Bibliyoterapi'de bu hafta: Sevgili özlemine ilaç niyetine kitaplar

Uzak mesafe ilişkilerinin zorlu tarafları olduğu malum: Sevgi, korku, sahiplenme, keder ve yorgunluk birbirine karışıp zaman zaman kıskançlık duygularını da tetikleyebiliyor. Bu hafta sevdiği kadından uzak kaldığı günlerde özlemle birlikte kaygıları da tetiklenen bir okurumuzun derdine Gabriel García Márquez, Amir Levine ve Orhan Pamuk'tan üç kitapla derman arıyoruz.
Bibliyoterapi'de bu hafta: Sevgili özlemine ilaç niyetine kitaplar

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

"Sevgili kitap terapisti,

Sevdiğim kadından uzaktayım ve onu çok özlüyorum. Ayrıca son birkaç aydır türlü türlü sorunlarla uğraşmak zorunda kaldım, yani moralim çok bozuk. Uzak kalmak içimdeki bastırmaya çalıştığım bazı kaygılarımı, özellikle kıskançlık duygumu da tetikliyor. Bunlarla baş edebilmek için ne okumamı tavsiye edersiniz? 

C."

Sevgili C., uzak mesafe ilişkisinin ne kadar güç olabileceğini anlayabiliyorum, ama işte insanlık hâli, zaman zaman bazı çiftler koşullardan dolayı başka yerlere savrulabiliyorlar. Hatta son yıllarda ayrı şehirlerde çalışmak zorunda kaldıkları için ayrılan, ayrılmasalar da evlerini ayırmak zorunda kalan çiftleri de biliyorum. 

  • Sizin ayrılık sebebiniz ne bilmiyorum ama muhtemelen sizde de sevgi, korku, sahiplenme, keder ve yorgunluk birbirine karışmış durumda. Öncelikle bunların her birini ayıklamak ve tek tek farkına varmak gerekiyor, zira bir kez ayrıldıklarında tüm bu duygularla yaşamak da mümkün hâle gelir. 

Uzaklık tek başına zor bir şeyken sizinki gibi bir durumda uzaklık sadece mesafe değil, zihnin içinde gitgide genişleyen bir alana dönüşüyor anladığım kadarıyla. Orada sevdiğiniz kadın bazen gerçek bir insan olmaktan çıkıp ihtimallerden, senaryolardan, gelmeyen, okunmayan mesajlardan, kurulan ama sonra bozulup yeniden kurulan cümlelerden oluşan bir figür oluyor. 

  • İşte kıskançlık denen o sinsi duygu da tam burada büyümeye başlıyor. Kıskançlık aslında sevginin içinden değil, belirsizliğin içinden çıkar.

Peki sizin meseleniz gerçekten “onu özlemek” mi yoksa sevdiğiniz insan uzaktayken kendinizle nasıl kalacağınızı henüz tam bilememek mi? Kendi başınıza yürüttüğünüz yaşantının nasıl olduğu, günlük hayatınızda neler yaptığınız da muhakkak ki özlemin etkisini değiştirecektir. Kendi başımıza bir yaşantı kurmak öğrenilebilir bir şey. Ve güzel tarafı da bunu öğrenen insanların kavuştuklarında sadece daha iyi sevgililer değil, daha huzurlu insanlar olmaları.

Gabriel García Márquez'den 'Kolera Günlerinde Aşk'

Önce özlemeyi güzelleyen bir romanla başlamak isterim. Kolera Günlerinde Aşk. Roman, Florentino’nun neredeyse bir ömür Fermina’yı beklemesini konu alır. Daha doğrusu biz en kısa hâliyle böyle diyebiliriz. 

Gençliklerinde birbirlerini sevmişler, ancak sonra ayrılmışlardır. Fermina hayatına mantığı ön plana koyarak devam ederken Florentino, bir aşk fikri ve özlem duygusuyla yaşamayı tercih eder. Yanlış anlaşılmasın bütün bir ömrü yalnız geçirmez, hayatından çok insan gelip geçer, ama o âşık olduğu kadını neredeyse bir cam fanus içerisinde anılarında hep korur. 

