Çanakkale'den Malta'ya bir hafıza haritası: Malta Bienali’nde Troya Pavyonu

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
2. Malta Bienali’nin resmî programı kapsamında, Çanakkale Bienali tarafından hayata geçirilen Troya Pavyonu, 11 Mart-29 Mayıs'ta Old Armoury Birgu’da uluslararası izleyiciyle buluşuyor. Küratörlüğünü Deniz Erbaş’ın üstlendiği sergiyi Çanakkale Bienali İnisiyatifi (CABININ) ekibi Deniz Erbaş ve Seyhan Boztepe’den dinledik.
Troya Pavyonu, Çanakkale’den Malta’ya uzanan bir kültürel hat kuruyor. Bu projeyi başlatırken Troya’yı ulusal bir miras alanından ziyade Akdeniz’e yayılan bir anlatı olarak düşünmek nasıl bir fikirden doğdu?
Deniz Erbaş: Malta Biennale 2026’nın küratörü Rosa Martinez tarafından oluşturulan kavramsal çerçevesi “Clean, Clear, Cut” başlığı altında Akdeniz’i yeniden düşünmeye yönelik bir çağrı niteliğindeydi. Aynı zamanda bu edisyonda aynı kavramsal çerçeve altında tematik ve ulusal pavyonlar için bir açık çağrı da vardı.
Bienalin önermesinde Akdeniz “geçmişten temiz, açık ve keskin sınırlarla ayrılmayan” aksine farklı kültürlerin, anlatıların ve hafızaların iç içe geçtiği bir alan olarak tanımlanıyor. Troya miti de bu çok katmanlı anlatıların güçlü bir metaforu, Akdeniz kültürünün karşılaşma, müzakere, savaş, göç, kuruluş gibi süregelen dönüştürücü dinamiklerinin de temel ve referans metni olarak bu alanı tanımlamaktaydı.
Uzun yıllardır, çağdaş sanat alanında yürüttüğümüz çalışmalarda Troya’ya odaklanan, Troya Kazıları Sanat Çalışmaları gibi sürekliliği olan girişimlerle Troya’nın güncel sanatsal yorumları için farklı araştırma, buluşma ve üretim olanakları kurgulayan bir ekip olarak Malta Bienali’nin açtığı Akdeniz bağlamı bize üretimlerin paylaşılabileceği çok özel bir ortam öneriyordu.
Böylece Troya’yı Akdeniz tahayyülü içinde sembolik kültürel bir odak olarak konumlandırdığımız ve sanatçıların oyunbaz bir şekilde yorumlayarak ürettikleri işlerden oluşacak kurgusal bir pavyon tasarladık. Troya Pavyonu sınırları ve zamanları aşan mitolojik-tarihsel bir coğrafya adına konuşuyor olacak. Ayrıca efsanelerin ortak hafızadaki izleri, kültürel aktarımlar, küresel mirası ve hayal gücünü derinden etkileyebilecek bir değerler bütünü ile zengin bir içerik oluştu.

