Çatal ve çetrefilli tarihçesi


Coffee Department’ın en yenisiyle tanışın İsveç Gothenburg Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırma filtre kahvenin sağlık için yararlı olduğuna, hatta ömrü uzatabileceğine işaret ederken filtre edilmiş kahvenin hiç kahve içmeyenlere kıyasla herhangi bir nedenden ölüm riskini yüzde 15 oranında azalttığını belirtiyor. Ömrümüzü uzatırken bir yandan keyif yapmaya bakacak olursak; dünyadaki en kaliteli kahve çekirdeklerini bulmayı ve kahveseverlere en güzel kahve deneyimini yaşatmayı hedefleyen Coffee Department , yelpazesindeki kahvelere bir yenisini daha ekliyor. Bugün Apéro okuyucularını Coffee Department’ın en yenisi Diamantina ile tanıştırmak isteriz. Brezilya’dan Balat’a : Diamantina Bu kahvenin yetiştiği yer olan Cerrado bölgesi dünyanın en büyük kahve üreticisi olan Brezilya’nın güney doğusunda, deniz seviyesinden ortalama 1.000 metre yükseklikte yer alırken Atlantik okyanusuna kıyısı olan ve kahve tarımına oldukça elverişli düz bir arazide 45.000 üreticinin kahve tarımı yapmakta olduğu bir bölge olarak öne çıkıyor. Brezilya’da kahve üretim miktarının yüksek hacimli olmasının yanında üretilen kahvenin kalitesinin de üst düzey olduğunun işaretçisi olan Diamantina’yı Coffee Department şöyle anlatıyor: “ Gün kurusu fermantasyon tekniği sayesinde tatlılığı ile ön plana çıkan bu kahve, fincanınızda tuzlu karamel hissiyatında bir tatlılık, malta eriği gibi hafif bir asidite ve damakta uzun süre kalan malt tatları ile günün her saatinde içebileceğiniz, leziz bir kahve. ” Olgunlaşmış kahve meyvelerinin avlularda güneş altında kurutularak işlenmesinin ardından çekirdek üzerinde kuruyan meyve tabakasının ayıklanıp kavurmaya hazır hale getirildiği bu kahve için daha fazla söze gerek yok diyor ve keyifle içmenizi diliyoruz. Coffee Department : Balat ve Nişantaşı'ndaki iki şubesiyle hizmet veren Coffee Department, aynı zamanda İstanbul'un en iyi kahve kavurucularından biri ve dünyanın dört bir yanından topladığı en kaliteli çekirdekleri Balat'taki kavurmahanesinde işliyor. Coffee Department'ın kahveleriyle tanışmak için bu bağlantıyı ziyaret edebilir, ayrıca Coffee Department’ı Instagram’dan da takip edebilirsiniz.
Daha fazlasını öğren →
Günümüzde sofra takımının vazgeçilmez parçalarından olan çatal, insanlığın Paleolitik dönemden beri aşina olduğu bıçak ve kaşıktan binlerce yıl sonra ortaya çıkmıştır. Çatal kullanımı başlamadan önce de binlerce yıl yemek yeme ritüellerinin başarıyla tamamlanabildiği düşünülürse, çatal kullanımı sonradan öğrenilen bir beceridir. Tarihte din adamları tarafından günahkâr ve uğursuz olarak tanımlanan, şeytan dirgenine (pitchfork) benzetilen, "rahatsız edici bir kadınsılığa" sahip olduğu düşünülen, kullanışsız ve snob bulunan çatalın günümüzdeki görünümünü ve işlevini kazanması hem görgü kurallarının evrimi ve modern yemeğin başlamasıyla hem de önemli bir tutum değişimiyle ilişkilendirilir.
Tarih sahnesine ne zaman çıktı? Yemeklerin çoğunlukla elle veya bıçak yardımıyla yendiği Antik Mısır, Yunan ve Roma uygarlıklarında aslında çatal da kullanılıyordu. Fakat burada kullanılan çatallar, modern çatallardan hem şekil hem işlev olarak oldukça farklıydı. Çatallar, yemek pişirirken kullanılan büyük ve uzun araçlardı. 7. yüzyılda Bizans İmparatorluğu’nda yalnızca saraylarda kullanılan sofra çatalları, birkaç yüzyıl sonra bölgenin zengin aileleri arasında da yaygınlaştı.
Soylu evliliklerin etkisi: Sofrada çatal kullanımının yaygınlaşmasında tarihteki bazı soylu evlilikleri kültür elçisi görevi gördü. 11. yüzyılın başlarında Bizans İmparatoru II. Basil’in yeğeni Maria Argyropoulina’nın, Venedik Dükü Pietro II Orseolo'nun oğlu Giovanni ile olan düğün ziyafetinde kullanılması için altın çatal getirtmesi, dönemin din adamları tarafından kınanarak Tanrı'nın verdiği doğal çatallara (ellere) ihanet olarak tanımlandı. Argyropoulina’nın evlendikten yalnızca iki yıl sonra vebaya yakalanarak ölmesi, küstah davranışı sebebiyle Tanrı tarafından cezalandırılması olarak yorumlandı.