Burada roman aslında şunu yapmaktadır: Âşık olunan kişiyle “idealize” edilen kişi ayrılmıştır. Florentino, Fermina’yı bir kişi olarak beklemez, onu hayatına anlam katan bir yapı olarak korur. Bu, psikolojik açıdan çok önemli: Aşk, bir ilişki olmaktan çıkıp düzenleyici bir ilke hâline geldiğinde, karşılıklı olmaktan çıkar ve varoluşsal bir nitelik kazanır. Florentino’nun kimliği “Ben Fermina’yı seven adamım” cümlesine indirgenmiştir. 

Bu da daha da derin bir psikolojik mekanizmayla örtüşmekte: İnsanlar genellikle istikrarlı bir gerçeklik yerine istikrarlı bir öyküyü tercih ederler. Florentino’nun aşkı, ilişkisel olarak canlı olduğu için değil, anlatı olarak tutarlı olduğu için hayatta kalır.

Gelelim romanın adındaki kolera göndermesine… Kolera ve aşk sürekli iç içe geçmiştir. Her ikisi de ateş, mide bulantısı, titreme gibi fiziksel belirtiler yaratır, her ikisi de kontrolsüz bir şekilde yayılır, her ikisi de algıyı değiştirir. Aslında bazen aşk hastalığın kendisinden ayırt edilemez. 

  • Acaba bizim aşk dediğimiz şey her zaman sağlıklı bir durum mudur yoksa toplumsal olarak romantikleştirilmiş bir hastalık mı? Romanda Florentino’nun aşkı kronik bir hastalık olduğu için devam etmektedir.

Bu romanda beni en çok şaşırtan şey ise ikisinin sonunda kavuşmasıdır. Yazarın bu kadar hastalıklı bir sevgiyi normalleştirme çabası bana biraz zorlama geliyor ama koca Marquez’i de yargılayacak değilim. 

Roman boyunca özlem, ilişkinin dokusu hâline geldiği için yan yana geldiklerinde bile aralarında ince bir mesafe kalır. Ancak onlarınki geçmişten gelen bir bilgi olduğu için devam etmesi mümkün olur. Beklemek, tek bir duygu değildir. İçinde arzu vardır, hayal vardır, başka bedenler vardır, sabır vardır, hatta zaman zaman kendini kandırma vardır. 

  • Yani özlemek, saf bir duygu değildir. Sizin yaşadığınız gibi, karışıktır. Diyeceğim o ki mutlu sonlu bu özlem hikayesi aslında bize şunu öğretir: Aşk, kontrol etmek değildir. Aşk, zamanla birlikte var olabilmektir.

Amir Levine ve Rachel Heller'den 'Bağlanma'

Gelelim ikinci kitabımıza. Bir kurgu dışı: Bağlanma. İşin doğrusu bu hayatta biriyle beraber olmaya karar veren herkesin bu kitabı okuması gerektiğini düşünüyorum. Tanıtım metninden bir alıntıyla, kitap “Ruh sağlığı uzmanları Amir Levine ve Rachel Heller’ın yıllar süren araştırmalarına dayanan verilerle iki insan arasındaki ilişkiye büyüteç tutuyor. Kendinizi ve partnerinizi yakından tanımanıza, ilişkinizdeki çatışmaların kaynağına inip çözüm yollarını fark etmenize yardımcı oluyor.” 

Kitabın sizinle ilgili bölümünde önemli bir kavram göreceksiniz: Bağın tehdit altında olduğunu hissettiğimizde tetiklenen eylemler veya düşünceler. Bu düşünceler size ilişkide bir sorun olduğunu zannettirebilir. Ancak aslında bu düşünceler, sisteminin aktive olduğu anlamına gelmektedir. Yani olanı değil, kendi kaygılarınızı yaşamaktasınızdır. “Ya başka biriyle tanışırsa? Ya benden uzaklaşıyorsa? Ya ben onu daha çok önemsiyorsam?” sorularına güvenmemeniz gerektiğini söyler.

