Filmekimi’nde neler izledik?

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
9-18 Ekim’de İstanbul’da, 15-18 Ekim’de Ankara’da düzenlenen Filmekimi, bu iki kentte sona erse de 22-25 Ekim tarihleri arasında İzmir ve Mersin’de izleyiciyle buluşmaya devam edecek. Benim için bu yılın seçkisi, önceki festivallerden taşıdığım izlenimlerle yeni keşiflerin buluştuğu bir program oldu.
Filmlerin birçoğunu Saraybosna Film Festivali, MUBI Fest, Ayvalık Film Festivali ve Adana Altın Koza Film Festivali’nde izlemiş, bazılarını buradaki yazılarımda paylaşmıştım. Filmekimi’nde ilk kez izlediklerim ise kimi zaman o filmleri yeniden düşünmeme, aralarında beklemediğim bağlar kurmama neden oldu. Ölüm ve yasla baş etmenin yollarından bizi kendi yargılarımızla yüzleştiren ahlaki ikilemlere, beyazperdeye taşınan gerçek hayatlardan tanıklığın sorumluluğuna uzanan bu yazıda, önceki festivallerden aklımda kalanlarla Filmekimi’nin yeni karşılaşmalarını biraraya getirdim.

All of a Sudden | Kaynak: İKSV
Filmekimi seçkisinde ölüm, kayıp ve yas etrafında dolaşan filmler arasında, önceki festivallerde izlediğim All of a Sudden ve Everytime en sevdiklerim arasındaki yerlerini koruyor. Ryūsuke Hamaguchi’nin bir bakım merkezi yöneticisiyle kanser teşhisi konmuş Japon bir tiyatro sanatçısının dostluğunu anlattığı All of a Sudden, Japon ve Fransız sinemaları arasında kurduğu köprüyle beni çok etkilemişti. Sinemayla tiyatronun iç içe geçtiği anlatısı, yaşlı ve hasta bakımı üzerinden geliştirdiği kapitalizm eleştirisi ve imkansızın peşinden gitmeye dair söyledikleriyle, uzun süresi boyunca dikkatimi diri tutmayı başarmıştı. Sandra Wollner’in bir kaybın ardından yas, suçluluk, hatıralar ve hayallerin birbirine karıştığı Everytime’ını da bu yılın benim için en özel filmlerinden biri olarak hatırlıyorum.

A Long Winter | Kaynak: İKSV
Filmekimi’nde ilk kez izlediğim A Long Winter ve Wild Horse Nine’da ise aynı duygusal yakınlığı bulamadım. Annesinin kar fırtınasında kaybolmasının ardından babasıyla baş başa kalan genç bir adamı izleyen A Long Winter için beklentim yüksekti: En sevdiğim yönetmenlerden Andrew Haigh, daha önce Brooklyn’i çok iyi bir uyarlamaya dönüşen Colm Tóibín’in kuir bir yan anlatı da barındıran öyküsünü perdeye taşımak için çok doğru bir isim gibi gelmişti. Dönemin, coğrafyanın ve hikayenin kasveti, bilinmezliğin, yalnızlığın ve kaybın gergin bir metaforu olsa da bunun aynı zamanda düpedüz sıkıcı, bir türlü akmayan bir filme dönüştüğünü görmek üzücüydü. Başroldeki Fred Hechinger ve yan roldeki D’Pharaoh Woon-A-Tai çok iyi; fakat baba rolündeki Ebon Moss-Bachrach başta olmak üzere bazı oyuncu seçimleri de filmin dünyasına inanmamı zorlaştırdı. Kötü bir film olduğunu düşünmüyorum, ama Haigh’in sinemasında sevdiğim duygusal yoğunluğun uzağında kaldım.

Wild Horse Nine | Kaynak: İKSV
Martin McDonagh’ın, 1973’te Şili’deki darbenin hemen öncesinde Santiago’dan Paskalya Adası’na gönderilen iki CIA ajanını merkeze aldığı Wild Horse Nine’da ise mesele, benden yakınlık duymamı beklediği karakterlere bakışıydı. McDonagh bize daha önce In Bruges’de, dünyanın en sıkıcı yerlerinden birinde sıkışıp kalmış, aralarında yaş farkı bulunan ve biri hayatının sonuna yaklaşan iki silahlı adam hakkında müthiş bir hikaye zaten anlatmıştı. Buradaysa ölmekte olan CIA ajanının kadın düşmanlığını ve woke-karşıtlığını ölümün gölgesinde hoş görmemiz gereken eğlenceli kişilik özellikleri gibi sunan duygusallığa ortak olamadım. CIA’in Küresel Güney’deki faaliyetlerine bir güzelleme gibi gelen bu yaklaşım, filmin duygusal davetine katılmamı daha da zorlaştırdı. Yine de dış mekan çekimlerindeki görüntü yönetmenliğinin, John Malkovich’in (Venedik’te ödüllendirilen ve muhtemelen Oscar’a aday olacak) performansının ve McDonagh’ın, anlattıklarına katılsam da katılmasam da her daim olağanüstü bulduğum oyuncu yönetimi ve diyalog yazma becerisinin hakkını teslim etmek gerekiyor.

