AI çağında ‘founder’ olmak: Gerçekte ne değişti?

Paretoİş dünyasından içgörü, sektör analizleri ve gelecek öngörüleri her pazartesi ve perşembe e-posta kutunuzda.
LinkedIn akışınızı son altı ay içinde kontrol ettiyseniz şu cümleler size tanıdık gelecek: "48 saatte SaaS (hizmet olarak yazılım) çıkardım", "Tek satır kod yazmadan ilk uygulamamı yaptım", “Ayda 10 bin dolar kazanıyorum, işte kullandığım beş yapay zeka ürünü"...
- Altında da artık standart hâle gelen o unvan: “Founder.”
Bir hafta sonunda ürün çıkaran, Pazartesi sabahı ise LinkedIn profiline "founder" yazan herkesin gerçekten bir şey kurmuş olması gerekmiyor artık. Bir zamanlar ekip kurmuş, para toplamış ve aylarca bir şeyin peşinden koşmuş insanların kullandığı bu unvan, bugün Lovable'da bir gününü geçiren herkesin profilinde duruyor. Bunu küçümsemek için yazmıyorum. Tam tersine gerçekten muazzam bir şey oldu. Cursor, v0, Replit, Lovable derken beş yıl önce bir geliştirici ekibi ve aylarca emek isteyen ürünleri, bugün tek bir kişi bir yarım günde ayağa kaldırabiliyor.
Yanlış anlamayın; ekip olarak biz de Collabz’de tam olarak bu ürünleri kullanarak çalışıyoruz. Üretmenin maliyeti neredeyse sıfıra indi ve hız 10 katına çıktı. Fakat herkes aynı anda "founder" olunca o kelimenin işaret ettiği şey buharlaştı.
Peki herkes “founder” olduğunda kime gerçekten “founder” diyebiliriz?
‘Founder’ artık bir sinyal değil
İşin can sıkıcı tarafı bu. Normalde bir kelimenin değeri, onu taşımak için ödenen bedelle ilgilidir. "Founder" kelimesi, bir zamanlar bir şeyi anlatırdı. Bu kişi gerçek bir engeli aşmış, riske girmiş ve kolay olmayan bir şeyi başlatmış diye düşünürdük. Bu bariyer ortadan kalkınca kelimenin işaret ettiği başarı da ortadan kalktı.
- Bu, elbette kimsenin kendisine “founder” demesini yanlış kılmaz. Ama artık o unvanın kendisi, hiçbir şeyin garantisi değil. Yeni sinyal başka bir yerde: Müşterin var mı? Kaç aydır seninle birlikte çalışıyorlar? Para ödüyorlar mı?
Bir hafta sonunda bir ürün çıkarmış olmak, tabi ki bir başlangıç noktası ve hâlâ çok takdir edilesi bir konu. Ama artık bu, kimseyi diğerlerinden ayıran bir başarı değil.
Başarı kriterleri: Bir zamanlar bir kurucunun başarı karnesi iki rakamla yazılırdı: Ne kadar yatırım aldığı ve ekibinde kaç kişinin çalıştığı. "X milyon dolar topladık" ve "Ekibimiz 50 kişiye ulaştı" gibi cümleler, başarının ana ölçütü kabul edilirdi. Oysa ikisi de aslında başarı değil, birer maliyet kalemiydi.
Yapay zeka, bu tabloyu baş aşağı çevirdi. Bugün tek bir kişi, beş yıl önce koca bir ekibin aylarca uğraştığı işi tek başına çıkarabiliyor. İnanılmaz verimli çalışabilir bir hâle geldik. O yüzden artık asıl etkileyici soru, "Ne kadar verimlisin?" ve "Maliyetlerini küçük tutarak ne kadar büyük bir iş çıkardın?"
- Az kişiyle, az sermayeyle, yüksek ölçekte yol alabilmek, yani küçük kalmayı bir eksiklik değil bir güç hâline getirebilmek, yeni başarı kriteri oldu.
Neyin ucuzladığını doğru tespit etmek
Burada bir adım geriye gitmekte fayda var. Çünkü yapay zekanın asıl ne yaptığını bir çoğumuz yanlış konumlandırıyor.
Yapay zeka, ürün inşa etmeyi ucuzlattı. Yani bir fikri çalışan bir yazılıma dönüştürme kısmını… Eskiden bu kısım, bir girişimin önündeki en büyük bariyerlerden biriydi. Yatırım alıp teknik bir ortak bulmak, yazılım ekibi kurmak, haftalarca ürünün ilk versiyonu üzerinde çalışmak, sürecin doğal aşamalarıydı. Şimdi ise o duvar artık yok denecek kadar alçaldı. Ve bugünü 25 sene önceki teknolojiyle karşılaştırırsak bir 10 senede neler yaşanacağını tahmin bile edemiyorum.