Sergideki çalışmalar, kalanlar, fragmanlar ve kültürel izler üzerinden yaratım-yıkım döngülerini, göçü, kaybı ve direnci düşünmeye davet ediyor. Böylece Troya Pavyonu’nun, mitos, logos ve ethos arasında kurduğu ilişkiyle Akdeniz’e dair paylaşılan hayal dünyalarını ve anlatıları yeniden yorumlayan bienal yaklaşımına somut bir katkı sunduğunu düşünüyoruz.
Çanakkale Bienali’nin yıllardır kurduğu yerel ekosistem ile Malta Bienali gibi uluslararası bir platform arasında nasıl bir düşünsel geçiş kurdunuz?
Seyhan Boztepe: Çanakkale Bienali, 2014 yılından bu yana International Biennial Association üyesi olarak, dünyanın farklı coğrafyalarındaki bienallerle temas kurma ve bu formatın farklı üretim, organizasyon ve düşünme biçimlerini yakından izleme imkanı buldu. Bu süreç, yalnızca bir ağın parçası olmak değil, aynı zamanda bienalin yerelle nasıl anlam kazandığını ve farklı bağlamlarda nasıl yeniden üretildiğini görmemizi sağladı.
Öte yandan, Selanik Bienali ile uzun süredir tematik yakınlıklar üzerinden geliştirdiğimiz işbirlikleri, bölgesel düzeyde daha derin ve süreklilik taşıyan ilişkilerin mümkün olduğunu gösterdi.
Malta Bienali ile yaptığımız çalışma da aslında bu birikimin doğal bir parçası. Bir anlamda yerelde inşa ettiğimiz üretim ve dayanışma modelini Akdeniz bağlamına açma girişimi. Çanakkale Bienali’nin yıllar içinde geliştirdiği bölgesel sanat ekosistemini, benzer tarihsel katmanlara ve kültürel dinamiklere sahip diğer üretim alanlarıyla ilişkilendirerek çoğaltmayı önemsiyoruz.
Çanakkale Bienali’ni Akdeniz kültür coğrafyasında karşılaşmalar üreten, diyalog kuran ve zamanla oluşacak bu ağın aktif bir bileşeni olarak konumlandırmayı deniyoruz.
Troya genellikle mit, savaş ve arkeoloji üzerinden anlatılıyor. Siz bu sergide Troya’yı daha çok “hareket hâlinde bir anlatı” olarak konumlandırıyorsunuz. Bu perspektif CABININ’in sanat anlayışıyla nasıl örtüşüyor?
Seyhan Boztepe: Troya, tıpkı diğer büyük anlatılar gibi, insanlığın hayal dünyasında son derece güçlü ve kalıcı bir yer tutuyor. 2018’de düzenlediğimiz 6. Çanakkale Bienali’ni Troya’ya ithaf ederken, Thierry Hentsch’in Hayali Doğu (1992) kitabından şu alıntıya yer vermiştik: “En eski geçmişin efsanevi boyutu başına buyruk yaşamış ve kavranılamaz hâle gelmiş bir gerçekliğin yerini almıştır. Troya Savaşı buna bir örnektir: Gerçekliğini ya da gerçek dışılığını ortaya koyacak hiçbir yeni buluş, Homeros destanının bugün bile muhayyilemizi etkileyen o müthiş çağrışım gücünü değiştirmeye yetmeyecektir.” Gerçekten de Troya, tarihsel olup olmamasından bağımsız olarak, imgelem üzerindeki etkisini hâlâ güçlü biçimde sürdüren bir anlatı alanıdır. Yüksek sanattan popüler kültüre kadar sayısız kez yeniden yorumlanmış olması da bu durumun bir göstergesi.
Biz Troya’yı sabitlenmiş bir mit, kapalı bir tarih ya da yalnızca arkeolojik bir veri seti olarak değil; sürekli yeniden yazılan, dolaşımda olan ve farklı bağlamlarda yeni anlamlar üreten “hareket hâlindeki bir anlatı” olarak ele alıyoruz.
Deniz Erbaş: Sergideki üretimler, geçmişi temsil etmekten çok onunla bugünün araçları ve duyarlılıkları üzerinden yeniden ilişki kurma çabasını taşıyor. Uluslararası sanatçıları Troya’ya davet ederek, onların kendi pratikleri aracılığıyla bu çok katmanlı anlatıyı bugünün dünyasıyla ilişkilendirmelerini önemsiyoruz. Böylece Troya, yalnızca geçmişe ait bir referans olmaktan çıkıp, güncel meselelerle konuşan, yeni sorular ve sonuçlar üreten, farklı coğrafyalar arasında bağlar kuran dinamik bir düşünme alanına dönüşüyor.

