Sadeliğe giden yollar dikenli ve taşlı olmak zorunda mı?

Paretoİş dünyasından içgörü, sektör analizleri ve gelecek öngörüleri her pazartesi ve perşembe e-posta kutunuzda.
Yurt dışında yaşadığım, ajandamın da oldukça müsait olduğu bir dönem vardı. Sağda solda ufak tefek işler kovalıyor, birilerine destek atıyor, bazen Türkiye’deki bir arkadaşımın projesine uzaktan yardım ediyordum. Elle tutulur bir iş yaptığım yoktu ancak bin parçaya bölünmüştüm ve “uyduruk” meşguliyetlerin içinde kaybolmuştum.
O günlerde en çok korktuğum soru şuydu: "Eee, ne iş yapıyorsun?" Bir ev partisinde, elinde kadehiyle bana bu soruyu sadece nezaketinden soran birine net bir cevabım olmadığı için lafı uzattıkça uzattığımı çok iyi hatırlıyorum… "Aslında danışmanlık gibi ama içerik de var, ben bir zamanlar reklam yazarıydım, İstanbul’a da uzaktan strateji desteği veriyorum, biraz da yeni mecralara vs. bakıyorum, bu dönemi araştırma dönemi gibi görüyorum..." diye debelenip durmuştum. Karşımdaki artık sıkıldığını vücut diliyle daha çok nasıl belli edebileceğini şaşırmış, sonunda muhtemelen hiç tanımadığı birine el sallayarak yanımdan uzaklaşmıştı. Daha da utanç verici olan hâlâ arkasından bir şeyler anlatmaya çalışıyor oluşumdu. “Nobody: Me…” videoları gibi…
Bugün bana ne iş yaptığım sorulduğunda iki-üç kelimeyle net bir çerçeve çizebiliyorum. Karşımdaki ayrıntı isterse saatlerce konuşuruz, istemezse havadan sudan konuşur ya da konuyu orada kapatırız.
Gürültüyü eylem sanmak
Peki, aradan geçen zamanda ne değişti? Başarıdan başarıya koştum da artık “Bırakayım işim beni anlatsın” olgunluğuna mı ulaştım? Asla. Öncelikle, kimliğim ile işimi birbirinden ayırmayı öğrendim. Unvan sahibi olmaktan çok daha değerlisinin zihnin sakin ve berrak kalabilmesi olduğunu fark ettim. Kulağa çok kolay geliyor değil mi? Keşke her alanda bunu uygulayabilmek, bilmesi kadar basit olsa…
Her şeyi fazlasıyla karmaşıklaştırmanın hem hayatı hem de üretkenliği tıkadığını sayısız defa görmedik mi? Çok düşünmek, her detaya felsefe üretmek, her değişkeni kontrol altında tutmaya çalışmak insanı dev bir düşünce labirentine hapsediyor. Aşırı düşünmek çoğu zaman eylemsizliğin ve belirsizliğin kamuflajına dönüşüyor.
Viktor Frankl, İnsanın Anlam Arayışı’nda kendi zihnimizi sürekli didikleyerek nihai bir anlam bulamayacağımızı söylüyor. Anlam, “Ben kimim, ne yapıyorum?" girdabında boğulmayı bırakıp küçük de olsa bir şeyler üretmeye odaklandığımızda ortaya çıkıyor. Zihinlerdeki sis perdesi yavaş yavaş ancak ürettikçe ve tabii ki gerçek insanlara temas ettikçe aralanıyor.
Öğrendiklerimizin esiri olmamak
Diyorum ya, istediğimiz kadar okuyalım, anlayalım… Bu yollar dikenli ve tuzaklarla dolu. En büyük tuzaklardan biri ise şu: Öğrendikçe, uzmanlaştıkça ve tecrübe biriktirdikçe özgüven ile kibrin birbirine girdiği yeni karmaşalarla tanıştırıyoruz zihni. Çok iyi bildiğimiz kavramlar, yöntemler ve kurallar bir süre sonra ayağımıza dolanmaya başlıyor. Asıl ustalık, onca birikimin ardından bildiklerimize karşı acemi kalabilme cesaretini gösterebilmekte yatıyor.
- Zen felsefesindeki Shoshin (başlangıç zihni) kavramının anlattığı tam olarak bu: Öğrendiklerimizin kibrine kapılmadan, meseleye ilk günkü merak ve yalınlıkla bakabilmek.
Hayatta huzuru ve iyi hissettiren birçok duyguyu her arayanın bulamadığı şüphesiz. Yine de bulanların yalnızca arayanlar olduğu kesin. Bu tasavvufi sözü zihnimizin tüm hallerine de uyarlayabiliriz sanki. Basitlik ve netlik, masanın başına oturup "Haydi bugün sadeleşelim" denilerek aranıp bulunamıyor belli ki.
Sadelik, mükemmelliğin en üst noktasıdır. Steve Jobs başta olmak üzere pek çok kişi bu aforizmayı Leonardo da Vinci’ye mâl ediyor. Gerçi, Da Vinci’nin defterlerinde sahiden var mı şüpheli ama kim dediyse harika söylemiş. Hatta bu sözü bir bakıma “hayatın sırrı” saymak da abartı olmaz. Bocalamadan, zihnin fazlalıklarıyla yorulup yıpranmadan o dingin hale varılmıyor. Karmaşıklığın içinde kaybolmadan asla sadeliğe erişemiyoruz. Düşünmesi bile zor, uygulaması imkansıza yakın ancak o sadelik tohumunu zihnimize ekebiliyorsak neden denemeyelim? Ekmediğimiz hangi tohum filizlenmiş ki?