Fjord | Kaynak: İKSV
Bu yıl Avrupa sinemasında tekrar tekrar karşımıza çıkan temalardan biri, aile içinde yaşananlar üzerinden izleyiciyi ahlaki ikilemlerle baş başa bırakan hikayeler… Cristian Mungiu’nun Altın Palmiye ödüllü filmi Fjord, Norveç’te bir köye yerleşen dindar Rumen-Norveçli bir çiftin, kızlarının vücudunda fark edilen morluklar nedeniyle çocuk koruma hizmetlerinin radarına girmesini anlatıyordu. Ailenin muhafazakar değerlerine duyduğum tepkiyle, göçmen kimlikleri ve kültürleri üzerinden yargılanmalarına duyduğum rahatsızlık öyle çarpışmıştı ki günler sonra bile kimin yanında durduğumu, hatta birinin tarafında durmam gerekip gerekmediğini bilemiyordum. Yer yer Camus’nün Yabancı’sını düşündüren film, karakterleri yaptıkları yüzünden mi, yoksa kim oldukları yüzünden mi yargıladığımızı sorgulatıyordu.
Adana’da izlediğim Gentle Monster da kocasının korkunç bir suçla itham edilmesiyle aile hayatı altüst olan bir piyanisti merkezine alıyor; Léa Seydoux’nun performansı kadar, izleyiciyi etik açıdan zorlayan sorularıyla da sarsıyordu. Filmekimi’nde ilk kez izlediğim A Good Little Soldier ise bu ahlaki gerilimi iş hayatıyla aile hayatı arasında kurduğu bağlantıya taşıdı.

A Good Little Soldier | Kaynak: İKSV
Stéphane Brizé’nin A Good Little Soldier’ı, büyük bir şirkette insan kaynakları yöneticisi olarak işe başlayan Carla’nın, karşılaştığı bir kötü yönetim vakasında çalışanların iyiliğiyle şirketin çıkarları arasında sıkışmasını anlatıyor. Kendisinin de işçi sınıfının parçası olduğunu sıkça unutabilen beyaz yakalıları konu alan toplumsal gerçekçi filmleri görmeyi çok seviyorum. Ken Loach ve Dardenne Kardeşler ile birlikte Avrupa sinemasında işçi sınıfının uğradığı haksızlıkları ustaca ele alan Brizé de bunu çok iyi başarıyor. İnsan kaynakları departmanının insandan çok şirketi düşündüğü gerçeğini ele alan filmin en çarpıcı yanıysa, Carla’nın işinde yaşadığı ahlaki ve etik ikilemi, oğluyla ilişkisiyle eş zamanlı izlemek. Şirkette kendisini zorlayan vakada karşısında durduğu kişinin davranışlarını özel hayatında kendisinin tekrarlaması, ona duyduğumuz yakınlığı da sorgulatıyor. Alba Rohrwacher’in Fransızca ve İtalyanca arasında gidip gelen olağanüstü performansı ve tıkır tıkır işleyen, amacına zorlanmadan ulaşan senaryo, filmin en güçlü yanları.

I Play Rocky | Kaynak: İKSV
Seçkinin anaakıma daha yakın iki biyografik yapımı I Play Rocky ve Tony, tanıdığımız isimlerin henüz tanımadığımız hâllerine odaklanıyordu. Sylvester Stallone’yi var eden Rocky’nin yapım sürecini anlatan I Play Rocky, bir biyografi olduğu kadar film yapmaya dair filmlerin de bir örneği. Anthony Ippolito’nun Stallone’ye bu kadar benzeyebilmesi şaşırtıcı; genel olarak oyuncu seçimleri, dönemin atmosferi ve Rocky’nin dünyasını yeniden kurma becerisi de başarılı. Bazı sahnelerin birebir yeniden canlandırılması, özellikle filmin hayranlarını kolayca tavlayacaktır. Ama nihayetinde bu bir Peter Farrelly filmi: Tribüne oynadığı, seyircisini Rocky’ye duyduğu özlem ve beslediği sevgi üzerinden yakalamaya çalıştığı film boyunca hissediliyor. Başrolde taklide dayanan bir performans hedeflenirken, sinema sektörüne ve film yapmaya dair söylenenler de Stallone’nin hayatından anekdotlarla ya da Rocky’nin trivia sayfalarında bulabileceğiniz bilgilerle sınırlı kalıyor. Daha fazla derinlik aramadığınızda ise keyifle izlenen, tam da amaçladığı gibi nostaljiyle hüzünlendiren bir film var karşımızda.

