Apollon ile Dionysos’un dengesi: Neden bu kadar çok caz festivali var?

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Yazı: Emin Gök
Festivaller, iyi icra edildiği noktada, ritüel coşkunun kurulu düzene zarar vermeden yaşanabileceği yerler olarak algılanabilir. Günümüzde ise şirketleşmenin, işbirliklerinin, yıl boyu süren kampanyaların ve siyasetin mesken tuttuğu bir alana dönüştü festivaller. Bahsi geçen vecd hâlini, taşkınlığı, tüm bu sarmalın içinde ifade etmeye çalışıyorlar.
Festivallere ilgi gösteren bireyler ise sayısız farklı amaca sahip: Doğru sosyal medya materyalini arayanlar, doğru deneyimi, doğru kaçışı, doğru logo bandını arayanlar ve daha birçoğu… Tek ortak noktaları, bu “doğru”larının sübjektif, kişisel ve pek tabii algısal olduğu gerçeği olsa gerek.
Festival kavramının toplumsal ve kolektif yönü gitgide arka plana itilirken, insanların festivallere yaklaşımı da bireysel hikayelerinin gölgesinde şekilleniyor. Tanımı gereği "kişilik" dediğimiz şeyin önem arz etmediği bir alanın, tamamen kişiliklere, bu kişiliklerin heyecanına ve ilgisine göre şekillendiği bu noktada, “festival” kelimesinin bu kadar rahat kullanılıyor olmasının ve her belediyenin üç festival düzenlemesinin çok da şaşkınlıkla karşılanmaması lazım sanırım.
Byung-Chul Han, Ritüellerin Yok Oluşuna Dair isimli çalışmasında, kolektif duygular ile bireysel duygular arasında kategorik bir ayrım yapar. Ona göre kolektif duygular, mesela bir cenaze/yas ritüeli, içinde nesnel bir üzüntü, ortak bir duygu barındırırken bireysel ve psikolojik duygular, gerçeklik ile bağı zayıf gelip geçici önergeler olmaktan öteye geçemez.
Neredeyse benmerkezci hezeyanlar olarak resmettiği bu psikolojik duygulanım ve bunun zamanın ruhunu domine etmesi, ona göre toplumdaki radikal bir değişikliğin emaresidir. Modern toplumun giderek artan parçalanmışlığı, toplumların duygusal ortaklığını çözerek duyguları birarada hissedilen şeyler olmaktan çıkarıp bireylerin anlık tepkilerine dönüştürür, onun tabiriyle "psikolojize" eder.
- Pazarlama dediğimiz şey de işte tam bu noktada bu kişisel duygulanımın anlık hezeyanlarını menfaati için kullanarak gürültünün içinden sıyrılmayı kendine görev biliyor; onlar ile simbiyotik bir ilişki içerisinde.
Şimdi bu ortamda, festival tanımımızın merkezine yerleştirdiğimiz o ritüel coşku hâlinin, benliğin topluluk içinde çözülme ihtimalinin, giderek daha da az imkanlı olacağını tahmin etmek zor değil. Artık festivallerin, şarabın, tiyatronun, deliliğin ve doğanın yaratıcı kudretinin tanrısı Dionysos’un maskelerle alıp veremediğinin ne olduğunu sormaya da gerek kalmadı.
Maske, bireysellikten sıyrılmanın, onu arka plana itmenin ve kolektif kaos içinde kaybolmanın bir ifadesi. Tam da bu sebeple Dionysos’a dair anlatılarda ve festivallerde bir yeri var. Fakat festival dinamiklerinin pazar odaklı işlediği, pazarın ise tamamen kişi odaklı optimize edildiği bu manzarada tanrısal olana yer kalır mı? Baştan sona tüm katılımcılarının bireysel ayrışmanın hararetinde olduğu günümüz festivallerinde Dionysos’u aramak ne kadar mümkün olabilir?
Olumlu olmaya çalışıyorum. Belki de, festivalin “töz”ü, tüm bu bireysel arayışlar ile gelen katılımcıların isteminden bağımsız olarak karşılarına çıkan şeyde yatar. Kişinin beklentisini, kendi deneyimine, isteklerine, ihtiyaçlarına, acılarına, mutluluklarına ve heveslerine bağımlı o beklentisini şaşırttığı noktada, hatta daha iyisi, yok saydığı noktada işlevini yerine getirir. Belki de bir festivalin, şu ya da bu şekilde insana içkin olan Dionysosçu güdüyü canlandırma ihtimali hep oradadır.
Bunu başarmanın ne bir kitabı ne de bir formülü olduğundan şüpheliyim. İşte tam olarak da bu sebepten, bir festivalin kurumsallaşmasının, hacim olarak büyümenin ötesinde herhangi bir sonucu olmasını olası görmüyorum. Kurumsallık, “kurmak” eyleminin süreklileşmiş biçimi olarak, kendi varlığını kuralların varlığına borçlu. Ancak kuralın getirdiği öngörü, sistemsellik ve büyüme, “yok sayma”ya giden tek yol olan doğaçlamanın belirsizliğine ve açıklığına taban tabana zıt.
Tam tersinin, yani kurumsallıktan tamamen arınmış bir festivalin sonucu da, tıpkı tüm üretim süreçlerinde olduğu gibi, olumlu olmayabilir. Kurumsallığın tasfiyesinin anarşiye denk düşmediğini not etmekle beraber, Dionysos’un ipiyle kuyuya inmenin bir tür düzensizlik ve yokoluşun kapısını aralayabileceğini hatırlatmak da makul bir uyarı olur.
Sanırım bu sebeptir, Nietzsche’yi Apollon ile Dionysos’un dengesinde bir sanatı tasavvur etmeye iten. Sonradan binbir türlü özeleştiriyle hafiften samanaltı etse de, Tragedyanın Doğuşu’nda, büyük bir hayranlıkla incelediği Sophoklean trajedide, Apollon’un ölçü ve biçim ilkesiyle Dionysos’un taşkın, bireyliği eriten kudreti arasında bir denge görür. Bizi kaybolmaktan kurtaran, ayak bastığımız zemin yok olduğunda yere düşmemizi engelleyen şey, Apollon’un çizdiği sınırlardır. Nietzsche’ye göre en yüksek sanat, bu iki ilkenin karşıtlığından değil, gerilim içindeki birliğinden doğar ve belki de bu tanrısal gerilim, insanın yaratma arzusunun pusulasını da bize teslim eder.
Bütün bunların caz ile alakası ne?