  • Belki de sizin bağlanma tarzınız kaygılı bağlanma değildir ama uzak mesafe ilişkisinde buna dönüşmüş olabilir. Güvence daha azdır, belirsizlik daha fazladır. Ve belirsizlik, kaygılı bağlanmanın yakıtıdır.

Dolayısıyla sizin tepkiniz de orantısız değil, öngörülebilirdi. Ancak bu demek değil ki bir çözüm üretmeyeceksiniz. İşte kitabın yaptığı da bizi bir farkındalığa yönlendirmek. Aşk, ne kadar kaygıya tahammül edebildiğinizle kanıtlanmaz. Sağlıklı sevginin temeli yoğunluk değil, güvendir. Bu kitap size “Neden böyle hissediyorum?” sorusunun cevabını verecektir.

Orhan Pamuk'tan 'Masumiyet Müzesi'

Gelelim reçetemizdeki üçüncü kitaba. Son zamanların en çok konuşulan romanlarından Masumiyet Müzesi. Şahsen çok sevdiğim bir roman değil, ama hem çok iyi yazılmış hem de konumuzla fazlasıyla alakalı bir roman. Ki aslında Kolera Günlerinde Aşk’ın farklı bir versiyonu da denebilir. 

Romanın baş kahramanı Kemal’in Füsun’a ömür boyu duyduğu aşk ve özlemin bir anlatısı. Ancak bu aşk ve özlem sağlıklı bir noktaya evrilmez, maalesef korkunç, okuyucuyu rahatsız edecek bir takıntıya dönüşür. 

Sevgi ne zaman hatıraya dönüşür, hatıra ne zaman takıntıya, takıntı ne zaman birine “sahip olma” arzusuna anlamanız için ideal bir roman. Benim şahsi itirazım ise kadının kurgu içerisinde tamamen neredeyse müzeye konacak kadar ruhsuz bir eşyaya dönüştürülmüş olmasına. Ancak bir yandan da Orhan Pamuk’un son yaptığı açıklamaları da göz önünde bulundurursak zaten bu coğrafyada böylesine takıntılı bir şekilde sevilen kadının da eşyaya dönüşmemesi, erkeğin ona sahip olması için türlü kötülük yapabilme kapasitesine sahip olmaması aslında belki de neredeyse mümkün değildir. 

Sevgili C., kıskançlık çoğu zaman sevginin fazla olması değildir; sevginin yönünü kaybetmesidir. Bu roman size tam olarak bunu hissettirir. Ve belki de en önemlisi şu soruyu sordurur: “Ben onu seviyor muyum, yoksa onsuz kalma ihtimaline karşı kendimi mi korumaya çalışıyorum?”

REÇETE

  • Gabriel Garcia Marquez, Kolera Günlerinde Aşk, Can Yayınları, 480 syf. 
  • Amir Levine, Rachel Heller, Bağlanma, Aganta Kitap, 239 syf. 
  • Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi, Yapı Kredi Yayınları, 524 syf.
Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

YAZARLAR

Aslı Perker

Lisansını Edebiyat, Yüksek Lisansını Psikoloji alanında tamamladı. Başkalarının Kokusu, Cellat Mezarlığı, Sufle, Eylülde Dört Yıl, Bana Yardım Et, Ayrılığın İlk Günü, Flamingolar Pembedir ve Kaybedilen Bütün Savaşlar isimli romanları bulunmaktadır. Sufle başta olmak üzere eserleri 33 dile çevrilmiştir. Çocuk edebiyatı eserlerinden Annepot 17 dilde yayımlanmış, diğerleri pek çok baskı yaparak binlerce çocuğa ulaşmıştır. Kısa öyküleriyle pek çok antolojide yer almış, makaleleri 1998 yılından beri Radikal, Yeni Binyıl, Sabah, Vatan, Milliyet, Oksijen gazetelerinde ve Milliyet Sanat, Roman Kahramanları ve Aktüel dergilerinde yayımlanmıştır. Perker, 2020 yılında yazmaya başladığı Bibliyoterapi yazılarından daha sonra aynı isimle bir podcast yaratmıştır. Aslı Perker Türkiye’nin en prestijli tiyatro ödülleri olan Yapı Kredi Afife Tiyatro Ödülleri’nde jürilik yapmaktadır.

