Camilla Barnes ile sohbet: Korkuyla başa çıkmanın zarif yoludur mizah

Filozof Jonathan Barnes'ın kızı ve İngiliz yazar Julian Barnes'ın yeğeni Camilla Barnes, ilk romanı "Her Zamanki O Öldürme Arzusu"nda İngiltere'den Fransa'ya göç etmiş bir ailenin üç kuşaklık öyküsünü anlatırken zarif ve alabildiğine mizahi bir dil kullanıyor. Barnes’la, bu güçlü edebiyat ve felsefe geleneğinin içinde kendi sesini bulmayı, İngiltere’den Fransa’ya göçü, aile içindeki iktidar ilişkilerini, kuşak çatışmalarını ve yaş almayı konuştuk.
Camilla Barnes ile sohbet: Korkuyla başa çıkmanın zarif yoludur mizah

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

Filozof Jonathan Barnes'ın kızı ve ünlü İngiliz yazar Julian Barnes'ın yeğeni Camilla Barnes, ilk romanı Her Zamanki O Öldürme Arzusu'nda İngiltere'den Fransa'ya göç etmiş bir ailenin üç kuşaklık öyküsünü anlatırken zarif ve alabildiğine mizahi bir dil kullanıyor. Otobiyografik yönü güçlü romanda yazar; evlilikler, ilişkiler, aile ortamının yıpratıcı zorunlulukları, yaş alma ve kuşak çatışmaları gibi konuları işliyor. Camilla Barnes, romanında başvurduğu mizahi üslubun sebebini şöyle açıklıyor:

"Her şeyin temelinde mizah var. Mizah, en iyi hâliyle, korkuyla başa çıkmanın zarif ve dolaylı bir yoludur."

Barnes’la, bu güçlü edebiyat ve felsefe geleneğinin içinde kendi sesini bulmayı, İngiltere’den Fransa’ya göçü, aile içindeki iktidar ilişkilerini, kuşak çatışmalarını ve yaş almayı konuştuk.

Jonathan Barnes gibi bir filozofun kızı, Julian Barnes gibi büyük bir yazarın yeğenisiniz. Bu durum yazarlık uğraşınıza motivasyon sağladı mı?

Bu durumu iki ucu keskin bir bıçak olarak tarif edebilirim. Bir yandan Oxford’da, etrafım kitaplarla çevrilmiş bir hâlde, hayatımı yazarak idame ettirmenin yalnızca mümkün değil, aynı zamanda arzu edilir olduğu düşüncesiyle büyüdüm. Diğer yandan, büyürken bir önceki kuşağın gölgesi altında kendi yolunu bulmaya çalışmak pek de kolay olmadı.

'Bir ara soyadımdan kaçmayı istedim'

Aranızda orantısız da olsa bir rekabet yaşandı mı?

Üçümüz de şaşırtıcı derecede rekabetçiyiz ama rekabet duygumuzu her hafta birlikte çözdüğümüz son derece çetin bulmacalara yöneltiyoruz. Yazmaya başladığımda takma isim kullanmayı düşündüm ama sonradan bunun saçma olduğuna karar verdim. Ben neysem oyum; bir başka Barnes’ım. Ayrıca, yazdıklarımızın niteliği ne olursa olsun, kitapçılar alfabetik sıraya riayet ederse ilk sırada ben geliyorum.

Gençlik çağınızda bu iki güçlü karaktere gıpta ettiğiniz durumlar olmuştur...

Evimiz daima zeki ve nüktedan öğrencilerle dolup taşardı. Kimi zaman hafiften nevrotik ya da düpedüz çatlak gibi davrandıkları olurdu ama hepsi babama hayrandı. Kolay olmasa da asla sıkıcı değildi.

Fransa'ya göç etmiş İngiliz ailenin hikayesini okurken insan ister istemez "Avrupalılık" meselesini de düşünüyor. Baba'nın evinin duvarlarındaki Yunan haritaları bir gönderme olsa gerek. Peki Avrupalılık, politik, sosyal ve kültürel olarak karşılığı olan bir kavram mı, yoksa bir temenni ya da siyasi malzeme mi?