Yüzeysel cevap şudur: Bir janr olarak caz müziğin kampanyalara yem olma vakti gelmiş olabilir, sıra ondadır. Yukarıda bahsini geçirdiğim müesses nizam, kampanyaları, psikolojize olmuş deneyimleri, siyasal yankı odalarını ve büyüyen tüketimi teşvik ederken kullanıp atacağı bir trend yaratmıştır belki.
Yine de olumlu olmak istiyorum: Kampanyaların iştahını harlayan toplumsal ilginin altında, kişisel menfaatin ötesinde, kolektif bir arayışın ifade bulma ihtimali her zaman vardır. O bahsini geçirdiğimiz vecd hâli, belirsizlik, sürpriz, doğaçlama ve deneysellik arayışının, genelgeçer sanrıların ötesinde derin bir çağrı olduğu ihtimali.
- Eğer yukarıda da bahsi geçtiği gibi, bu Dionysosçu güdüyü insana içkin bir gerçek olarak kabul edersek tüm bu gürültünün ve karmaşanın içinde samimi bir arayışın vuku bulduğunu düşünmeye başlayabiliriz.
Cazın bu arayışa, bu çağrıya bir cevabı vardır. Çünkü bu saydığım özellikler, öyle olagelmiştir ki, bugün caz konserlerinde temsilini bulur. Bu müzik türünün en çok kullanılan formları ve örnekleri, katılımcılar farkında olsa da olmasa da, tıpkı tragedyalarda olduğu gibi, Apollonyen bir nizamla Dionysosçu bir serbestliğin evliliğini harika biçimde örnekler. Bu bağlamda hem tragedyanın formu hem de festival kavramı ile dip dibedir; sıkı fıkıdır; festival kavramının içini doldurmayı başarır. Kusursuz değildir fakat elimizdeki en dürüst biçimlerden biridir.
En basitinden, bir caz festivalinde en çok karşımıza çıkacak forma bakalım: Head–solo–head. Bu formun izlerini görebileceğimiz birçok janr olsa da, cazda bu yapı bir esintiden ya da bir imadan öte, bizzat müziğin taşıyıcı omurgasıdır. Burada Apolloncu, yani ölçü, oran, sınır ve biçim tanrısının temsil ettiği o rasyonel nizam; Dionysosçu, yani taşkın, içgüdüsel, kendini unutan bir serbestlikle yan yana yaşar. Bu formatta müziğin ruhu, tıpkı Nietzsche’nin sanat felsefesinde tanımladığı gibi, özgürlük ile nizam arasındaki gerilimde ifade bulur.
Önce bir müzikal fikir tanıtılır; buna ekibin tüm üyeleri sadık kalır. Muhtelif diyaloglar, küçük sapmalar yaşansa da anlatılan hikaye üzerinde ortak bir mutabakat vardır. Bu tanıtım, akıllarımıza girecek ve orada kalacak şekilde, tıpkı imgelerin ve rüyaların tanrısı Apollon’un yapacağı biçimde, bize tanıtılan dünyanın kurallı güzelliğini sunar.
Ancak bir süre sonra, o dünyanın tüm imkanlara ve olasılıklara kendini açmasıyla Dionysosçu kaos baş gösterir: Hafıza, birikim ve kurumsallık ters yüz edilir; hataların teşvik edildiği, birkaç dakika önce aynı fikri icra eden sanatçıların düşüncelerini özgürleştirmek uğruna parçalandıkları bir düzensizlik oluşur. İşte tam da bu doğaçlama hâlinde festivale dair şaşırtıcı, isimsiz, kişiliksiz, kadim ve yer yer korkutucu olan açığa çıkar. Bir tür serbest düşüş içinde, zaman kavramını yitiren müzisyen kendisini trans hâline bırakır.
Bireysel bir gösteri gibi görünen solo anının, bu Dionysosçu kayboluşa ters düştüğünü düşünenler olabilir. Oysa burada kimin kim olduğu önemli değildir; solo atan müzisyen bir pop konserindeki şovmen ya da bir televizyon dizisinde ansızın çıkan “sürpriz konuk oyuncu” değildir. O, Dionysos’un varlığını kutlayan satirdir, maenad’dır, biçimden kopup tanrısına kavuşmak isteyendir, kendi ile sınırlı olmayanı ifade etmek isteyendir.
Gerekli süre geçtikten sonra—bunun uzunluğuna herhalde en iyi çalanlar karar verecektir—Apollon yeniden ışığıyla düzeni kurmalıdır. Dengenin yeniden sağlanması için temanın bir kez daha çalınması, tüm sanatçıların aynı fikri yeniden uyum içinde ifade etmesi beklenir. Bu dönüş, bu sefer bir tanıtım değil, bir hatırlatma, bir kendine getirme anıdır. Bize nerede, ne zaman ve kiminle olduğumuzu yeniden hissettiren odur.
Doğrusu, doğaçlama dediğimiz şeyi fazla romantize ediyor olabilirim. Şunu da biliyorum: Nietzsche’nin müziğe bakışı, ister istemez Wagner’in yankısıyla şekillendi; ya onun safında ya da karşısındaydı. Eğer kendisi bugün burada olsaydı caz müziğin içinde böylesine geniş bir imkan alanı tahayyül etmezdi muhtemelen. Yine de sanatta ve onun arayışında var olan o kadim ikiliği—biçimle taşkınlığın, ölçüyle sezginin gerilimini—en başarılı biçimde kazıya açanlardan biriydi ve bu ikilik, geçerliliğini bugün de sürdürüyor.
Caz, kurallılığın ve kuralsızlığın, anlamın ve anlamsızlığın özgürce denge bulabildiği alanlardan biri. Bu özgürlük, caz festivali dediğimiz şeyin kimliğinde de yankılanıyor; müziği bir programlama değil, bir varoluş meselesi olarak görmeyi mümkün kılıyor.
Asıl cevap olsa olsa bu olabilir: İnsandan tanrısala, tanrısaldan insana uzanan kaybolmuş bir bağın ifadesi—bir girişimciyi olduğu kadar bir teologu, bir pazarlamacıyı olduğu kadar bir din adamını andıran festivalci. Düzenin bütün karşı çağrılarına rağmen, düzensizlik ve benlikten arınma güdüsünü öyle ya da böyle açık eden, festivallerin tanrısı Dionysos’un çağrısına kulak veren insan…
İstanbul’da kültür-sanat dünyasının kalbinin attığı noktalardan biri olan Beyoğlu, bu sene de Beyoğlu Caz Festivali ile hareketleniyor. Festival 14-15-16 Kasım tarihlerinde, Beyoğlu’nun farklı noktalarında düzenleniyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
YAZARLAR