16. yüzyılın başlarında çatal kullanımının benimsenmesine önayak olacak bir başka soylu evlilik gerçekleşti. II. Henri ile evlenerek Fransa Kraliçesi olan Catherine de' Medici, İtalya’dan gelirken kullanımına aşina olduğu gümüş bir çatal koleksiyonu getirdi. II. Henri’nin saray mensupları, kullanmayı bilmediği bu aletle yemek yemeye çalışırken zorlanıp alay konusu olsalar da kısa zamanda çatal kullanımı Fransız Sarayı ve zengin aileler tarafından benimsenmeye başladı.
İngiltere’ye çatalı tanıtan adam "Furcifer": Gezgin Thomas Coryat, 17. yüzyılın başında yaptığı denizaşırı seyahatteki gözlemlerini anlattığı Coryat's Crudities kitabını yazdı. Bu kitapta, özellikle İtalya’dan bahsederken gezdiği çoğu bölgede yerel halkın ve orada yaşayan yabancıların yemeklerde küçük çatallar kullandığından ve yemeğe parmaklarla dokunmanın hijyenik görülmediğinden bahsetti. Başta çatal kullanımı alay konusu olup Coryat’a "Furcifer" takma isminin verilmesine sebep olsa da kısa sürede kullanımı kabul gördü. Özellikle Victoria Devri'nde çatal kullanımı sosyal statüde önem kazandı ve farklı yemekler için farklı çatallar üretildi.
Çatalın yükselişi: Çatal kullanımının Avrupa’da yaygınlaşmasıyla şeklinde de değişimler oldu. Eski düz ve iki uçlu çatallara eklenen eğim ve ekstra uçlar, ona yeni bir işlev katmış oldu. Bu değişiklik, sofra bıçaklarının tasarımını da etkiledi. Bir rivayete göre, Kardinal Richelieu’nün bir misafirin bıçağın uç kısmıyla dişlerini temizleme alışkanlığından iğrenmesi sebebiyle, yeni yemek bıçaklarındaki sivri uç yuvarlanmaya başlandı. 1669’da ise Fransa Kralı XIV. Louis tüm sivri uçlu bıçakları yasakladı. Bu yasağa göre tüm yemek bıçaklarının sivri uçları yuvarlatıldı ve üretilen yeni bıçaklar kör uçlu olarak yapıldı. Şiddet potansiyelini azaltan bu yeni bıçak tarzı, tüm Avrupa’ya yayıldı ve Amerika-Avrupa kıtaları arasında günümüzde de devam eden bir yemek ayrımına yol açtı.
ABD'de henüz çatal kullanımının yaygın olmadığı 18. yüzyılda, ithal edilen bıçakların kör uçlu olması "American Shuffle" ve "zigzagging" denilen yemek yeme biçimini ortaya çıkardı. Keskin ucu olmayan bıçaklarla kesme işlemi zorlaştığından, bir elle bıçağı tutarken diğer ellerindeki kaşıkla bıçağı sabitleyip, yemeğin kalanına kaşık kullanarak devam etmeye başladılar. 1850’lerde ABD'de çatal yaygınlaşmış olmasına rağmen bu yeme biçimi devam etti.
Paslanmaz çelik devrimi: Geçmişte çatalların yapımında kullanılan malzemeler; altın, gümüş, bakır, bronz, demirdi. Bunların arasından elektrot potansiyeli en düşük olması sebebiyle altın, yiyeceklerle ve ağızdaki sıvılarla kimyasal reaksiyona girmediği için yemeğin tadında bir değişim yaratmıyordu. Fakat daha ulaşılabilir metaller olan bakır, bronz ve demirden yapılan çatallar ağızda belirgin metalik bir tat oluşturuyordu. 1743’te Sheffield’da gümüş tabak ismi verilen, metalik tadı azaltmaya yarayan bir yöntem bulundu ve bu yöntemle bakırın üzerinde gümüş kaplama yapılmaya başlandı. Fakat kalıcı çözüm doğrudan elektrik akımı vasıtasıyla yapılan galvanik kaplamanın bulunmasıyla sağlandı.
Plastik tehlike: 20. yüzyıldan itibaren üretilen tek kullanımlık plastik çatal bıçak takımları, metaller gibi yemeklerle kimyasal etkileşime girip tat değişimi yaratmasa da oluşturduğu atıklar geri dönüştürülemediğinden çevre için ciddi bir tehlike oluşturuyor. Yemek siparişi ve hazır yemek kültürlerinin güçlendiği günümüz dünyasında bilinçsiz ve savurganca gelişen yoğun bir plastik kullanım alışkanlığı söz konusu. Sadece ABD'de yılda 40 milyar plastik kap boşa harcanıyor. #CUTOUTCUTLERY gibi kampanyalarla yemek siparişlerinde tek kullanımlık plastik çatal bıçağın talebe bağlı olarak gönderimi sağlanıyor ve plastik kullanımı azaltma yollarında bireysel mücadelenin önemi vurgulanıyor.
Saray sofralarından dini vaazlara, ağızda kötü tat bırakan metallerden çevrede atık bırakan plastik alternatiflere; çatal, bıçak ve kaşığın hikâyeleri yüzyıllardır devam ediyor. Son hâllerini buldular mı yoksa gelecekte insanlığın sofrasında nasıl yardımcılarımız olacak göreceğiz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Haftanın menüsü: Çatalın sofralara gelişinin hikâyesi, Marmara'daki çevresel felakete bir bakış
09 Haz 2021