Ailenin kültürü—Gelibolu’dan Blitz’e, Britanya İmparatorluğu’nun sonuna kadar—20. yüzyıl tarihi etrafında şekillenmiş. Romanda her kuşağın kim ve ne olduğuna ilişkin kendine özgü bir fikri olsa da hikaye İngiliz, Britanyalı ya da Avrupalı olmakla ilgili değil. Ev herhangi bir yerde olabilirdi; ıssız bir adada ya da bir dağın tepesinde. Belki de dünyanın dört bir yanından okurların karakterlerle bağ kurabilmesinin nedeni de bu. Bana nereli olduğum sorulduğunda Parisli olduğumu söylüyorum. Çift pasaportluyum ama elime alıp sallayacağım yegane bayrak Avrupa Birliği bayrağı olurdu.

İki Şehrin Hikayesi'ni ilk okuduğumda İngiltere ile Fransa'yı ABD ve SSCB gibi iki azılı düşman sanmıştım. AB şemsiyesinin bu duruma katkısı ne oldu?

Siyasi ideallerin bizi birbirimize yakınlaştırdığına inanmak gerçekten rahatlatıcı olurdu ama sanırım ucuz uçak yolculuklarının bunda rolü her şeyden fazla oldu.

Uzun yıllardır Fransa'da yaşayan ve İngilizce yazan bir İngilizsiniz. Bu iki rekabetçi kültürden hangisine daha yakın hissediyorsunuz kendinizi?

Hayatımın ilk yirmi yılını İngiltere’de, İngiliz romanları okuyarak, BBC izleyip dinleyerek ve Londra’daki müzelere giderek geçirdim. Kuşkusuz bunlar kültürel temellerimi oluşturuyor fakat o temellerin üzerine halis muhlis Fransız tuğlalarından bir ev inşa ettim. Şiir ve tiyatro söz konusu olduğunda benim için daima İngiltere ağır basar. Resim, sinema ve müzikteyse Fransa.

Yeni bir dil ve kültürle özgürleşmek 

Ailecek Fransa'ya taşındınız. (Roman kahramanlarınız da aynı deneyimi yaşıyor.) İleriki yıllarda buna dair pişmanlıklar yaşadınız mı?

Oldum olası gezgin ruhlu biriydim ve göç ettiğim için hiçbir zaman pişmanlık duymadım. Yeni bir dilde ve yeni bir kültürde yaşamayı öğrenmek insanı muazzam özgürleştiren bir deneyim. Sizi, daha önce öğretilen her şeyi sorgulamak mecburiyetinde bırakıyor. Okulda bize matbaanın William Caxton tarafından icat edildiği, patatesin Amerika’da Walter Raleigh tarafından keşfedildiği öğretilmişti. Fransa’ya geliyorsunuz ve bir de bakıyorsunuz ki bu keşifleri Gutenberg’le Parmentier yapmış. Böylelikle çok geçmeden eski ülkenize farklı bir gözle bakmayı öğreniyorsunuz. Yeni ülkenizdeyse orada öteden beri yaşayanların sorgulamadan kabul ettiği şeyleri görebiliyor ve sorgulayabiliyorsunuz.

'Romanımın kadınlarında benden parçalar var'

Romana gelirsek... Sizin hayatınız ve romandaki olaylar ana hatlarıyla örtüşüyor. Her Zamanki O Öldürme Arzusu için güçlü otobiyografik özellikler taşıyor diyebilir miyiz?

Romanım kesinlikle kurmaca bir eser. Bir yandan da evet, benim hayatımdan esinlenmeler taşıyor. Ama şunu da itiraf etmem lazım. Romandaki en çılgın olaylardan bazılarının gerçeğe en yakın olanlar olduğunu söylemek mümkün. Romanda üç kuşaktan kadınlar var ve hepsinin içinde kısmen de olsa benden bir şeyler var.

Silent generation kuşağından bir ailenin baby boomer evladısınız. Bu durum, öykünüze bir hayli renkli kuşak çatışmaları biçiminde de yansımış. Farklı kuşaklar ve eğilimlerine dair ne söylemek istersiniz?

Hiç değişmeyen şey, hangi biçimde anlatılırsa anlatılsın iyi bir hikayeye duyduğumuz o sevgi. Yaşınıza bağlı olarak bir ekrana bakabilir, sesli kitap dinleyebilir ya da basılı kitap okuyabilirsiniz. Bugün eğlenmenin kitap okumaktan daha iyi ya da daha kötü olmayan kadar çok yolu var ki... Bir trene binip etrafınıza bakın; elinde gazete ya da kitap olan birini artık nadiren görebilirsiniz. Ama o parıldayan küçük ekranlara bakanların en azından birkaçı edebiyatı kendince tüketiyordur.