Ama bir girişimi ayakta tutan ana unsur, hiçbir zaman yalnızca ürün geliştirmek değildi. Asıl pahalı kısımlar hâlâ aynı.
1. Neyin yapılmaya değer olduğunu bilmek: Yapay zeka, size bir şeyin nasıl yapılacağını söyler ve bu konuda gerçekten çok iyi. Fakat “neyi” yapmanız gerektiğini hâlâ çok iyi bilmiyor.
Binlerce kişinin aynı araçlarla aynı AI wrapper’ı çıkardığı bir dünyada doğru problemi seçmek, eskisinden daha kıymetli. Yani bir işletmeden işletmeye SaaS ürününü bir hafta sonunda geliştirmiş olmak, kulağa çok heyecan verici gelse de “Buna gerçekten ihtiyaç var mı?” sorusunu atlamamak gerekiyor.
2. Dağıtım: Yazılımı geliştirmek bir hafta, onu insanların önüne koymak altı ay sürüyorsa o zaman aslında sizin işiniz pazarlama. Yazılım demokratik hâle gelince rekabet, üretimden çıkıp dikkat ekonomisine taşındı. Bu yüzden bir uygulamanın kaç günde çıkarıldığı kadar, kaç kullanıcısı olduğu da kritik bir soru hâline geldi.
3. Güven: Herkesin bir günde bir benzerini çıkarabileceği bir üründe "Neden seninkini kullanayım?" sorusunun cevabı, ürünün kendisi olamaz. O cevap, markada, ilişkilerinde ve itibarında saklı. İnsanlara ve markalara güven vermek ve kendi markanın altında bir topluluk oluşturmaya başlamak, her zamankinden daha değerli hâle gelmeye başladı.
4. Rekabet: Bir SaaS ürünü veya uygulamayı artık teknik bir ortak olmadan veya yüksek bütçelere gerek duymadan geliştirmeye başlıyor olmak, rekabeti inanılmaz seviyelere çıkarıyor. Bu tüketici için çok faydalı, üretici için ise gerçek bir zorluk… Zira bir reklam ajansı, pazarlama teknolojisi odaklı kendi şirket içi girişimini kurabiliyor ya da bir lastik firması elektrikli araba sürücüleri için bir mobil uygulama yayımlayabiliyor. Üstelik bu şirketler, bunu artık çok hızlı ve çok küçük bütçelerle deniyor.
Bunu daha önce de yaşadık
WordPress çıktığında herkes blogger oldu. Ama iyi yazı yazmak, yine bir bariyerdi. Shopify çıktığında herkes e-ticaret mağazası işletmecisi oldu. Ama bir markayı sevdirmek yine zordu. Benzer şekilde TikTok herkesi içerik üreticisi yaptı. Ama izlenmek yine sınırlı kişinin başarabildiği bir konu oldu.
Yani her seferinde aynı örüntü… Bir teknoloji üretimi demokratikleştiriyor. Üretim sıfıra inince ise değer, üretimin bittiği yerden başlayan her şeye; zevke, dağıtıma, güvene, dayanıklılığa taşınıyor. Yapay zekanın yaptığı da bundan farklı değil. Sadece çok daha geniş bir alanda ve çok daha hızlı yapıyor.
Günün sonunda belki de yapay zekanın bize sunduğu en dürüst şey bu: Artık "Yapabilir misin?" sorusunun arkasına saklanamıyoruz. Zira cevap herkes için "Evet". Geriye ise hep önemli olan ama çoğu zaman göz ardı ettiğimiz o üç soru kalıyor: Bu ürün var olmalı mı, birinin umrunda olacak mı ve markam bu rekabetçi ortamda hayatta kalabilecek mi?
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Paretoİş dünyasından içgörü, sektör analizleri ve gelecek öngörüleri her pazartesi ve perşembe e-posta kutunuzda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Hüseyin Kaplan
Londra merkezli girişimci. Farklı sektörlerden onlarca erken aşama girişimin içinde bulundu; bu yolculuktan edindiği gözlemleri yapay zeka, girişimcilik ve içerik pazarlaması başlıkları altında aktarıyor.

