Apollon ile Dionysos’un dengesi: Neden bu kadar çok caz festivali var?

Festivaller, ritüel coşkunun kurulu düzene zarar vermeden yaşanabileceği yerler olarak algılanabilir. Günümüzde ise şirketleşmenin ve siyasetin mesken tuttuğu bir alana dönüştü festivaller. Peki festival dinamiklerinin pazar odaklı işlediği, pazarın ise tamamen kişi odaklı optimize edildiği bu manzarada festival tanımı neye dönüşüyor? Beyoğlu Caz Festivali 2025 ile inceliyoruz.
Apollon ile Dionysos’un dengesi: Neden bu kadar çok caz festivali var?

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

Yazı: Emin Gök

Festivaller, iyi icra edildiği noktada, ritüel coşkunun kurulu düzene zarar vermeden yaşanabileceği yerler olarak algılanabilir. Günümüzde ise şirketleşmenin, işbirliklerinin, yıl boyu süren kampanyaların ve siyasetin mesken tuttuğu bir alana dönüştü festivaller. Bahsi geçen vecd hâlini, taşkınlığı, tüm bu sarmalın içinde ifade etmeye çalışıyorlar. 

Festivallere ilgi gösteren bireyler ise sayısız farklı amaca sahip: Doğru sosyal medya materyalini arayanlar, doğru deneyimi, doğru kaçışı, doğru logo bandını arayanlar ve daha birçoğu… Tek ortak noktaları, bu “doğru”larının sübjektif, kişisel ve pek tabii algısal olduğu gerçeği olsa gerek. 

Festival kavramının toplumsal ve kolektif yönü gitgide arka plana itilirken, insanların festivallere yaklaşımı da bireysel hikayelerinin gölgesinde şekilleniyor. Tanımı gereği "kişilik" dediğimiz şeyin önem arz etmediği bir alanın, tamamen kişiliklere, bu kişiliklerin heyecanına ve ilgisine göre şekillendiği bu noktada, “festival” kelimesinin bu kadar rahat kullanılıyor olmasının ve her belediyenin üç festival düzenlemesinin çok da şaşkınlıkla karşılanmaması lazım sanırım.

Byung-Chul Han, Ritüellerin Yok Oluşuna Dair isimli çalışmasında, kolektif duygular ile bireysel duygular arasında kategorik bir ayrım yapar. Ona göre kolektif duygular, mesela bir cenaze/yas ritüeli, içinde nesnel bir üzüntü, ortak bir duygu barındırırken bireysel ve psikolojik duygular, gerçeklik ile bağı zayıf gelip geçici önergeler olmaktan öteye geçemez. 

Neredeyse benmerkezci hezeyanlar olarak resmettiği bu psikolojik duygulanım ve bunun zamanın ruhunu domine etmesi, ona göre toplumdaki radikal bir değişikliğin emaresidir. Modern toplumun giderek artan parçalanmışlığı, toplumların duygusal ortaklığını çözerek duyguları birarada hissedilen şeyler olmaktan çıkarıp bireylerin anlık tepkilerine dönüştürür, onun tabiriyle "psikolojize" eder.

  • Pazarlama dediğimiz şey de işte tam bu noktada bu kişisel duygulanımın anlık hezeyanlarını menfaati için kullanarak gürültünün içinden sıyrılmayı kendine görev biliyor; onlar ile simbiyotik bir ilişki içerisinde.

Şimdi bu ortamda, festival tanımımızın merkezine yerleştirdiğimiz o ritüel coşku hâlinin, benliğin topluluk içinde çözülme ihtimalinin, giderek daha da az imkanlı olacağını tahmin etmek zor değil. Artık festivallerin, şarabın, tiyatronun, deliliğin ve doğanın yaratıcı kudretinin tanrısı Dionysos’un maskelerle alıp veremediğinin ne olduğunu sormaya da gerek kalmadı. 

Maske, bireysellikten sıyrılmanın, onu arka plana itmenin ve kolektif kaos içinde kaybolmanın bir ifadesi. Tam da bu sebeple Dionysos’a dair anlatılarda ve festivallerde bir yeri var. Fakat festival dinamiklerinin pazar odaklı işlediği, pazarın ise tamamen kişi odaklı optimize edildiği bu manzarada tanrısal olana yer kalır mı? Baştan sona tüm katılımcılarının bireysel ayrışmanın hararetinde olduğu günümüz festivallerinde Dionysos’u aramak ne kadar mümkün olabilir?