'Sonuçta giderek yalnızlaşıyoruz'

Kuşak çatışması yeni kuşaklar için derin kültürel farklar demek. Sınırsız iletişim, birbirine yabancı insanları birbirine çaresizce maruz bırakıyor. Bu meselelere dair fikrinizi merak ediyorum.

Günümüzde iletişim kurmaya ne kadar çok zaman harcadığımızı düşünmek çok tuhaf geliyor. Her gün saatlerce, hiç tanışmadığımız ve muhtemelen hiç tanışmayacağımız, belki bir başka kıtada yaşayan, başka bir dil konuşan insanlarla temas hâlindeyiz. Diğer yandan bunun ne kadar az hoşgörü, neşe ve anlayış ürettiğini görmek de çok tuhaf. Birbirimizle giderek daha fazla iç içe geçiyor, aynı zamanda da giderek daha yalnızlaşıyoruz.

Romanda yılların aile içi iktidar savaşı var. Anne babanın yarım yüzyıllık evliliğinin temelinde zorunluluk ve sevgi yoksunluğu var. Bu durum bu romanı yazma nedenlerinizden biri miydi? 

Evet, kısmen. Peki bu sevgisizlik mi yoksa sevgiyi gösterememek mi? Bıkkınlık mı yoksa alışkanlıktan doğan bir yakınlık mı? Elli yıl çok uzun bir zaman; bir noktadan sonra değişmektense aynı yolda yürümeye devam etmek belki de daha kolay geliyor. Yaşımız kaç olursa olsun hepimizin mustarip olduğu bir zaafı irdelemek istedim: Hatalarımızla yüzleşmeyişimizi, davranışlarımızı sorgulamayışımızı. Hani bir restoranda yemek sipariş eder, önünüze geldiğinde yemeği beğenmediğinizi fark eder ama yine de yersiniz ya, bu da biraz ona benziyor.

Bir an için bir sanatçı olarak kendi hayatınıza dikkat kesilseniz neler çarpar gözünüze?

Uzun yıllardır tiyatroda çalışıyorum; kuliste oturarak geçirdiğim onca saat bana diyalogları ve seyircinin tepkisini dinlemeyi öğretti. Elli yılı aşkın süredir birinin evladıyım, neredeyse otuz yıldır da anneyim; bu da bana bitmek bilmeyen aile sohbetlerini dinlemeyi ve onlara mümkün olduğunca gülmeyi öğretti.

Romanın mizahi yönünü de es geçmeyelim. Mizah, yazma biçiminizde her daim etkili mi yoksa bu romana özgü bir seçim miydi?

Benim için her şeyin temelinde mizah var. Mizah, en iyi hâliyle, korkuyla başa çıkmanın zarif ve dolaylı bir yolu. Gülmek bir şeyi illa komik bulduğumuz anlamına gelmez; sesle ya da sözle ifade edemediğimiz türlü türlü karmaşık duyguyu dile getirmenin bir yolu da olabilir.

Mizah eski gücünde değil. Bunun sebebi edebiyat dışı alanlarda (sosyal medya, internet vs.) kendisine daha konforlu bir alan bulması olabilir mi?

Adeta tutkalla yapıştırılmış gibi gibi sosyal medyadan hiç çıkmayan insanları görüyorum ama bu kişilerin büyük bir çoğunluğunun pek fazla güldüğünü görmüyorum ki bu da çok hazin bir şey.

'Yaşlanmak değil yaş almak meselesi'

Yaşlılığı öyle etkili bir biçimde işlemişsiniz ki, her an bize kendisini düşündürtüyor. Yaşlılık meselesi bu romanın varoluş nedenlerinden miydi?

Mesele yaşlanmaktan ziyade yaş almak ve bunun bakış açımızı nasıl değiştirdiği. Anne-baba, kızları, torunları… Yakın ve uzak geçmişe dair anıları birbirinden çok farklı. Aynı sahnenin farklı kısımlarını hatırlıyorlar ve bunu genellikle kendi işlerine gelecek şekilde bir parça süslüyorlar. Hepimiz gerçeğin doğru versiyonunun kendimizinki olduğuna inanırız; oysa ekseriyetle nasıl da yanılırız.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

YAZARLAR

Soner Can

Gazetelerin hafta sonu eklerinde, kültür-sanat servislerinde uzun yıllar haberci, yönetici ve yazar olarak çalıştı. Halen sanat edebiyat dergileri için yazarlarla söyleşiler yapıyor, okunmaya değer kitaplara dair yazılar yazıyor.

