Emin Hitay: 'Gerçek destek, sanatçının odada kalabilmesini sağlamaktır'

Hitay Vakfı Kurucu Başkanı Emin Hitay’ın 2013’te üç sanat öğrencisini Art Basel’e götürerek başlattığı genç sanatçı destek programı, bugün sekiz ülkeden öğrencileri buluşturan uluslararası bir yarışmaya dönüştü. Emin Hitay’la bir sanatçıya ilk fırsatı vermenin ötesine nasıl geçilebileceğini, uluslararası görünürlüğün sınırlarını ve Türkiye’de gençlerin sanatsal üretimini sürdürülebilir kılmanın yollarını konuştuk.
Emin Hitay: 'Gerçek destek, sanatçının odada kalabilmesini sağlamaktır'

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

Hitay Vakfı’nın genç sanatçılara yönelik programının hikayesi 2013’te, henüz ortada bir vakıf ya da uluslararası yarışma yokken başladı. Koleksiyoner Emin Hitay’ın bireysel girişimiyle üç sanat öğrencisi Art Basel’i yerinde görmek üzere yurt dışına gönderildi. Yıllar içinde program genişledi; geçen yıl Türkiye’deki üniversite öğrencilerine açılan yarışma, bu yıl Türk Devletleri Teşkilatı işbirliğiyle sekiz ülkeye yayıldı ve yaklaşık 600 başvuru aldı. Bu yılın kazananlarıyla birlikte program sayesinde Art Basel, Berlin Bienali ve Venedik Bienali gibi uluslararası sanat etkinliklerini yerinde gören gençlerin sayısı 50’ye ulaştı.

Vakfın kurucu başkanı Emin Hitay, 1986’da ilk eserini satın almasından bu yana koleksiyonerlikle kurduğu ilişkiyi sanatçının üretim koşullarına doğru genişletmiş. Bugün vakfın yarışması, genç sanatçı adaylarına uluslararası sanat dünyasını yerinde görme, başka coğrafyalardan meslektaşlarıyla karşılaşma ve kendi üretimlerine dışarıdan bakma fırsatı sunmayı amaçlıyor. 

  • Fakat yarışmanın ölçeği büyüdükçe daha temel bir soru da ortaya çıkıyor: Bir genç sanatçıyı Venedik’e ya da Basel’e götürmek, onun sanat hayatında kalıcı bir fark yaratmaya yetiyor mu?

Hitay’ın projeyi anlatırken tekrar tekrar döndüğü yer de burası. Öğrenciyken atölyesi, hocaları ve çevresi olan bir sanatçı için okuldan sonraki birkaç yıl, bu destek yapısının büyük ölçüde ortadan kalktığı en kırılgan dönemlerden. İlk fırsatı vermekle o fırsatın kalıcı bir etkiye dönüşebileceği koşulları yaratmak arasında da kat edilecek bir mesafe var.

Emin Hitay’la 2013’te üç öğrenciyle başlayan girişimin uluslararası bir platforma dönüşmesini, koleksiyonerlikle vakıf kuruculuğu arasındaki ilişkiyi, yerel ile küresel arasındaki gerilimi ve Türkiye’de genç sanatçıların üretmeyi sürdürmek için bugün en çok neye ihtiyaç duyduklarını konuştuk.

2013’te bireysel bir inisiyatifle başlattığınız öğrenci destek programı, son iki yıldır önce ulusal, ardından da uluslararası bir sanat yarışmasına dönüştü. Bu süre içinde destek verdiğiniz genç sanatçıların bugün nerede olduklarını sistematik olarak takip ediyor musunuz? Yarışmanın ve daha sonra da vakfın yarattığı etkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

2013’te yola çıkarken amacımız yalnızca bir proje yapmak değil, yeteneğe ve farklı düşünce biçimlerine alan açmaktı. Aradan yıllar geçti ve bu sene kazananlarla birlikte uluslararası sanat deneyimi edinen öğrenci sayımız 50’ye ulaştı; Art Basel, Berlin Bienali ve Venedik Bienali gibi dünyanın önde gelen sanat etkinliklerini yerinde görme fırsatı elde ettiler. Bugün o gençlerin uluslararası arenada deneyim kazandığını, kendi sanatsal dillerini bağımsızca kurduklarını görmek en büyük motivasyonumuz. Onları sistematik bir listeyle takip etmenin ötesinde, organik ve sahici bir bağ kurmayı tercih ediyoruz. Birçoğuyla bağımız devam ediyor. Kiminin sergisini takip ediyor, kimiyle yeni üretimleri üzerine konuşuyoruz.

