızın adında büyük bir hipotez ve iddia var. Sahiden ölümün elinden bir şeyleri kurtarmak mümkün mü?
Edebi bir metin ya da değil, yazdığımız her şey, ölümün elinden kurtarılmıştır. Mesela benim ailem Selanik ve Silistre göçmeni. Çok çocuklu da olmamış hiçbiri. Dallı budaklı bir soyağacımız yok yani.
En üzüldüğüm şeylerden biridir arada kaybolup giden hikayeler. Ben doğduğumda zaten yaşları ilerlemiş olan büyüklerim ben aklım erip de şunları bir not alayım diyemeden öldüler. Kalan hikayelerin de kulaktan kulağa aktarılış şekillerini fark ettiğim yine küçük sayılabilecek yaşlarımdan beri keşke her şey yazılabilseymiş diye düşünüp hayıflandım.
Yazı tarihe not düşmektir. Bunu ister bir romanla yapın, kurgu da olsun içinde yani, isterseniz bir günlük tutun.
Yazıya çok özel bir anlam atfediyorsunuz...
Yazı insan zihnine lütfedilmiş en büyük hediyedir. Kitabı yazarken adı farklıydı, yazmayı bitirene kadar da öyle kaldı. Ancak sonrasında kimse bu adı benim gibi sevmedi, benimsemedi ve benim bakış açımdan anlamadı. Demek ki yanlıştı, kendini anlatamıyordu. Sonra bu adda karar kıldım. Bir soruya da yansıdığına göre demek ki doğru yapmışım.
Adıyla bağlantılı olarak Ölümün Elinden Kurtarılan Şeyler'in bir misyonu var mı?
Elbette bu romanın da bir derdi var, bir noktadan geçen farklı doğrulara dikkat çekesi var, empatiye davet edesi var. Ama en çok tarihe not düşmeye, bugünün hızına yetişmesi mümkün olmayan hafıza için kenarı kıvrılmış sayfalar, altı çizilmiş satırlar bırakma derdi var. İşte bunlar, ölümün elinden kurtarılmış şeyler olacaklar.
Romanın prologunda Parla "Geriye dönüp bakma ihtiyacı olmayan yoktur (...) Bazen sadece hatırlamaktır bakmak..." diyor ve o bölümde yazmanın bir sorumluluk olduğunu vurguluyorsunuz.
Bu alıntı aslında kitabın adının referansı. Yine neyi, nasıl ölümün elinden kurtarabileceğimizi anlatıyor. Dolayısıyla evet, insan kişisel tarihi için bile not düşerek, yazıyla aktararak sonraki nesiller için bir sorumluluğunu yerine getirebilir.
Üstelik sadece bir yazar için değil, yaşayan her birey için katmanlı bir sorumluluk bu. "Ben kimim ki" ya da "Yaptığım sadece edebi bir eser vermektir" diyemem. Değil mi ki benim her bir kelimem ölümün elinden kurtardıklarımdır, o zaman elimden geldiğince doğru ve iyi yapmalıyım.
'Gelişme konfor değil yük getiriyor'
Kahramanınız Dr. Parla, hayatı diyalog ve monologlarla örülü, her anını soluk soluğa yaşayan bir kadın. Bir kadın yazar ve çalışan anne olarak "bu soluk soluğa yaşamak" nasıl bir şey?
Soluk soluğa yaşamak deyince kulağa çok kötü gelmiyor. Aslında günümüz dünyasının kadınlarının hemen hepsi gibi, belki biraz daha acıklı durumdayım. Kadın hep çalışmış, hep üretmiş, hep doğurmuş. Bizimle başlamadı, biz de olabilecek en kötü dönemi yaşamıyoruz sanki. İnsanlar savaşlar görmüş, evlatlarını toprağa vermiş, açlık ve sefalet çekmiş. Şimdi elimizdeki her gelişme yeni bir konfor sağlayacağına yeni bir yük olarak biniyor sırtımıza.
Nasıl?
Misal, nefes koçluğu diye bir şey var şimdilerde; nefes alma teknikleri öğretiyorlar. Bize, yani birkaç dakika soluksuz kalsa can verecek varlığa... Neden? Çünkü akıl alır gibi değil ama nefes alamıyoruz; nefes almayı unutuyoruz, atlıyoruz, sekiyoruz. Farkına varınca ya da vardırılınca sloganlarla kendimize hatırlatmaya çalışıyoruz; etrafa etiketler posterler yapıştırıp "dur bir nefes al, yavaşla, anda kal" gibi emir kipleri ile kendimizi orta hatta çekmeye çalışıyoruz.
Bugünü yaşamak daha bir zor diyorsunuz yani?
Bu dönemde çalışan, üreten, doğuran kadın olmak zor; kadın olmak zor; insan olmak zor; anne olmak zor; zamanı yettirememek zor. Hepimiz için her şey artık hep zor. Bu durumun matematiğinde hür iradenizle kurduğunuz denklemler yok. Dolayısıyla denklemin iki tarafından da zorları silip sadeleştirecek ve geri kalanla bir yol yürümeye çalışacağız.
Hatta artırıyorum, hayat her coğrafyada herkes için zor. Bütün bunlara rağmen yola değil, yolculuğa odaklanmak için olağanüstü çaba sarf ediyorum.
Ölümün Elinden Kurtulan Şeyler'de dine ve inanma biçimine dair vurgular da yapılıyor. (Elif'in söyledikleri önemli.) İnanç kaskatı bir şey midir, yoksa zamanla dönüşür mü?
İnanç elbette değişir, dönüşür çünkü insana hastır. Neticede kanıtlayamadığımız şeylere içsel olarak bağladığımız değerdir inanç. Nihayetinde bir ihtiyaçtan doğar. Aslında burada gün yüzüne çıksın ve orada kalsın istediğim şey, inancın manipüle edilmeye çok açık olan hâlinin hunharca kullanılıyor oluşudur.
Ama bu biraz da onun yapısına uygun bir şey değil mi?
Tamam ama insanların bu hassas noktasının umarsızca kullanılması düpedüz sahtekarlıktır ve suçtur. Ola ki hukuki bir suç değilse de bana göre vicdanen bir insanlık suçudur aslında.

