'Animals' kadrosuyla sohbet: Ayrıcalıklar ahlaki seçimlerimizi nasıl şekillendiriyor?

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Bugün Netflix kataloğuna eklenen Animals, Ben Affleck’in hem yönetmen koltuğunda oturduğu hem de başrolünü üstlendiği bir gerilim. Affleck’in özellikle Gone Baby Gone ve The Town gibi filmlerinde karşımıza çıkan sınıf farkları, insanın yetiştiği çevrenin seçimleri üzerindeki etkisi ve sevdiklerini korumakla başkalarına karşı sorumlulukları arasında yaşadığı ahlaki çatışmalar, bu kez Los Angeles’ta geçen bir hikayede biraraya geliyor.
Belediye başkanlığına aday bir politikacı ile eşi, oğullarının kaçırılmasının ardından fidye parasını bulmaya çalışırken sahip oldukları gücün, savundukları değerlerin ve birbirlerine duydukları güvenin sınırlarıyla yüzleşiyorlar.

Animals | Kaynak: Netflix
Animals’ta en çok ilgimi çeken, ırk ve etnik kimliklerin şekillendirdiği ilişkilerde güç, sınıfsal ayrıcalık ve etik sorumlulukları öne çıkarması oldu. Kerry Washington’ın canlandırdığı siyah bir kadının kendi evindeki sınıfsal önyargılarla yüzleşmesi, ayrımcılığa maruz kalmanın insanı başkalarına karşı önyargılardan muaf tutmadığını hatırlatıyor; empati ve bir insan hayatının değeri üzerine sorular ise pasaportların ve sınırların ötesine uzanıyor.
Yine de filmin iyimserliği, benim için bu tartışmanın inandırıcılığını zayıflatıyor. Affleck’in karakteri, hele ki bir politikacı olduğu düşünüldüğünde, gerçek olamayacak kadar iyi: Daha baştan, filmin onu seyircinin gözünde fazlasıyla sevimsiz kılacak bir tercihe izin vermeyeceğini hissediyoruz ve bu güvence ahlaki gerilimin keskinliğini azaltıyor. Gillian Anderson’ın soğukkanlı Dayle’ıysa hem performansıyla hem de karakterin tonuyla başka bir filmin dünyasına aitmiş gibi.
Geçen hafta filmin yıldız oyuncularla dolu kadrosundan Ben Affleck, Kerry Washington, Adriana Paz, Luis Gerardo Méndez ve Gillian Anderson’a bağlandım ve onlarla filmden hareketle önyargılar, ayrıcalıklar ve kriz anlarında empati kurmanın sınırları üzerine konuştum.

Kerry Washington, Animals | Kaynak: Netflix
Kerry, filmde Abigail, farklı ırklardan insanların oluşturduğu bir ailenin parçası olduğunun son derece farkında. Onun ırksal önyargılara dair bu farkındalığıyla kendi sınıfsal ayrıcalığı arasındaki gerilimi nasıl ele aldın?
Kerry Washington: Ben’in bu karakteri yazmış olmasını gerçekten çok seviyorum. İnsanların bana karşı ırkçı davranmasına odaklanmayan; bunun yerine, kendi evinde ve kendisi için çalışan insanlarla ilişkilerinde sınıfa dair kendi önyargılarıyla yüzleşmek zorunda kalan bir siyah kadını canlandırmak bence çok keyifliydi.
Birkaç yıl önce American Son adlı bir filmde oynadım. Film, ABD’de siyah bir çocuğun ebeveyni olmanın yarattığı yürek acısını ve bunun ne kadar tehlikeli olabileceğini ele alıyordu. Animals’ı o filmin bir devamı ya da bir sonraki bölümü gibi gördüm. Çünkü bu film şunu soruyor: Her çocuğun hayatını kendi çocuğumuzunkini düşündüğümüz kadar önemseyebilir miyiz? Her çocuğun hayatına kendi çocuğumuzunki kadar değer verebilir miyiz? Bence bu, filmin temalarından ya da sorduğu sorulardan biri.