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende
∙

HİKAYE

Bibliyoterapi'de bu hafta: İşi dışında kim olduğunu unutanlara kitap reçetesi

Mesleğimiz, “Ben kimim?” sorusuna verdiğimiz en hızlı yanıtlardan biri. Peki, “İşimi yeterince iyi yapamadım” demek ne zaman “Ben yeterince iyi değilim” düşüncesine dönüşüyor? Üç kitap eşliğinde başarıyla özdeğer arasındaki ince çizgiye, değişen ihtiyaçlarımıza ve işimize hayatımızda ayırdığımız yere bakıyoruz.

Aslı Perker

·

06 Kas 2026

Bibliyoterapi'de bu hafta: İşi dışında kim olduğunu unutanlara kitap reçetesi
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Asghar Farhadi’nin söyledikleri ve ötesi: Yapay zeka insan yaratıcılığının ne kadarını üstlenebilir? 

İranlı yönetmen Asghar Farhadi, Brand Week İstanbul’daki söyleşisinde “Yapay zekanın bilinçaltı yok” diyerek yapay zekanın insan yaratıcılığının yerini bütünüyle alamayacağını savundu. Peki, insanı farklı kılan bilinçdışı süreçlerin varlığı mı, yoksa bedenli, ilişkisel, utançla yüklü, geri döndürülemez bir hayat tortusu mu?

Ümit Alan

·

06 Kas 2026

Asghar Farhadi’nin söyledikleri ve ötesi: Yapay zeka insan yaratıcılığının ne kadarını üstlenebilir? 
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Bir filmi 'duygular sosyolojisi' üzerinden okumak: Lanthimos'un 'The Lobster'ı

"The Lobster" postmodernizmin kimliklerin ve toplumsal normların kuruluşuna ilişkin sorgulamalarını, duygular sosyolojisinin temel meselesiyle buluşturur. Filmin asıl trajedisinin, insanların baskıcı kurallara itirazsız itaat etmelerinde değil, bu kuralların belirlediği duygusal ihtiyaçları kendi arzularıymış gibi yaşamalarında saklı olduğunu gösterir izleyiciye. David’in kişisel trajedisiyse, otelden ormana kaçmasına rağmen otelin “aşk kurallarını” da yanında götürmesidir.

Mehmet Sindel

·

06 Kas 2026

Bir filmi 'duygular sosyolojisi' üzerinden okumak: Lanthimos'un 'The Lobster'ı
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Aristo'nun 'Altın Orta'sından Z kuşağının isyankarlığına: Enes Özel'le 'Normal' üzerine

M. Enes Özel, bir hayli aktif kullandığı Instagram hesabında kendisini "Psikiyatri uzmanı. Kalan her şeyin amatörü, talihli ucube, falsolu kul" olarak takdim ediyor. Özel ile yeni kitabı "Normal" ve farklı kuşakların normali algılama biçimleri üzerine konuştuk.

Soner Can

·

04 Kas 2026

Aristo'nun 'Altın Orta'sından Z kuşağının isyankarlığına: Enes Özel'le 'Normal' üzerine
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Gözünü bile kırpmadan: 'You Can See Everything'in aynalı labirenti

Nathan Fielder ve Lance Oppenheim imzalı Elizabeth Holmes belgeseli "You Can See Everything", son yılların en tuhaf ve katmanlı filmlerinden biri. Filmde herkesin, Nathan dahil, farklı yansımalarını görüyoruz; hem kendilerini gördükleri gibi, hem herkesin onları gördüğü gibi, hem de bizim onları gördüğümüz gibi. Bu ayna labirentinde herkes, herkesi, izleyiciye oynuyor. Ve izliyor.

Aslı Ildır

·

03 Kas 2026

Gözünü bile kırpmadan: 'You Can See Everything'in aynalı labirenti