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Beyazperdede yılın ilk yarısına Phil Lord ve Christopher Miller imzalı "Project Hail Mary" ve korku sinemasının yükselişi damga vurdu. 2026'nın ilk altı ayını geride bırakırken gişede ve festivallerde öne çıkan filmleri ve bazı keşifleri yeniden hatırlıyoruz.

"Bir şey olmak zorunda mıyız? Hayır, ama amaçsızca nehirde akarken karşımıza çıkacak her şeye hazırlıklı olacak kadar da olgun muyuz?" Bibliyoterapi'de hayat amacı peşine düşmeden yalnızca var olarak hayatta kalan karakterlere odaklanan üç kitaplık bir reçete var bu hafta.

Kitapların mevsimleri vardır. Ya da mevsimlerin kitapları. Yağmurlu bir sonbahar günü elimiz istemsizce hüzünlü kitaplara gider. Selim İleri’nin "Her Gece Bodrum"uyla yazlıktan döneriz, günlerimiz yavaş yavaş "Aylak Adam"ın gri gökyüzüyle boyanır. Peki yazın sıcak günlerinde ne okuruz? Bir kitabı yaz kitabı yapan nedir? Hangi kitaplar denizden gelen esintiyle yaprakları çevrilsin ister?

Pink Martini, 22 Temmuz’da bir kez daha Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne alacak. “Üsküdar’a Gider İken” ve “Aşkım Bahardı” şarkılarına albümlerinde yer veren ve Türkiye ile güçlü bağları olan gruptan Storm Large ile biraraya geldik.

Sanat tarihçi İnci Aydın’ın hazırladığı uzun soluklu bir araştırmaya dayanan, "Renklerin Diyojen’i: Ressam Agop Arad" isimli kitap, Aras Yayıncılık tarafından Mayıs ayında yayımlandı. Kitabın editörlerinden Betül Bakırcı ile 1940’lı yılların kültürel ve politik ikliminde Agop Arad’ın hayat yolculuğu; ressam, grafiker ve gazeteci kimlikleri ve bugün onun arşiviyle karşılaşmanın anlamı üzerine konuştuk.
13 Tem 2026