Pareto
İş dünyasından içgörü, sektör analizleri ve gelecek öngörüleri her pazartesi ve perşembe e-posta kutunuzda.
İLGİLİ OKUMALAR
Türkiye’de kurumsal dönüşüm yönetimi denince akla ilk gelen isimlerden biri olan Burhan Karaçam’ın "Değişim, İnsan, CEO" kitabı, yakın zamanda okuruyla buluştu. Yeni kitabı vesilesiyle Aposto editörleriyle biraraya gelen Karaçam, yöneticilik serüveninden çıkardığı en önemli dersleri ve geleceğin yöneticilerine tavsiyelerini paylaştı.

Yıllarca bir girişimin ciddiyetini ölçmenin en kestirme yolu ekip büyüklüğüydü. "Kaç kişisiniz?" sorusu aslında "Ne kadar gerçeksiniz?" demekti. Yapay zeka, bu denklemi sessizce bozdu. Bugün en hızlı büyüyen şirketlerin bazıları, bir toplantı odasına sığacak ekiplerle yönetiliyor. Peki küçük bir ekip nasıl büyük iş çıkarıyor ve bu modelin görünmeyen bedeli ne?

Bugüne kadar liderlikle ilgili binlerce kitap ve makale yazıldı; pek çok farklı liderlik tanımı yapıldı. Yapılan onca tanımın içinde sanırım çoğunluğun hemfikir olduğu bir açı var: Kurumsal hayatta liderlik “insanlardan en yüksek verimi alabilmekle” ilgili. Bu verimlilikte doğru sorulara odaklanmanın payı da büyük.

BYD, bu yıl Manisa’da kurmayı planladığı fabrikayı askıya aldı. Çin merkezli otomobil şirketinin hükümetle hangi şartlarda sözleşme imzaladığını bilmeyen hemen herkes, BYD Türkiye’yi linç yağmuruna tuttu. Hem hükümet yetkilileri hem BYD bu konuda sessiz kalınca “Arka planda ne oldu?” sorusunun yanıtının peşine düştük.

AB'nin Temu, Shein, Alibaba gibi Çin merkezli ucuz alışveriş sitelerinden sipariş edilen ürünlere gümrük vergisi uygulama kararıyla birlikte 150 euro altı ürünlere yönelik gümrük muafiyeti tarihe karışıyor. Türkiye ise bu tabloda hem kendi pazarını koruyan hem de AB pazarındaki ihracatçısını savunan nadir görülen bir çift taraflı konumda yer alıyor. Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV) Kalkınma Programı Direktörü Ekrem Cunedioğlu yeni kararı ve Türkiye'ye olası etkilerini değerlendirdi.