Katrin Korfmann & Jens Pfeifer, Sahne Arkaları Serisi, Troya, 2018
Bu yaklaşım aynı zamanda “egzotize olmanın dayanılmaz hafifliği” kolaycılığına kapılma riski açısından da önemli. Amacımız, mitleri ya da tarihi romantize etmek değil; aksine arkeolojik bilgi, sözlü anlatılar ve kültürel hafıza ile güncel sanatsal üretim pratikleri arasında özgün ve yaratıcı bir diyalog kurabilmek.
Sergide video, oyun, fotoğraf ve yerleştirme gibi farklı medyumlar biraraya geliyor. Bu çeşitlilik Troya’nın çok katmanlı doğasını yansıtmak için bilinçli bir küratoryal strateji miydi?
Deniz Erbaş: Oluşturulan seçki, Malta Bienali’nin bize sunduğu mekansal olanaklar doğrultusunda son hâlini aldı. Tabii ki bugüne kadar sanatçıların Çanakkale Bienali ve CABININ projeleri bağlamında hayata geçmiş çalışmalardan bir seçki oluşturma noktasında, üretim çeşitliliğini de görünür kılmak istedik. Farklı medyumlarla üretilen eserler aynı zamanda mitolojiyi, arkeolojiyi, tarihi ve coğrafyayı farklı görsel-işitsel deneyimlerle sergi mekanında buluşturabilmemizi de sağladı.
Katrin Korfmann ve Jens Pfeifer’in Back Stages serisinden Troy işi, arkeolojik alanı yüzlerce özel teknik hava fotoğrafıyla yeniden kurgulayarak belgeleme ile kurgu arasındaki sınırları bulanıklaştırırken hem Troya arkeolojik alanını hem de kültürel üretiminin görünmeyen emek süreçlerini sergi mekanına taşıyor. Pınar Yolaçan ise IDA serisinde, günümüzde Kaz Dağları çevresinde yaşayan kadınları antik estetik referanslarla yeniden temsil ederek, coğrafyanın sanat tarihindeki kökenleriyle bugünü arasında bir bağ kuruyor. Georgios Katsagelos’un fotoğrafları, Troya Savaşı anlatısını günümüz gençlerinin yüzlerinde yeniden düşünmeye açarak, binlerce yıllık karşıtlıkların bugün de ne kadar kırılgan ve benzer olduğunu hatırlatıyor.
Bu yaklaşımlar, anlatının durağanlığını bozan ve izleyiciyi aktif bir düşünme sürecine davet eden diğer işlerle de zenginleşiyor. Jakob Gautel, War in Troy? adlı videosunda “Ya savaş hiç yaşanmasaydı?” sorusunu günümüz medya diliyle yeniden kurarken; David Blandy, Diachronic adlı masaüstü rol yapma oyunu üzerinden izleyiciyi tarihin yazımına doğrudan dahil ediyor ve geçmişle kurduğumuz ilişkiyi kolektif bir deneyime dönüştürüyor. Seyhan Boztepe’nin Tekne yerleştirmesi ise yolculuk, göç ve geçiş imgeleri üzerinden Troya’nın zamansal ve mekansal sürekliliğini bugüne taşıyor. Tüm bu eserler birlikte, izleyicileri Troya’yı mit, arkeoloji ve tarih ötesinde; dolaşımda olan, yeniden yazılan ve farklı öznellikler aracılığıyla çoğalan bir anlatı kaynağı olarak görmeye davet ediyor.
Malta ve Çanakkale aslında tarih boyunca birbirine bağlanan iki Akdeniz limanı. Bu sergi sizin için kültürel olarak nasıl bir “deniz hattı” kuruyor?
Deniz Erbaş: Malta ve Çanakkale, tarih boyunca ticaretin, göçün, savaşın ve kültürel alışverişin kesiştiği iki önemli Akdeniz limanı. Karşılaşmaların ve ticaretin yarattığı zenginliğin büyük savaşları, çatışmaları da beraberinde getirdiği coğrafyalar. Bu sergi bizim için bu iki noktayı birbirine bağlayan sabit bir hat kurmaktan çok, geçmişten bugüne uzanan çok katmanlı bir dolaşım alanını oluşturması bakımından önemliydi. Denizi burada yalnızca bir coğrafya değil; anlatıların, imgelerin, insanların ve fikirlerin taşındığı bir hafıza haritası olarak ele aldık.