Bilmek, öğrenmek ve bir alanda uzmanlaşmak insanı büyüten, zenginleştiren muazzam kazanımlar. Zaten o yollardan geçmeden, o kitapları yalayıp yutmadan, o tecrübeleri kazanmadan ne sadeliğe ne de sahici bir iç huzura varılabiliyor. Bilgiye sahip olmak bir lüks değil, bilakis bu yolculuğun en kıymetli yakıtı. Ancak asıl maharet, o bilgi ve deneyim zenginliğinin altında ezilmeden ara sıra zihne format atabilmekte. Vakti geldiğinde tüm bildiklerini usulca bir kenara bırakıp temiz bir sayfayla, ilk günkü merakla yeniden başlayabilme cesaretini gösterebilmekte…
Kurumsal dünyanın benzer sınavı: Dengeli, net ve basit olabilmek
Kişisel hayatımızda yaşadığımız bu bocalamayı bugün kurumsal dünya da birebir yaşıyor. Ancak buradaki meseleyi sadece "laf kalabalığı yapılıyor" diyerek kestirip atmak çok büyük haksızlık olur. Şirketler de neticede insan kaygılarıyla yönetiliyor. Sert bir rekabet ortamında "ya geride kalırsak", "ya kendimizi tam anlatamazsak" refleksiyle bazen her şeyi aynı anda söyleme telaşına düşüyorlar.
Burada altını çizmek gereken kritik bir denge var: İletişimi tamamen kesmek veya sessizliğe gömülmek marifet olmadığı gibi, bu devirde çoğu sektör için intihar olur. Asıl mesele, ne zaman ve neyi söyleyeceğini bilme dengesini kurabilmekte. Sayfalar dolusu misyon-vizyon metinleri ya da hedef kitlenin üzerine boca edilen jargondan ibaret mesajlar, temelde net bir öncelik belirleyememekten doğuyor. Oysa tüketici, her şeye aynı anda yetişmeye çalışan telaşlı bir ses tonu yerine, ne yaptığını iyi bilen, dengeli, net ve güvenli bir duruş arıyor.
Pazar araştırmaları da bu denge ihtiyacını ortaya koyuyor. Sevdiğim örneklerden biri, küresel marka danışmanlığı şirketi Siegel+Gale’in World’s Simplest Brands araştırması. 2023’te yayımlanan tüketici araştırmasında insanların %78’i, daha basit deneyimler ve daha anlaşılır bir iletişim sunan markaları tavsiye etmeye daha yatkın olduğunu söylüyor. %64’ü ise daha basit marka deneyimleri için daha fazla ödemeye hazır. 2026’da ABD ve Birleşik Krallık’taki B2B karar vericileriyle yapılan çalışmada da daha sade bulunan markaların doğru olanı yapacağına güvenilme olasılığı %51 daha yüksek.
- Bu rakamlar her sene biraz yukarı biraz aşağı oynuyor ancak sonuç cümlesi çok benzer: Bu çağda hedef kitlenin zihnini boş yere yormamak, marka itibarının önemli parçalarından biri.
Kelimelerin ağırlığından kurtulabilmek
Heykeltıraş Brancuşi, "Sadelik sanatta bir amaç değildir, nesnelerin gerçek anlamına yaklaştıkça, farkında olmadan sadeliğe varırsınız" demiş.
- Bir insanın “Ne iş yapıyorsun?” sorusuna iki cümleyle cevap verip daha fazlasını anlatma ihtiyacı duymamasıyla bir markanın neyi söyleyip neyi geride bırakacağını bilmesi, aynı olgunluk eşiğine işaret ediyor.
Sadelik; hiçbir şey bilmemenin getirdiği bir sığlıktan değil, aksine çok şey bilip, hepsinin ağırlığını tarttıktan sonra lüzumsuz olanları arkada bırakabilme cesaretinden geçiyor…
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Paretoİş dünyasından içgörü, sektör analizleri ve gelecek öngörüleri her pazartesi ve perşembe e-posta kutunuzda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Cem Arıdağ
UNITE Edelman Başkan Yardımcısı olarak iş hayatında sorumluluk alan Cem Arıdağ, orta öğrenimini Saint Benoit Fransız Lisesi’nde, lisans eğitimini ise İstanbul Bilgi Üniversitesi Reklamcılık Bölümü’nde tamamladı. New York Pace Üniversitesi’nde Medya ve İletişim üzerine yüksek lisans derecesi bulunmaktadır. Reklam ve kurumsal iletişim alanında çok sayıda ulusal ve uluslararası markanın stratejik süreçlerini yöneten Arıdağ, iletişimi veri ile psikolojinin kesişiminde okunan bir disiplin olarak görmektedir. İletişim deneyimini üniversitelerde verdiği derslerle genç iletişimcilere aktaran Arıdağ, akademiyle olan bağını doktora düzeyine taşımayı hedeflemektedir.