Vakfın yarattığı en büyük etki bence şu: Kariyerinin başındaki bir sanatçıya, “Senin üretimin, senin dünyaya bakış açın değerli ve biz bunun arkasındayız” güvenini verebilmek. Bu etkinin bir diğer göstergesi de tek bir üniversiteyle başlayan yarışmanın bugün sekiz ülkeden yaklaşık 600 başvuru alan uluslararası bir platforma dönüşmesi. 

Ancak bizim için en somut sonuç, bir gencin kendi üretimine başka bir gözle bakmaya başlayıp “Ben de bu dünyanın parçası olabilirim” diyebilmesi. Bu güven, bir sanatçının başarı hikayesinde çarpan etkisi yaratır diye düşünüyorum.

Yarışmanın 2013’te üç öğrencinin Art Basel deneyimiyle başlayıp bugün sekiz ülkeden genç sanatçıları buluşturan uluslararası bir platforma dönüşmesi, büyüyen ölçeğin ötesinde yarışmanın amacını da değiştirdi mi? Bugünkü yapıyı ilk yıllarda kurduğunuz yapıdan hangi açılardan farklı buluyorsunuz? Büyürken kaybetmekten korktuğunuz şeyler de var mı?

Ölçek büyüdü, etki alanımız genişledi ama işin özü hiç değişmedi. İlk yıl o üç öğrencinin gözündeki uluslararası sanat dünyasını keşfetme heyecanı neyse, bugün sekiz ülkeden gelen gençlerin yaşadığı deneyim de aynı. Amaç hâlâ genç sanatçı adaylarının uluslararası sanat dünyasını kitap sayfalarının ötesinde, yerinde tanıması. Değişen şey, bu deneyimi kiminle paylaştıkları. İlk yıllarda tek bir üniversitenin öğrencileriyle yola çıkmıştık. Geçen yıl yarışmayı Türkiye’deki tüm üniversite öğrencilerine açtık, bu yıl Türk Devletleri Teşkilatı işbirliğiyle sekiz ülkeye ulaştık. 

Büyürken kaybetmekten imtina ettiğimiz tek şey o ilk günkü samimiyet ve sanatçıyla kurduğumuz doğrudan temas. Artık sadece Türkiye’den dışarıya bakan bir yapı değiliz. Farklı coğrafyaların Türkiye’de ve dünyada birbirine baktığı, etkileşime girdiği çok uluslu, çift yönlü bir diyalog zemini kurduk. Büyürken en çok dikkat ettiğimiz şey de özeni kaybetmemek. 

Başvuru sayısı arttıkça her dosyanın bir sayıya dönüşme riski doğuyor. Bu nedenle tüm başvuruları 12 kişiden oluşan uluslararası bir jüriyle, her yarışmacıya hak ettiği zamanı ayırarak değerlendirdik. Biz bürokratik bir kurumdan ziyade, sanatı yaşatan dinamik bir yol arkadaşı olarak kalmak istiyoruz.

Bir koleksiyoner olarak sanat eserinin kendisiyle, bir vakıf kurucusu olarak ise sanatçının üretim koşullarıyla ilgileniyorsunuz. Bu iki bakış açısı birbirini nasıl besliyor ya da bu iki rol arasında gerilim oluştuğunu hissettiğiniz anlar da oluyor mu?

Burada bir gerilimden ziyade kusursuz bir tamamlayıcılık var. Koleksiyoner olarak, bir eserin entelektüel derinliğiyle, o tamamlanmış anın gücüyle bağ kurarsınız. Vakıf kurucusu olarak ise o eserin var olabilmesi için gereken ekosistemi, o arka plandaki mutfağı dert edinirsiniz. 1986'da ilk eseri aldığımda bu sadece içgüdüsel bir sahiplenmeydi ancak zamanla anladım ki sadece eseri almak yetmez. O eseri üretecek zihinleri, yeni jenerasyonları da desteklemek zorundasınız. Biri dünü ve bugünü muhafaza etmek, diğeri ise yarını bizzat inşa etmektir.

Elbette iki bakış bazen farklı yönlere çekebiliyor. Koleksiyoner gözü tamamlanmış işe bakarken, vakıf tarafında çoğu zaman henüz tamamlanmamış bir potansiyelle karşı karşıyasınız. Bir öğrencinin işinde eksik aramak kolaydır; önemli olan o işin nereye gidebileceğini görebilmek. Bu nedenle seçim sürecini yalnızca kendi değerlendirmemize bırakmamak ve koleksiyonerin zevki ile vakfın sorumluluğunu birbirine karıştırmamak bizim için önemli. Yarışmanın değerlendirmesini farklı ülkelerden akademisyen ve sanatçılardan oluşan bir jüri yapıyor. 