Bu coğrafyada inanç sahibi olmak bile gerilim ve sıkıntı kaynağı. İnanıp inanmamak neden hayat boyu sıkıntı kaynağı olur ki?
İnancınız birilerinin, bir grubun ya da oluşumun işine geliyorsa, yani işine yarıyorsa siz tam da o inancınızdan sınanmak suretiyle derdest edilebiliyorsunuz. Bunlar sadece bize has durumlar da değil.
Romandaki uzun diyaloglar öykünün sahiciliğine katkı yapıyor mu?
Elbette her zaman değil. Ancak bu roman, konusu itibarıyla çokseslilik gerektiriyordu. Biz olayları sadece Parla’dan dinleseydik Parla’nın görüşleriyle çevrelenecektik. Oysa burada bir olimpik anlatıcı olmasa da Parla bir akışın içinde anlatıcıdan ziyade izlediğimiz bir başrol oyuncusu gibi kalabiliyor. Diyaloglar olayları olduğu gibi görmemizi kolaylaştırıyor. Parla’nın sıralamasıyla fakat sahne sahne, dolayısıyla bizim kanaat geliştirmemize daha elverişli bir hâlde okuduğumuz bir hikaye.
Bir bakıma haklısınız. Hayatı gerçeğe daha yakın hâliyle yansıtabilmek için diyaloglarla ilerlemeyi tercih ettim.
'Hayat denkleminin parametreleri'
Kahramanınız Dr. Parla'yı siz nasıl görüyorsunuz? Nasıl biri ve uğruna savaştığı şeyler ne?
Bence Parla’nın derdi, hangi noktaya kadar kendi kalabileceğine dair duyduğu endişe. Ne kadar kendini tutabilir, bazen hiç ummadığı şeylerin göbeğine düştüğünde ne kadar kendini kendi yapan değerlerine bağlı kalabilir, ne olursa geri adım atar, tükürdüğünü yalar, ne olursa tüm gemileri yakar?
Onunla birlikte düşündüğümüz pek çok şey, aslında bizim kendi hayatlarımız için de birer sorun alanı.
Hem de nasıl... Mesela, dönüşmek veya değişmek ne kadar acıtır... Hangi evrede bunlara rağmen değerlerini yitirmeden hayata devam edilebilir? Hayattaki her rolümüzde gerçekten bambaşka ihtiyaçlara cevap vermek durumunda kalabiliriz. Buna rağmen ana eksenimizden sapmadığımız, çizgimizden çıkmadığımız bir hayatı sürdürmek mümkün olabilir mi? Böyle sabit ve değişken değerleri olan hayat denkleminin parametreleri için insan önceden neler yapabilir? Hazırlıksız yakalanmamak için, insanın hangi değerlerini korumayı öncelemesi gerekir? Yoksa biliyoruz ki, hayatta herkesin başına her şey gelebilir, kısa çöpü her an herkes çekebilir.
Yola çıkmış yeni bir kitap fikri var mı?
Bu romana noktayı koyduğum gün, yeni romanın ilk iki sayfasını yazmıştım zaten. İstanbul’da ve İstanbul’la geçen bir roman olacak. Belki bir novela, kim bilir!
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Soner Can
Gazetelerin hafta sonu eklerinde, kültür-sanat servislerinde uzun yıllar haberci, yönetici ve yazar olarak çalıştı. Halen sanat edebiyat dergileri için yazarlarla söyleşiler yapıyor, okunmaya değer kitaplara dair yazılar yazıyor.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
M. Enes Özel, bir hayli aktif kullandığı Instagram hesabında kendisini "Psikiyatri uzmanı. Kalan her şeyin amatörü, talihli ucube, falsolu kul" olarak takdim ediyor. Özel ile yeni kitabı "Normal" ve farklı kuşakların normali algılama biçimleri üzerine konuştuk.

Nathan Fielder ve Lance Oppenheim imzalı Elizabeth Holmes belgeseli "You Can See Everything", son yılların en tuhaf ve katmanlı filmlerinden biri. Filmde herkesin, Nathan dahil, farklı yansımalarını görüyoruz; hem kendilerini gördükleri gibi, hem herkesin onları gördüğü gibi, hem de bizim onları gördüğümüz gibi. Bu ayna labirentinde herkes, herkesi, izleyiciye oynuyor. Ve izliyor.

24-31 Ekim tarihleri arasında düzenlenen 63. Antalya Altın Portakal Film Festivali, yarışma seçkisi ve Film Forum etrafındaki tartışmalarla Türkiye sinemasının bugününü, geleceğini ve festivalin prestij iddiasını sorgulamaya açtı.

"Norm: The Tale of Norm Macdonald" bazen tanıdık görüntülerin rahatlığına fazla güveniyor, bazı güç soruların üzerinde daha uzun durabilecekken yeni bir şakaya geçiyor. Yine de Norm’la vakit geçirme duygusunu yakalıyor.

İlki 2006'da düzenlenen Sinopale, yirmi yılda Türkiye’nin en uzun soluklu bağımsız sanat oluşumlarından birine dönüştü. Bienalin kurucuları, küratörleri ve sanatçılarıyla 10. edisyon vesilesiyle biraraya gelerek Sinopale’nin kentle kurduğu ilişkiyi ve yerel bilginin çağdaş sanatla buluşma biçimlerini konuştuk.