Olumlu olmaya çalışıyorum. Belki de, festivalin “töz”ü, tüm bu bireysel arayışlar ile gelen katılımcıların isteminden bağımsız olarak karşılarına çıkan şeyde yatar. Kişinin beklentisini, kendi deneyimine, isteklerine, ihtiyaçlarına, acılarına, mutluluklarına ve heveslerine bağımlı o beklentisini şaşırttığı noktada, hatta daha iyisi, yok saydığı noktada işlevini yerine getirir. Belki de bir festivalin, şu ya da bu şekilde insana içkin olan Dionysosçu güdüyü canlandırma ihtimali hep oradadır. 

Bunu başarmanın ne bir kitabı ne de bir formülü olduğundan şüpheliyim. İşte tam olarak da bu sebepten, bir festivalin kurumsallaşmasının, hacim olarak büyümenin ötesinde herhangi bir sonucu olmasını olası görmüyorum. Kurumsallık, “kurmak” eyleminin süreklileşmiş biçimi olarak, kendi varlığını kuralların varlığına borçlu. Ancak kuralın getirdiği öngörü, sistemsellik ve büyüme, “yok sayma”ya giden tek yol olan doğaçlamanın belirsizliğine ve açıklığına taban tabana zıt.

Tam tersinin, yani kurumsallıktan tamamen arınmış bir festivalin sonucu da, tıpkı tüm üretim süreçlerinde olduğu gibi, olumlu olmayabilir. Kurumsallığın tasfiyesinin anarşiye denk düşmediğini not etmekle beraber, Dionysos’un ipiyle kuyuya inmenin bir tür düzensizlik ve yokoluşun kapısını aralayabileceğini hatırlatmak da makul bir uyarı olur. 

Sanırım bu sebeptir, Nietzsche’yi Apollon ile Dionysos’un dengesinde bir sanatı tasavvur etmeye iten. Sonradan binbir türlü özeleştiriyle hafiften samanaltı etse de, Tragedyanın Doğuşu’nda, büyük bir hayranlıkla incelediği Sophoklean trajedide, Apollon’un ölçü ve biçim ilkesiyle Dionysos’un taşkın, bireyliği eriten kudreti arasında bir denge görür. Bizi kaybolmaktan kurtaran, ayak bastığımız zemin yok olduğunda yere düşmemizi engelleyen şey, Apollon’un çizdiği sınırlardır. Nietzsche’ye göre en yüksek sanat, bu iki ilkenin karşıtlığından değil, gerilim içindeki birliğinden doğar ve belki de bu tanrısal gerilim, insanın yaratma arzusunun pusulasını da bize teslim eder.

Bütün bunların caz ile alakası ne?

Yüzeysel cevap şudur: Bir janr olarak caz müziğin kampanyalara yem olma vakti gelmiş olabilir, sıra ondadır. Yukarıda bahsini geçirdiğim müesses nizam, kampanyaları, psikolojize olmuş deneyimleri, siyasal yankı odalarını ve büyüyen tüketimi teşvik ederken kullanıp atacağı bir trend yaratmıştır belki.

Yine de olumlu olmak istiyorum: Kampanyaların iştahını harlayan toplumsal ilginin altında, kişisel menfaatin ötesinde, kolektif bir arayışın ifade bulma ihtimali her zaman vardır. O bahsini geçirdiğimiz vecd hâli, belirsizlik, sürpriz, doğaçlama ve deneysellik arayışının, genelgeçer sanrıların ötesinde derin bir çağrı olduğu ihtimali. 

  • Eğer yukarıda da bahsi geçtiği gibi, bu Dionysosçu güdüyü insana içkin bir gerçek olarak kabul edersek tüm bu gürültünün ve karmaşanın içinde samimi bir arayışın vuku bulduğunu düşünmeye başlayabiliriz.

Cazın bu arayışa, bu çağrıya bir cevabı vardır. Çünkü bu saydığım özellikler, öyle olagelmiştir ki, bugün caz konserlerinde temsilini bulur. Bu müzik türünün en çok kullanılan formları ve örnekleri, katılımcılar farkında olsa da olmasa da, tıpkı tragedyalarda olduğu gibi, Apollonyen bir nizamla Dionysosçu bir serbestliğin evliliğini harika biçimde örnekler. Bu bağlamda hem tragedyanın formu hem de festival kavramı ile dip dibedir; sıkı fıkıdır; festival kavramının içini doldurmayı başarır. Kusursuz değildir fakat elimizdeki en dürüst biçimlerden biridir.