Pınar Yolaçan, IDA, Fotoğraf Serisi, 2008
Bu anlamda sergi bize Troya’dan Malta’ya uzanan bölgeler ve Akdeniz’i yeniden düşünmek için bir imkan sundu. Mitler, arkeolojik buluntular, güncel sanatsal üretimler ve bireysel hikayeler bu hat üzerinde birbirine eklemleniyor. Bizim için önemli olan, bu iki limanı yalnızca tarihsel bir bağ üzerinden değil; bugün de üretim, karşılaşma ve diyalog yaratan canlı bir kültürel ağın parçası, Akdeniz kültür ekosisteminde önemli birer durak olarak konumlandırmak. Böylece sergi, Akdeniz’i ayıran değil bağlayan bir düzlem kurarken, farklı coğrafyalar arasında süreklilikler ve yeni ilişkiler için atılmış sağlam adımlardan biri oldu denilebilir.
Serginin Malta’dan sonra Adana’da genişletilmiş bir versiyonla yeniden kurulacak olması ilginç bir dolaşım öneriyor. Bu hareketlilik serginin kavramsal çerçevesini nasıl etkiliyor?
Seyhan Boztepe: Malta’dan sonra serginin Adana’da yeniden kurulması, Akdeniz içindeki bu çok kolay sezilebilir hattı daha da görünür kılıyor. Çanakkale, Malta ve Adana; tarih boyunca ticaret, göç ve kültürel dolaşımın farklı ölçeklerde kesiştiği üç önemli durak. Adana’nın Doğu Akdeniz’deki konumu, bu ağı batıdan doğuya doğru genişleten bir eşik oluşturuyor.
Adana’yı dahil etmek bizim için stratejik bir hamle diyebiliriz. Çok zengin bir kültürel birikime sahip olan Adana’nın, Akdeniz kültür ekosistemindeki bu hareketliliğe eklenmesi ve buradaki potansiyellerin daha görünür hâle gelmesi temel amaçlarımızdan biri. Malta Bienali’ndeki Troya Pavyonu’nun ana destekçisi de olan Dr. Gökhan Gündoğdu Müzesi, bu serginin Adana bölümüne ev sahipliği yaparak yalnızca bu hattın önemli bir durağı hâline gelmiyor, aynı zamanda kenti Akdeniz ölçeğinde yeni karşılaşmaların ve üretimler için güçlü bir merkez olarak konumlanıyor.
Bu hareketlilik serginin çerçevesini de doğrudan etkiliyor: Anlatı tek bir merkeze bağlı kalmak yerine farklı coğrafyalarda yeni karşılıklar buluyor. Malta–Çanakkale hattına Adana’nın eklenmesiyle sergi, Akdeniz boyunca uzanan daha geniş bir dolaşım ve bağlantılar ağına dönüşüyor.
Serginin Malta gibi Akdeniz’in ortası diyebileceğimiz özel bir noktasında başlayıp, ardından Türkiye’nin en dinamik üretim alanlarından biri olan Çukurova-Adana’ya uzanması bizim için doğal bir akışın parçası. Bu hat hem coğrafi hem de düşünsel olarak kurmaya çalıştığımız kültürel dolaşımın somut bir karşılığı.
CABININ’in Çanakkale’de oluşturduğu sanat ortamı son yıllarda MAHAL ve StudioMAHAL gibi mekanlarla genişledi. Bu kurumsal yapı Troya Pavyonu gibi uluslararası projelerin hayata geçmesini nasıl mümkün kıldı?
Deniz Erbaş: Çanakkale Bienali, bilindiği gibi yerelde üretim yapan bir sivil inisiyatif tarafından yürütülüyor. Bu nedenle bienal modelimiz, iki yılda bir parlayıp sönen bir etkinlikten öte; kentte çağdaş sanat odaklı sürekliliği olan bir ekosistem geliştirme çabasında, yerelin dinamiklerine, potansiyellerine ve ihtiyaçlarına duyarlı bir topluluk modeli. Önceliğimiz görünürlük veya popülerlik değil, toplumsal etki ve sürdürülebilir kültürel üretim.
2013’te açtığımız MAHAL ve 2025’te Sanatçı Konuk Programı ve Sanat Üretim Merkezi olarak işlevlendirdiğimiz StudioMAHAL, bu yaklaşım doğrultusunda yıllar içinde oluşturduğumuz altyapıları temsil ediyor. Bu mekanlar, hem yerel hem ulusal hem de uluslararası ölçekteki proje ve etkinliklerimiz için özgün ve sürdürülebilir bir altyapı sağlıyor.
20 yılda özveriyle ve dirayetle sürdürdüğümüz bu çalışmaların birikimi ve hafızası, hem Çanakkale’nin çağdaş kültür birikimini daha geniş bir coğrafyada temsil etmemize hem de Türkiye’nin farklı bölgelerindeki bienaller ve sanat girişimlerine katkı sağlamamıza olanak veriyor.