Yine de iki rol aynı yerden besleniyor; iyi bir işin ortaya çıkışına ve bir sanatçının gelişimine tanık olmanın verdiği heyecandan.

Genç sanatçıların uluslararası bir fuarı ya da bienali görmesini sağlamak, aslında onlara kendi üretimlerini yeniden değerlendirebilecekleri bir mesafe de kazandırıyor. Sizce genç bir sanatçının kariyeri için en dönüştürücü deneyim hangisi oluyor: Başka sanatçılarla karşılaşmak, farklı coğrafyalar görmek, eleştirel bir çevreye girmek ya da kendi işine dışarıdan bakabilmek?

Tüm bu saydıklarınız çok değerli ama bence en dönüştürücü olanı, uluslararası sanat ekosisteminin içinde rahat nefes alabilmeyi öğrenmek. Venedik Bienali gibi platformlar, genç bir sanatçıya sadece yeni işler göstermez, ona kendi üretiminin bu devasa küresel anlatı içinde nerede konumlandığını gösterir. Özellikle başka sanatçılarla, akranlarla karşılaşmak bu deneyimi daha da güçlü kılıyor. Aynı yaşta, başka bir ülkede yetişmiş birinin aynı soruya bambaşka bir cevap verdiğini görmek, insanı kendi işiyle yüzleştiriyor ve kendi üretimine dışarıdan bakabilmesini sağlıyor.

Bu yıl kazanan 10 öğrenci, 61. Venedik Bienali kapsamında düzenlenecek özel keşif programına katılıyor ve farklı ülkelerden genç sanatçılarla aynı ortamı paylaşacak. Bienalde gördükleri kadar, gün sonunda birbirleriyle yaptıkları sohbetlerin de onları değiştireceğine inanıyorum. Kendi işine dünya standartlarında bir mercekle bakabilmek bir sanatçının profesyonel kelime dağarcığını, argüman üretme becerisini ve özgüvenini genişletiyor. Fuar ya da bienal bir sahne sunuyor; asıl dönüşüm o sahnenin önünde birbirine soru soran gençlerin arasında yaşanıyor.

“Yerelden beslenmek” ile “küresel sanat dünyasının parçası olmak” arasında bugün sıkça bir gerilim kuruluyor. Siz bu ikisini birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısı olarak görüyorsunuz. Peki Türkiye’den çıkan genç bir sanatçının uluslararası görünürlük kazandığında kaybetmemesi gerektiğini düşündüğünüz şey nedir?

Bu ikisi birbirinin alternatifi değil, birbirinin can damarı bence. Türkiye’den çıkan bir sanatçının uluslararası arenada kaybetmemesi gereken en kritik şey kendi özgün dili, kültürel referansları ve işe başlarken sorduğu soru. Trendler çok hızlı değişir ancak o anki popülariteye veya ticari şablonlara göre üretim yapmak sanatçıyı sıradanlaştırabilir. Asıl güç, kendi yerel kodlarını, dertlerini ve toplumsal hafızasını tüm dünyanın anlayabileceği evrensel, çağdaş ve entelektüel bir dille tercüme edebilmesinde yatar. Özgünlük tam da bu köklenme ile dünyaya açıklık arasındaki dengeden doğuyor.

Uluslararası görünürlük beraberinde beklentiler getiriyor ve sanatçının başkalarının beklediği işi üretmeye yönelmesi çok kolay. Oysa onu görünür kılan şey çoğu zaman kendi hikayesi. Bu yıl sekiz ülkeden resim, heykel ve fotoğraf öğrencisini aynı platformda görmek bana bunu yeniden hatırlattı. Her biri kendi coğrafyasının ışığını, malzemesini ve hafızasını taşıyordu ve yarışmayı zenginleştiren de bu farklılıktı. Yerel olanı koruyup onu herkesin okuyabileceği bir biçimde anlatabilmek, bir sanatçının uzun vadede sahip olduğu en değerli sermaye.

Bu yıl Türk Devletleri Teşkilatı ile kurulan yapı, ortak kültürel miras fikrini çağdaş sanat üzerinden yeniden düşünmek için de ilginç bir zemin yaratıyor. Sizce ortak bir geçmişe sahip olmak, sanatçıları birbirine yaklaştırmak için yeterli mi; yoksa asıl değer, bu ortak mirasın farklı kuşaklar ve coğrafyalar tarafından yeniden yorumlanmasında mı ortaya çıkıyor?