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende

HİKAYE

Müge Çubukçu ile Galerist’in 25 yıllık kolektif portresi: 'Gönül İşi' sergisi

İstanbul kültür ortamının hızlanmaya başladığı dönemde, 2001 yılında kurulan Galerist, 25. yılını "Gönül İşi" sergisiyle kutluyor. Galerist Direktörü Müge Çubukçu ile sergiden yola çıkarak galerinin 25 yıllık hafızası, İstanbul sanat ortamının dönüşümü, sanatçı-galeri ilişkilerinin görünmeyen katmanları, sanat üretiminin güçlü kökleri ve geçmişin yarattığı gelecek üzerine konuştuk.

Melike Bayık

·

21 Eyl 2026

Müge Çubukçu ile Galerist’in 25 yıllık kolektif portresi: 'Gönül İşi' sergisi
DuendeDuende

HİKAYE

Ed Sheeran'ın apolitiklik sınavı: Müziğin tarafsızlık çağı sona mı erdi?

Geçen hafta Macklemore ile Ed Sheeran arasında patlak veren ve müzik dünyasını sarsan krizin ardından, günümüz endüstrisinde siyasetin müzikten ayrı tutulamayacağına artık emin olduk. Ed Sheeran gibi küresel bir pop devinin dahi tarafsızlık kalesine sığınamayacağını kanıtlayan bu kriz, toz pembe sahnelerin çok geride kaldığını ilan ediyor.

Eda Solmaz

·

21 Eyl 2026

Ed Sheeran'ın apolitiklik sınavı: Müziğin tarafsızlık çağı sona mı erdi?
DuendeDuende

HİKAYE

78. Primetime Emmy Ödülleri: Apple TV’nin tahttaki yeri kalıcı mı?

Korku komedisi "Widow’s Bay"in 14 ödülle rekor kırdığı 78. Primetime Emmy Ödülleri’nde Apple TV, HBO ve Netflix’i geride bıraktı; drama kategorilerinde "The Pitt", mini-dizi kategorilerinde "DTF St. Louis" öne çıktı.

Emre Eminoğlu

·

18 Eyl 2026

78. Primetime Emmy Ödülleri: Apple TV’nin tahttaki yeri kalıcı mı?
DuendeDuende

HİKAYE

Ezhel ile sohbet: 'Gurbet memlekete dönemeyince gurbet oluyor'

“Artık ‘Berlinli Sercan’ oldum” diyen Ezhel için Türkiye’den Almanya'ya gelmesinin üzerinden geçen yıllar, onun için yalnızca başka bir ülkede yaşamaya başlamak anlamına gelmemiş; müziğini, dinleyicisini ve kendisini de değiştirmiş. Almanya’daki diaspora, Gastarbeiter kuşağının hikayeleri, dil öğrenmenin zorlukları, Türkiye’ye dönememenin yarattığı gurbet duygusu ve Yunanistan’da bulduğu memleket izleri üzerine konuştuğumuz Ezhel, “Türkiye kadar Almanya da benim bir gerçekliğim” diyor.

Vartan Estukyan

·

18 Eyl 2026

Ezhel ile sohbet: 'Gurbet memlekete dönemeyince gurbet oluyor'
DuendeDuende

HİKAYE

Renata Salecl'ten 'Kabalık Çağı': Nezaketsizlik bu çağın yeni normali mi?

Renata Salecl, birçok kitabında neden sonuç bağlamında gündeminde tuttuğu neoliberalizm değişmezini, yeni kitabı "Kabalık Çağı"nda da pergelin sabit ayağı olarak kullanıyor. Bireyselden toplumsala yeni liberal düzenin yarattığı sosyal erozyonu incelerken deyim yerindeyse çuvaldızı hem dayatılmış neoliberal düzene hem de onun heveslisi, faili, sürdürücüsü ve kurbanı durumundaki günümüzün şaşkın bireyine batırıyor.

Soner Can

·

14 Eyl 2026

Renata Salecl'ten 'Kabalık Çağı': Nezaketsizlik bu çağın yeni normali mi?