Pareto
İş dünyasından içgörü, sektör analizleri ve gelecek öngörüleri her pazartesi ve perşembe e-posta kutunuzda.
İLGİLİ OKUMALAR
Ray-Ban ve Oakley gibi popüler markaların çatı şirketi EssilorLuxottica, son dönemlerde ticari performansından çok kurucu ailenin içinde yaşanan iktidar mücadelesiyle gündeme geliyor. Şirket, yönetime duyulan güvensizlik nedeniyle son bir yılda %40’ın üzerinde değer kaybederken yatırımcılar, aile içindeki anlaşmazlıkların akıllı gözlük pazarının da büyüdüğü bir dönemde EssilorLuxottica'nın geleceğini nasıl etkileyeceğini sorguluyor.

Ekim ayında düzenlenen SAP Executive Summit Türkiye’de, “Kazanmanın Anatomisi” başlıklı oturumda Formula 1’in iki efsane pilotu David Coulthard ve Mika Häkkinen konuşmacıydı. Coulthard ve Häkkinen’i dinlemek, yarışları takip ederken düşündürdükleri bazı konuları iş dünyası açısından yeniden değerlendirmemize vesile oldu. Özellikle de teknolojiye yapılan yatırımlarla insanın gelişimine ayrılan emek arasındaki ilişkiyi…

Verileri anlık hava tahmini gibi düşünebiliriz, stratejiyi ise iklim bilgisi gibi... Yağan her yaz yağmurunda mont giymeye kalkan, kış güneşine aldanıp hemen tişörte dönen bir marka ancak hasta olur. Pazarlama ve iletişim dünyasının ihtiyacı olan, anlık sağanaklara göre her çeyrekte gardırop değiştirmek değil, mevsimin genel yönünü okuyup rotasında sağlam durabilmek.

Bir dönem önlenemez yükselişiyle teknoloji girişimleri kadar hızlı değerlenen Netflix, son dönemlerde geleneksel bir medya şirketini andıran performansıyla yatırımcılarını hayal kırıklığına uğratıyor. Platformun hit içerik üretimindeki yavaşlama, henüz belirgin biçimde bilançoya yansımamış olsa da içerik izleme alışkanlıkları ve piyasa değerine ilişkin metrikler, Netflix’in ağır ağır irtifa kaybettiğine işaret ediyor.

"Ödünç dikkat çağı" bugünlerde yeni bir şey gibi paketleniyor ama neredeyse reklamcılık kadar eski bir tartışma bu. Öte yandan viral akımlar, memler, trend sesler, influencerlar çağında araştırmalar, ödünç dikkatin kapıyı açsa da alışkanlık yaratmadığını da gösteriyor. Peki bu tartışmaların ortasında reklamcılıktan elde kalan ne? Bunun cevabı şeffaf süreçler, doğrulanabilir sonuçlar, kanıtlar ve gerçek insan emeğinde yatıyor.