Ortak bir geçmişe sahip olmak çok güçlü bir başlangıç noktası, kıymetli bir tanışıklık hâli. Fakat sanatı var eden, sanatı ileriye taşıyan şey nostalji değildir. Asıl değer, bu ortak kültürel mirasın bugünün toplumsal dönüşümleri, teknolojisi ve yeni kuşakları tarafından nasıl yeniden yorumlandığında ortaya çıkıyor. Bu yıl Türk Devletleri Teşkilatı işbirliğiyle Türkiye, Azerbaycan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Kazakistan, Kırgızistan, Macaristan, Özbekistan ve Türkmenistan’dan öğrenciler aynı yarışmada buluştu. Ortak bir hafıza elbette var ancak genç kuşak bu hafızayı her coğrafyada farklı bir yerden okuyor.

Kiminin işinde gelenek bir malzeme, kiminde sorgulanacak bir konu olarak karşımıza çıkıyor. Değerli olan, bu farklı okumaların yan yana gelmesi. Merkez dışı kalmış coğrafyaların küresel sanat tarihine sunacağı çok taze anlatılar var. Mesele sadece geçmişi yad etmek veya coğrafi temsil sağlamak değil, o güçlü kökleri çağdaş sanatın filtresinden geçirerek yarına dair yeni, disiplinlerarası bir sanatsal diyalog yaratabilmek. Bizim rolümüz de bu karşılaşmaya zemin hazırlamak ve sonrasında ortaya çıkacak olana alan bırakmak.

Vakfın hedefini yalnızca yarışmayı büyütmekten ziyade sürdürülebilir bir sanat ekosistemi kurmak olarak tarif ediyorsunuz. Türkiye’de bu ekosistemin bugün en zayıf halkası sizce neresi? Bir sanatçının desteklenmesi açısından “ilk fırsatı vermek” ile onun üretim yolculuğunda uzun vadeli bir paydaş olmak arasında nasıl bir fark görüyorsunuz? Vakfın sorumluluğunun nerede başlayıp nerede bittiğini düşünüyorsunuz?

Türkiye’deki sanat ekosisteminin en zayıf halkası maalesef sürdürülebilirlik. Görünürlüğü yüksek etkinliklere sponsor bulmak nispeten kolay ancak bağımsız platformların, araştırmaların ve henüz yolun başındaki bir sanatçının gündelik üretim sürecinin desteklenmesi daha geri planda ve eksik kalıyor. Özellikle okuldan sonraki ilk birkaç yıl çok kritik. Öğrenciyken bir atölyeniz, hocalarınız, bir çevreniz var. Mezun olduğunuz gün bunların çoğu ortadan kalkıyor ve üretime devam etmek için gereken alanı, zamanı ve kaynağı bulmak zorlaşıyor. Pek çok yetenek tam da bu geçişte kayboluyor.

İlk fırsatı vermek o sanatçıya kapıyı aralamaktır; ancak asıl anlamlı destek, o kapıdan içeri giren sanatçının odada kalabilmesini, üretimini sürdürebilmesini sağlamaktır. Gerçek destek benim için budur. Bu nedenle yarışmayı tek seferlik bir ödülün ötesinde, sürdürülebilir bir kültür, keşif ve eğitim platformu olarak kurguluyoruz. Vakfın sorumluluğu bence sanatçı kendi ayakları üzerinde bağımsız ve güçlü bir şekilde durana, önündeki seçenekleri çoğaltıp kendi özgün dilini özgürce konuşabilene kadar süren önemsediğimiz bir yol arkadaşlığı. 

On yıl sonra geriye dönüp Hitay Vakfı’nın sanat alanındaki etkisine baktığınızda, bugün koyduğunuz hedeflerden hangisinin gerçekleşmiş olmasını gerçek bir başarı olarak kabul edersiniz? Başka bir deyişle, sizin için vakfın asıl mirası ne olacak?

On yıl sonra geriye dönüp baktığımda görmek istediğim tablo bizim desteğimizle yola çıkmış genç sanatçıların dünyanın en önemli müzelerinde, bienallerinde kendi bağımsız ve güçlü sesleriyle var olmaları. Bugün Venedik’e öğrenci olarak giden gençlerden birinin aynı bienale bu kez kendi eseriyle dönmesi benim için çok anlamlı bir başarı olur. Bu sene kazananlarla birlikte 50 olan uluslararası deneyim kazanmış öğrenci sayısının katlanarak artması ve sekiz ülkeyle kurulan bu buluşmanın kalıcı bir ağa dönüşmesi de aynı şekilde.