David Blandy, Artzamanlı, Masaüstü Rol Yapma Oyunu, 2024 | Fotoğraf: Saygın Mavinil
Malta Bienali kapsamında hayata geçirdiğimiz Troya Pavyonu da bu birikim ve deneyimin somut bir yansıması. Troya’yı yalnızca mitolojik ve tarihsel bir referans olarak değil, çağdaş sanat pratiği aracılığıyla sürekli yeniden yorumlanan, dolaşımda olan ve farklı coğrafyalarla kurulan bir kültürel diyalog alanı olarak konumlandırıyor. Sergi, Çanakkale’nin yaratıcı enerjisini Akdeniz ölçeğine taşımanın ve yerel birikimi uluslararası bir bağlamda görünür kılmanın bir örneği niteliğinde.
Bugün bienaller çoğu zaman küresel sanat sisteminin dolaşım ağları olarak tartışılıyor. Troya Pavyonu bu ağın içinde nasıl bir pozisyon alıyor?
Seyhan Boztepe: Sanat bugün küresel ölçekte önemi artan ve giderek daha da yaygınlaşan bir iletişim ve ilişkiler ağı yaratıyor; bienaller ise bu mekanizmanın en önemli ve güçlü odaklarından biri. Bu platformlar aracılığıyla hem sanatın kendisi dolaşıma giriyor hem de güncel konular sanatın diliyle yeniden ele alınıyor. Bienaller son yıllarda ön plana çıkmaya başlayan algının aksine belli bir kenti ya da coğrafyayı parlatan popüler etkinlikler değil her şeyden önce sanat ortamında başta sanatçılar olmak üzere farklı aktörler, kurumlar ve izleyiciler arasında bir karşılaşma, etkileşim, deneyim ve karşılıklı öğrenme platformu oluşturabildiği ölçüde anlam ve özgün bir kimlik kazanabiliyor.
CABININ olarak en büyük avantajlarımızdan biri, Troya gibi binlerce yıldır dünyanın ortak hafızasında yer eden bir anlatının doğduğu coğrafyada üretim yapıyor olmamız. Biz de bu mirası yalnızca yerel bir referans olarak değil, farklı coğrafyalarla ilişki kuran bir düşünme alanı olarak ele alıyoruz. Amacımız, Çanakkale’den hareketle hem Türkiye’de hem de uluslararası ölçekte güncel konuları sanatın diliyle etkileşime açmak.
Deniz Erbaş: Malta Bienali hem tematik hem de ulusal pavyonlara çağrı yaptı; böylece Venedik Bienali gibi klasikleşmiş kurumsal ulusal pavyon modeline alternatifler geliştirmeyi amaçladıklarını görüyoruz. Bu yaklaşım ve davetler, bize hem ilham kaynağı oldu hem de bienalimizin sanatsal üretim zenginliğini farklı bir bağlama taşıma, farklı bir izleyici kitlesi ve sanat ortamıyla buluşturma imkanı sundu. Önümüzdeki süreçte de çalışmalarımızı benzer işbirliklerine açık bir biçimde sürdürmeyi hedefliyoruz.
Bu sonbahar, kuruluşumuzun 20. yılını kutlayacağız. 10. Çanakkale Bienali’ne giden süreçte, uluslararası bir platformda hayata geçirdiğimiz bu sergi, yalnızca Troya anlatısını farklı coğrafyalarda görünür kılmakla kalmıyor; aynı zamanda etkinliğimizin değerli birikimini ve deneyime dayalı sanat üretim kapasitesini uluslararası bir bağlamda paylaşabilmemize de olanak tanıyor. Malta Bienali Troya Pavyonu Sergisi, bienalimizin hem yerel hem de küresel ölçekteki etkisini güçlendirirken, gelecekyıllarda geliştireceğimiz projeler için de ilham verici bir referans oldu diyebiliriz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Kitapların mevsimleri vardır. Ya da mevsimlerin kitapları. Yağmurlu bir sonbahar günü elimiz istemsizce hüzünlü kitaplara gider. Selim İleri’nin "Her Gece Bodrum"uyla yazlıktan döneriz, günlerimiz yavaş yavaş "Aylak Adam"ın gri gökyüzüyle boyanır. Peki yazın sıcak günlerinde ne okuruz? Bir kitabı yaz kitabı yapan nedir? Hangi kitaplar denizden gelen esintiyle yaprakları çevrilsin ister?

Pink Martini, 22 Temmuz’da bir kez daha Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne alacak. “Üsküdar’a Gider İken” ve “Aşkım Bahardı” şarkılarına albümlerinde yer veren ve Türkiye ile güçlü bağları olan gruptan Storm Large ile biraraya geldik.

Sanat tarihçi İnci Aydın’ın hazırladığı uzun soluklu bir araştırmaya dayanan, "Renklerin Diyojen’i: Ressam Agop Arad" isimli kitap, Aras Yayıncılık tarafından Mayıs ayında yayımlandı. Kitabın editörlerinden Betül Bakırcı ile 1940’lı yılların kültürel ve politik ikliminde Agop Arad’ın hayat yolculuğu; ressam, grafiker ve gazeteci kimlikleri ve bugün onun arşiviyle karşılaşmanın anlamı üzerine konuştuk.
13 Tem 2026

Sepultura, Brezilya’dan çıkıp dünyada metal müziğe en büyük katkıyı yapan gruplardan biri olarak Latin Amerika’nın köklerine sadık müziğini de bizlere tanıttı. 12 Temmuz'da Pantera’dan önce sahne alacak Cavalera Kardeşler'den Max Cavalera’yla konuştuk.

25 adaylıkla "The Pitt"in öne çıktığı 78. Primetime Emmy Ödülleri aday listesinde Apple TV'nin yükselişi ve çeşitliliğin azalışı dikkat çekiyor.