En basitinden, bir caz festivalinde en çok karşımıza çıkacak forma bakalım: Head–solo–head. Bu formun izlerini görebileceğimiz birçok janr olsa da, cazda bu yapı bir esintiden ya da bir imadan öte, bizzat müziğin taşıyıcı omurgasıdır. Burada Apolloncu, yani ölçü, oran, sınır ve biçim tanrısının temsil ettiği o rasyonel nizam; Dionysosçu, yani taşkın, içgüdüsel, kendini unutan bir serbestlikle yan yana yaşar. Bu formatta müziğin ruhu, tıpkı Nietzsche’nin sanat felsefesinde tanımladığı gibi, özgürlük ile nizam arasındaki gerilimde ifade bulur.

Önce bir müzikal fikir tanıtılır; buna ekibin tüm üyeleri sadık kalır. Muhtelif diyaloglar, küçük sapmalar yaşansa da anlatılan hikaye üzerinde ortak bir mutabakat vardır. Bu tanıtım, akıllarımıza girecek ve orada kalacak şekilde, tıpkı imgelerin ve rüyaların tanrısı Apollon’un yapacağı biçimde, bize tanıtılan dünyanın kurallı güzelliğini sunar.

Ancak bir süre sonra, o dünyanın tüm imkanlara ve olasılıklara kendini açmasıyla Dionysosçu kaos baş gösterir: Hafıza, birikim ve kurumsallık ters yüz edilir; hataların teşvik edildiği, birkaç dakika önce aynı fikri icra eden sanatçıların düşüncelerini özgürleştirmek uğruna parçalandıkları bir düzensizlik oluşur. İşte tam da bu doğaçlama hâlinde festivale dair şaşırtıcı, isimsiz, kişiliksiz, kadim ve yer yer korkutucu olan açığa çıkar. Bir tür serbest düşüş içinde, zaman kavramını yitiren müzisyen kendisini trans hâline bırakır.

Bireysel bir gösteri gibi görünen solo anının, bu Dionysosçu kayboluşa ters düştüğünü düşünenler olabilir. Oysa burada kimin kim olduğu önemli değildir; solo atan müzisyen bir pop konserindeki şovmen ya da bir televizyon dizisinde ansızın çıkan “sürpriz konuk oyuncu” değildir. O, Dionysos’un varlığını kutlayan satirdir, maenad’dır, biçimden kopup tanrısına kavuşmak isteyendir, kendi ile sınırlı olmayanı ifade etmek isteyendir.

Gerekli süre geçtikten sonra—bunun uzunluğuna herhalde en iyi çalanlar karar verecektir—Apollon yeniden ışığıyla düzeni kurmalıdır. Dengenin yeniden sağlanması için temanın bir kez daha çalınması, tüm sanatçıların aynı fikri yeniden uyum içinde ifade etmesi beklenir. Bu dönüş, bu sefer bir tanıtım değil, bir hatırlatma, bir kendine getirme anıdır. Bize nerede, ne zaman ve kiminle olduğumuzu yeniden hissettiren odur.

Doğrusu, doğaçlama dediğimiz şeyi fazla romantize ediyor olabilirim. Şunu da biliyorum: Nietzsche’nin müziğe bakışı, ister istemez Wagner’in yankısıyla şekillendi; ya onun safında ya da karşısındaydı. Eğer kendisi bugün burada olsaydı caz müziğin içinde böylesine geniş bir imkan alanı tahayyül etmezdi muhtemelen. Yine de sanatta ve onun arayışında var olan o kadim ikiliği—biçimle taşkınlığın, ölçüyle sezginin gerilimini—en başarılı biçimde kazıya açanlardan biriydi ve bu ikilik, geçerliliğini bugün de sürdürüyor.

Caz, kurallılığın ve kuralsızlığın, anlamın ve anlamsızlığın özgürce denge bulabildiği alanlardan biri. Bu özgürlük, caz festivali dediğimiz şeyin kimliğinde de yankılanıyor; müziği bir programlama değil, bir varoluş meselesi olarak görmeyi mümkün kılıyor. 