YAZARLAR

apéro
İştah ve ufuk açan yemek yayını. Her çarşamba ve cumartesi önlüğünü giyer.
İLGİLİ OKUMALAR
Türkiye'de kahvaltı hiçbir zaman yalnızca günün ilk öğünü olmadı. Ailelerin, dostlukların ve gündelik hayatın etrafında şekillenen bu kültür, Erenköy'deki Mehmet Ali Paşa Köşkü'nde bulunan Ethem Efendi Kahvaltı'yla geçmişi ve bugünü aynı sofrada buluşturuyor.
11 Tem 2026

Londra’da Türk mutfağı artık yalnızca kebapçılar ve mahalle restoranlarından ibaret değil. Şehrin merkezinde açılan yeni nesil restoranlar, sokak lezzetlerini yeniden yorumlayan girişimler ve farklı kitlelerle kurulan yeni ilişkiler, mutfağın görünürlüğünü ve algısını değiştiriyor. Soho’dan Dalston’a uzanan bu rota, Türk mutfağının Londra gastronomi sahnesindeki yerini takip ediyor.
04 Tem 2026

Beyoğlu’nun, ahşap dokulu ve minimalist atmosferiyle öne çıkan Uzak Doğu etkili restoranı Hona'dayız. Hona, şef Ansar Kemaloğlu’nun ailesinin sürgün edildiği köyün adı. Özbekistan’da geçen çocukluk yılları, Uzak Doğu mutfaklarıyla kurulan erken temas, Türk mutfağına yöneliş ve Uygur mutfağında başlayan profesyonel deneyim, bugün Hona’yı şekillendiren fikrin temelini oluşturuyor.

Ege kıyıları ve İstanbul Boğazı boyunca uzanan beş restorana konuk olduk. Her biri denizle kurulan ilişkiyi farklı yorumlarla ele alıyor. Kimi mevsime teslim olup günlük avın peşinden gidiyor, kimi ocakbaşını esintili bir Bodrum akşamına taşıyor, kimi ise köklü aile hikayelerini aynı bahçede yaşatıyor. Ortak noktaları ise ürünün kendisine duyulan güven ve ortak kurulan sofralar.
20 Haz 2026

Punch denince akla genellikle alkollü içecekler gelse de bu tarif, narenciye, çay ve baharat notalarının öne çıktığı alkolsüz bir yorum sunuyor. İsli karakteriyle öne çıkan Lapsang Souchong çayı, limon ve portakal kabuklarından hazırlanan oleo-saccharum ile birleşirken; tonik ve soda suyu karışıma ferahlatıcı bir canlılık kazandırıyor. Önceden hazırlanan soğuk demleme çay sayesinde derin aromalara sahip bu punch, kalabalık davetler için ideal.
20 Haz 2026