Ben Affleck, Animals | Kaynak: Netflix
Ben, yönettiğin filmlerde sık sık ırkın ve sınıfın insanların seçimlerini nasıl şekillendirdiğini ele alıyorsun. Bu dinamikler, bu filmdeki ahlaki ikilemleri nasıl etkiledi?
Ben Affleck: Onları zenginleştirdiler, daha ilginç hâle getirdiler. Bana gerçek hissettirmeyen şeyler hakkında film yapmakta zorlanıyorum. Hem kendi cinsiyetimin ve etnik kimliğimin hem de başkalarınınkinin farkında olmak, hayatta edindiğim deneyimlerin bir parçası. Ama Kerry’nin söylediği gibi, mesele karmaşık: İnsanların kendi kişisel hikayeleri var; bir de üzerlerine dayatılan hikayeler var.
Bunu sahici hissettiren ve yalnızca benim bakış açımı paylaşanlarda değil, filmi izleyen herkeste karşılık bulabilecek bir biçimde yapmak istedim. Bunun için “Kerry, gel bunu benimle yaz. Steven, gel bunu benimle yaz” demek her zamankinden daha gerekli.
Kerry ve Steven Yeun, Los Angeles’ta Koreliler ile Afrikalı Amerikalılar arasındaki tarihsel gerilimler ve 1990’lardaki ayaklanmalar üzerine konuşurken birlikte bir sahne yazmaya karar verdiler. Bu, benim deneyim alanımın dışında kalan bir konu. Belli belirsiz bir bilgim var ama o hikayeyi yazmak için en kötü kişi ben olurdum.
Sahne doğrudan o tarihsel olaya işaret etmiyor; birbirimizi nasıl gördüğümüzü etkileyen başka şeylerin de olduğunu gösteriyor. Hepimiz önyargılar ve beklentiler taşıyoruz. Asıl zorluk, bunları sorgulamak ve kendimizi düzeltmek. Bize benzeyen insanların yanında daha güvende hissetmemiz, dışlayıcı olmamızı ya da bir hiyerarşi yaratmamızı gerektirmiyor.