Asıl cevap olsa olsa bu olabilir: İnsandan tanrısala, tanrısaldan insana uzanan kaybolmuş bir bağın ifadesi—bir girişimciyi olduğu kadar bir teologu, bir pazarlamacıyı olduğu kadar bir din adamını andıran festivalci. Düzenin bütün karşı çağrılarına rağmen, düzensizlik ve benlikten arınma güdüsünü öyle ya da böyle açık eden, festivallerin tanrısı Dionysos’un çağrısına kulak veren insan…

İstanbul’da kültür-sanat dünyasının kalbinin attığı noktalardan biri olan Beyoğlu, bu sene de Beyoğlu Caz Festivali ile hareketleniyor. Festival 14-15-16 Kasım tarihlerinde, Beyoğlu’nun farklı noktalarında düzenleniyor.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ BAŞLIKLAR

YAZARLAR

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende

HİKAYE

Renata Salecl'ten 'Kabalık Çağı': Nezaketsizlik bu çağın yeni normali mi?

Renata Salecl, birçok kitabında neden sonuç bağlamında gündeminde tuttuğu neoliberalizm değişmezini, yeni kitabı "Kabalık Çağı"nda da pergelin sabit ayağı olarak kullanıyor. Bireyselden toplumsala yeni liberal düzenin yarattığı sosyal erozyonu incelerken deyim yerindeyse çuvaldızı hem dayatılmış neoliberal düzene hem de onun heveslisi, faili, sürdürücüsü ve kurbanı durumundaki günümüzün şaşkın bireyine batırıyor.

Soner Can

·

14 Eyl 2026

Renata Salecl'ten 'Kabalık Çağı': Nezaketsizlik bu çağın yeni normali mi?
DuendeDuende

HİKAYE

Makinelere karşı değil onunla aynı sahnede: Jojo Mayer ile ME/MACHINE üzerine

Virtüöz davulcu Jojo Mayer, “ME/MACHINE” projesi ile geçen Cuma akşamı Terminal Kadıköy’ün içinde bulunan Komünite’de sahne aldı ve akustik davul ile yapay zekayı aynı sahnede gerçek zamanlı bir diyaloğa soktuğu canlı bir performans sundu. Mayer ile insan-makine etkileşimli benzersiz müzik deneyimi konuştuk. Sanatçı, teknolojiden korkmak yerine onu müziğine nasıl adapte ettiğini anlattı.

Eda Solmaz

·

14 Eyl 2026

Makinelere karşı değil onunla aynı sahnede: Jojo Mayer ile ME/MACHINE üzerine
DuendeDuende

HİKAYE

Furious: Öfkenin kadından kadına aktarılan kanatları

Dying for Sex’te (2025) yaralı, öfkeli ve arzularıyla var olabilen bir kadın yaratan Elizabeth Meriwether, Furious’ta da kadın öfkesinin başka bir yüzüne bakıyor. Dizinin üç kadın karakterinin öfkeleri aynı yerden doğmuyor, aynı biçimde dışarı vurulmuyor ve onları aynı yola götürmüyor. Fakat üçü de kendilerinden önce başka kadınların taşıdığı öfkeden bir parça devralıyor. İlk sezon sona erdiğinde geriye tek bir kadının intikamından çok daha fazlası kalıyor: Kuşaktan kuşağa, bedenden bedene dolaşan ve kendisine başka başka yollar arayan bir kadın öfkesi.

Tuba Büdüş

·

14 Eyl 2026

Furious: Öfkenin kadından kadına aktarılan kanatları
DuendeDuende

HİKAYE

Bibliyoterapi'de bu hafta: Sadakatsizlikle başa çıkmaya çalışanlar için kitap reçetesi

Sadakatsizliğe uğramak insanın eğitimiyle, yaşıyla, güzelliğiyle, zekasıyla ya da ne kadar “iyi bir partner” olduğuyla açıklanabilecek bir şey değil. Yine de insan böyle bir şey yaşadığında çoğu zaman suçu kendisinde arıyor. Oysa bu soruların çoğunun sebebi kontrolümüz dışında gelişen bir olayı yeniden kontrol edilebilir hâle getirme çalışmamız. "Sadakatsizlikle nasıl başa çıkarım?" diye düşünenler için üç kitap.

Aslı Perker

·

11 Eyl 2026

Bibliyoterapi'de bu hafta: Sadakatsizlikle başa çıkmaya çalışanlar için kitap reçetesi
DuendeDuende

HİKAYE

'The Unknown': Bir bedeni aynı insan yapan nedir?

"Anatomy of a Fall"un Oscar ödüllü senaristi Arthur Harari, yeni filmi "The Unknown"da beden değiştirme motifini fotoğraf, kent hafızası ve kimlik üzerine tekinsiz bir bilmeceye dönüştürüyor.

Emre Eminoğlu

·

11 Eyl 2026

'The Unknown': Bir bedeni aynı insan yapan nedir?