Ancak asıl miras bir isim listesi olmayacak. Benim için gerçek başarı, bir öğrencinin yeteneğine güvenip onu dünyanın sanat sahneleriyle tanıştırmanın ne kadar dönüştürücü olduğunu göstermek ve bu yaklaşımın bizden bağımsız olarak çoğalmasını sağlamak. İş dünyasının, genç girişimcilerin ve diğer kurumların sanata destek vermeyi ikincil bir sosyal sorumluluk veya lüks bir hobi olarak değil, toplumun entelektüel kapasitesine, kültürel hafızasına ve geleceğine yapılmış asli bir yatırım olarak görmesine öncülük etmiş olmak isterim. Bir vakıf, kendisi olmadan da süren bir alışkanlık yaratabildiğinde amacına ulaşmış olur.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

YAZARLAR

Deniz Kaynak

Editor-in-chief at Aposto

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende
∙

HİKAYE

Bibliyoterapi'de bu hafta: Kendini ifade etmekte zorlanan ergenler için kitap reçetesi

Duygularımızı düşünmekle onları ifade etmek arasında sandığımızdan daha uzun bir mesafe var. Hatta bazen düşünmek, ifade etmenin alternatifi hâline geliyor. İnsan kendi zihninde o kadar uzun zaman geçiriyor ki başkalarıyla konuşmak zorunda kalmıyor. Ergenlikte bütün bunlara bir de başkalarının ne düşündüğüne dair hassasiyet ekleniyor. Kendini ifade etmekte zorlanan ergenler için üç kitap.

Aslı Perker

·

09 Eki 2026

Bibliyoterapi'de bu hafta: Kendini ifade etmekte zorlanan ergenler için kitap reçetesi
DuendeDuende
∙

HİKAYE

'Animals' kadrosuyla sohbet: Ayrıcalıklar ahlaki seçimlerimizi nasıl şekillendiriyor?

Ben Affleck’in yönettiği ve başrolünü üstlendiği Animals, bir çocuğun kaçırılması üzerinden sınıfsal ayrıcalığı, ırksal önyargıları ve bir insan hayatına biçilen değeri sınıyor. Filmin yıldız oyuncularla dolu kadrosundan Ben Affleck, Kerry Washington, Adriana Paz, Luis Gerardo Méndez ve Gillian Anderson’a bağlanıp filmden hareketle önyargılar, ayrıcalıklar ve kriz anlarında empati kurmanın sınırları üzerine konuştuk.

Emre Eminoğlu

·

09 Eki 2026

'Animals' kadrosuyla sohbet: Ayrıcalıklar ahlaki seçimlerimizi nasıl şekillendiriyor?
DuendeDuende
∙

HİKAYE

İstanbul Modern’den 'Aynı Mavinin Altında': Çok sesli bir sanat tarihi

İstanbul Modern’in yeni koleksiyon sergisi Aynı Mavinin Altında, Türkiye sanat tarihini geçmiş ve çağdaş üretimler arasında yeniden düşünmeye açılan canlı bir alan olarak ele alıyor. Serginin eş küratörleri Çelenk Bafra ve Deniz Pehlivaner ile bir müzenin sanat tarihini nasıl yeniden yazabileceğini, imkan ve olasılıkların neler olduğunu konuştuk.

Melike Bayık

·

09 Eki 2026

İstanbul Modern’den 'Aynı Mavinin Altında': Çok sesli bir sanat tarihi
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Yıldız Tozu | Maneviyatı özgürleştirmek: Kieślowski sineması

Kieślowski kendisini agnostik olarak tanımlar. "Dekalog" gibi, On Emir’i doğrudan çıkış noktası alan bir eser yaratmasına rağmen Katolik öğretisini filmlerinin ahlaki otoritesine dönüştürmez. Kendi anlatımında da gördüğümüz gibi, ahlaki dünyasının oluşumunda Katoliklikten çok, bağımsız düşünme deneyimi belirleyicidir; “etik” kavramının tacı, onu hak eden krala, maneviyata iade edilir.

Mehmet Sindel

·

09 Eki 2026

Yıldız Tozu | Maneviyatı özgürleştirmek: Kieślowski sineması
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Altın Koza'nın ardından: Adana'da neler izledik?

33. Adana Altın Koza Film Festivali’ni, ulusal yarışmanın hayal kırıklıkları, Dünya Sineması’nın güçlü filmleri ve sinemanın sınırlarını sorgulatan tartışmalarıyla ele aldık.

Emre Eminoğlu

·

05 Eki 2026

Altın Koza'nın ardından: Adana'da neler izledik?