Luis Gerardo Méndez ve Adriana Paz | Kaynak: Netflix
Affleck’in işbirliğine yaptığı vurgu, oyuncuların canlandırmaları istenen insanları nasıl anladığı sorusunu da gündeme getiriyor; Adriana ve Luis’e soruyorum:
Senaryoyu ilk okuduğunuzda Latin kökenli karakterlerin temsilini nasıl buldunuz? Herhangi bir değişiklik önerdiniz mi ya da kendi deneyimlerinizden bir şeyler kattınız mı?
Luis Gerardo Méndez: Çok sevdim, çünkü karakterlerimiz beyaz karaktere hizmet eden birer aksesuar gibi gelmedi. Daha çok, filmin ahlaki merkezinin bu karakterler olduğunu hissettim. Empatiye ve bir insan hayatının değerine dair asıl soruları onlar soruyor. Bunun pasaportunuzun rengiyle ya da hangi ülkeden geldiğinizle hiçbir ilgisi yok. Bu yüzden bu filmde olmak istedim..Daha önce hiçbir göçmeni, ABD’de yaşayan Meksikalı bir göçmeni canlandırmamıştım. Hep başka tür roller arıyordum. Ama bu rol, izleyiciye yönelttiği sorular nedeniyle bana son derece yerinde ve isabetli geldi. Bence bu çok önemli; özellikle de Ben Affleck ve Gillian Anderson’ın yer aldığı, bu kadar büyük bir filmde. Bu soruları gündeme getirmenin çok değerli olduğunu düşünüyorum.
Adriana Paz: Ayrıca şu dönemde böyle karakterler görmek çok önemli: Dürüst, çalışkan, güvenilir ve iyi insanlar. Burada, ABD’de yaşayan insanların büyük çoğunluğu böyle. Dünyanın her yerinde de böyle; ister Meksikalı, ister Kolombiyalı, ister başka bir yerden olsunlar. Benim için bunu yansıtmak çok önemliydi. Çünkü bazı insanlar Meksikalı ya da Latin kökenli karakterleri belirli bir biçimde gösteriyor: Suçlular, kötü adamlar, uyuşturucu satıcıları ve benzerleri olarak. Bazıları öyle olabilir ama çoğunluk değil. Çoğunluğu çok çalışkan insanlar. Ceci ve Ramón’u son derece güvenilir insanlar olarak canlandırmak benim için çok önemliydi. Abi, kendisi için en önemli şeyi, oğlunu Cecilia’ya emanet ediyor. Burada yaşanan bütün bu şeyler düşünüldüğünde, şu dönemde izleyiciye böyle karakterler gösterebilmemizin çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Luis Gerardo Méndez ve Adriana Paz | Kaynak: Netflix
İki çift de sınıfsal farklılıklarına rağmen benzer bir dehşet yaşıyor. Cecilia ve Ramón, bu ortak deneyimin daha fazla empatiye yol açacağını umuyorlar mı?
Adriana Paz: Evet. Cecilia için bu zor, çünkü onlarla çalışıyor ve ona ailenin bir parçasıymış gibi davranıyorlar. Ama sonra belki de öyle olmadığınızı fark ediyor. Böylesine uç bir durumda herkes gerçek yüzünü gösteriyor. Bu, Ramón ve Cecilia için de geçerli. Zor durumlar her zaman insanların en iyi ve en kötü yanlarını ortaya çıkarır. Bir çift olarak, kendilerinin en iyi yanlarını gösteriyorlar. Bence Abi ve Mark, içten içe Cecilia ve Ramón’a imreniyor. Çünkü Cecilia ve Ramón, onların sahip olduğu maddi olanaklara sahip olmayabilir ama birbirlerine sahipler. Bence sahip olabilecekleri en güzel şey bu.
Luis Gerardo Méndez: Filmde en büyük riskleri bizim karakterlerimiz alıyor. En az korumaya sahip olanlar onlar. Dünyanın dört bir yanında gördüğümüz bütün bu toplumsal eşitsizlikler ve adaletsizlikler düşünüldüğünde, burada, Los Angeles’ta ve ABD’de, ayrıca bugün dünyanın her yerinde milyonlarca insanın gerçeği bu.
Adriana’nın söylediği gibi, başkalarına gerçek yüzünüzü gösterme dinamiğini görmek çok ilginç. Gerçek şu: Latin kökenliyseniz ya da ABD’de doğmamış biriyseniz ve burada yaşıyorsanız, farklı davranmanız gerekiyor. Yaptığınız ve söylediğiniz her şeye çok dikkat etmeniz gerekiyor. Sizi sınırlarınıza kadar zorlayan böyle bir durumun içindeyseniz, işler çok çetrefilli hâle geliyor. Bence filmin bu kadar iyi olmasının nedeni bu. Çok iyi bir gerilim filmi, çünkü bu karakterleri çok belirli bir sınıra kadar zorluyor.
İzleyici olarak, diğer karakterlerle, yani güç, para ve nüfuz sahibi karakterlerle aynı kararları alamadıklarını görüyorsunuz. Hiçbir şeyleri yok. Yalnızca içgüdüleri ve güçleri var. Hepsi bu. Filmin adının Animals olmasının nedeni de bu, değil mi? Bence bunu ekranda görmek çok ilginç.

Animals | Kaynak: Netflix
İki çift krizi eşit olmayan konumlardan yaşarken Dayle, duruma mesleki bir mesafeyle dahil oluyor. Gillian Anderson, bu soğukkanlılığın rolü çekici kılan başlıca özelliklerden biri olduğunu söylüyor:
İnsanların hayatına en savunmasız oldukları anda giren birini canlandırmakta seni çeken neydi?
Gillian Anderson: Mesele pek insanların hayatına en savunmasız oldukları anda girmek değildi, çünkü etrafında en savunmasız anlarını yaşayan başka karakterler bulunan birçok karakteri canlandırdığımı düşünüyorum. Çoğu zaman da bu durumlarda en güçlü kişi bendim. Bu bana tanıdık gelen bir şey. Ama etrafında yaşanan bütün bu duygusal olaylara böylesine tarafsız ve duygularını belli etmeyen bir tepki veren birini canlandırmak; işte beni ilgilendiren kısım buydu. Beni asıl çeken de buydu.
Dışarıdan biri olması, Dayle’in diğer karakterlerin göremediği şeyleri görmesini sağlıyor mu?
Gillian Anderson: Kesinlikle öyle olduğunu düşünüyorum. Ama bence işini yapabilmek ve müşterilerine hizmet verebilmek için kendisini bilerek o konuma yerleştirmiş.

Gillian Anderson, Animals | Kaynak: Netflix
Dayle bence çok ürkütücü bir karakter. Irk ve güç, onun muhakemesini nasıl şekillendiriyor? Toplumsal konumları nedeniyle iki çifte farklı yaklaşıyor mu?
Gillian Anderson: Irk ve gücün onu nasıl etkilediğine gelirsek… Bir bakıma hepsine aynı şekilde davrandığını düşünüyorum. Çünkü inanç sisteminin bir parçası, durumun gerçeğine ulaşmalarına yardımcı olmak istemesi. Hayatlarının hangi alanlarında gerçeğe uygun yaşamadıklarını ya da dünyanın gerçekliğini, ırk ve güç bakımından aslında nasıl işlediğini kabul etmediklerini anlamalarını istiyor. Bir yanılsamanın parçası olduklarını anlamalarını istiyor.
Bu yanılsamadan sıyrılıp gerçeğe ulaşmalarını istiyor ki onunla gerçekten yüzleşebilsinler ve kendilerine zor soruları sorabilsinler. Bence işi, ya da kendi işi olarak gördüğü şey, kiminle konuştuğundan bağımsız olarak, duruma dahil olup o gerçekliğin özüne ulaşmalarına yardımcı olmak. Ramón ve Cecilia’yla da konuşsa, Mark ve Abi’yle de konuşsa bu böyle. Temelde, durumun gerçekte ne olduğunu görmelerini sağlayacak yolu gösteriyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Emre Eminoğlu
Sinema, kültür, sanat yazarı. 2021’den beri sinema editörlüğünü üstlendiği Aposto başta olmak üzere çeşitli dijital ve basılı yayınlarda sinema yazıları yazmaya, röportajlar yapmaya ve podcast'ler üretmeye devam ediyor. SİYAD ve FIPRESCI üyesi, Golden Globes seçmeni.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Duygularımızı düşünmekle onları ifade etmek arasında sandığımızdan daha uzun bir mesafe var. Hatta bazen düşünmek, ifade etmenin alternatifi hâline geliyor. İnsan kendi zihninde o kadar uzun zaman geçiriyor ki başkalarıyla konuşmak zorunda kalmıyor. Ergenlikte bütün bunlara bir de başkalarının ne düşündüğüne dair hassasiyet ekleniyor. Kendini ifade etmekte zorlanan ergenler için üç kitap.

Hitay Vakfı Kurucu Başkanı Emin Hitay’ın 2013’te üç sanat öğrencisini Art Basel’e götürerek başlattığı genç sanatçı destek programı, bugün sekiz ülkeden öğrencileri buluşturan uluslararası bir yarışmaya dönüştü. Emin Hitay’la bir sanatçıya ilk fırsatı vermenin ötesine nasıl geçilebileceğini, uluslararası görünürlüğün sınırlarını ve Türkiye’de gençlerin sanatsal üretimini sürdürülebilir kılmanın yollarını konuştuk.

İstanbul Modern’in yeni koleksiyon sergisi Aynı Mavinin Altında, Türkiye sanat tarihini geçmiş ve çağdaş üretimler arasında yeniden düşünmeye açılan canlı bir alan olarak ele alıyor. Serginin eş küratörleri Çelenk Bafra ve Deniz Pehlivaner ile bir müzenin sanat tarihini nasıl yeniden yazabileceğini, imkan ve olasılıkların neler olduğunu konuştuk.

Kieślowski kendisini agnostik olarak tanımlar. "Dekalog" gibi, On Emir’i doğrudan çıkış noktası alan bir eser yaratmasına rağmen Katolik öğretisini filmlerinin ahlaki otoritesine dönüştürmez. Kendi anlatımında da gördüğümüz gibi, ahlaki dünyasının oluşumunda Katoliklikten çok, bağımsız düşünme deneyimi belirleyicidir; “etik” kavramının tacı, onu hak eden krala, maneviyata iade edilir.

33. Adana Altın Koza Film Festivali’ni, ulusal yarışmanın hayal kırıklıkları, Dünya Sineması’nın güçlü filmleri ve sinemanın sınırlarını sorgulatan tartışmalarıyla ele aldık.