Tony | Kaynak: İKSV
Tony’de ise Matt Johnson, başrol oyuncusunu taklide zorlamayan bir alan açmış gibi görünüyor. Anthony Bourdain’in gençliğine odaklanan filmi bir biyografiden çok bir süper kahramanın başlangıç hikayesine benzettim; Bourdain’in gastronomi dünyasının süper kahramanlarından biri olduğunu düşünürsek bu benzetmeyi yapmaktan da çekinmiyorum. Öte yandan mutfak kültürüne, gastronomiye ve yemek yapmaya dair çok şey bulmayı bekleyenler, The Bear’ın son sezonlarına benzer beklentilerle yaklaşanlar gibi hayal kırıklığı yaşayabilir. Çünkü Tony, esas olarak bir büyüme ve yoğrulma hikayesi. Başlangıçta hovarda bir üniversite öğrencisi olarak gördüğümüz Bourdain’in, Antonio Banderas’ın canlandırdığı karakterin elinde gerçek anlamda ite kaka şekillenmesini izliyoruz. Film boyunca geçirdiği dönüşüm, onu sonradan tanıdığımız insana doğru taşıyor. Dominic Sessa da kendisine tanınan özgür alanı çok iyi kullanarak, henüz o bildiğimiz kişiye dönüşmemiş bir Bourdain’in portresini başarıyla çiziyor.

Possible Love | Kaynak: Netflix
Filmekimi’nde izlediklerim arasında en sevdiğim film, Burning’ini de çok sevdiğim Lee Chang-dong’un Possible Love’ı oldu. Farklı sınıflardan iki çiftin bir belgesel projesi aracılığıyla kesişen hayatlarını anlatan film, Güney Kore sinemasında son yıllarda sınıf farklılıklarıyla işsizliğin kesişimine odaklanan yapımların en güçlü örneklerinden biri. Açıkçası Park Chan-wook’un geçen yılki No Other Choice’unun daha az gösterişçi, EQ’su daha yüksek bir versiyonunu izlediğimi düşündüm: İşsizliğin gelir kaybının ötesinde insanın kendisiyle, eşiyle ve çocuğuyla ilişkisini nasıl dönüştürdüğünü anlatırken karakterlerinin duygularına da alan açıyor.
Üstelik empati kurma arzusunu bile sınıfsal eşitsizlikten bağımsız düşünmüyor; varlıklı bir belgeselcinin samimi ilgisinin, kendi filmini yapma arzusuyla ve ayrıcalıklarının yarattığı körlükle nasıl iç içe geçebildiğini gösteriyor. Bütün bunları gündelik sohbetlerden, küçük duyarsızlıklardan, suskunluklardan ve yakınlaşma çabalarından çıkarabilmesi de uzun süresini hiç hissettirmeyen, akıcı, duygusal ve gerçekçi bir hikayeye dönüşmesini sağlıyor.

NAZA | Kaynak: İKSV
Filmekimi seçkisinin en zorlayıcı filmi, tahmin ettiğim gibi NAZA oldu. İsrail’in Gazze’yi bombalamasının ve Filistinli sivillerin kitlesel olarak öldürülmesinin arkasındaki askerî ve teknolojik mekanizmaları, bu operasyonlarda görev alanların tanıklıkları üzerinden ortaya koyan belgeselin konusu, ne kadar kan dondurucu, ne kadar “gerçek” ve ne kadar sarsıcı olduğunu açıklamaya yetiyor zaten.
Geçen yıl yine Filmekimi’nde, yine Filistin’de yaşanan soykırımı ve insanlık suçlarını konu alan The Voice of Hind Rajab’ı izlediğim günü hâlâ unutamıyorum. Tek bir koltuğun boş olmadığı salonda film bittiğinde çıt çıkmamış, herkes sessizce çıkışa yönelmişti. Ölüm sessizliği hakimdi. NAZA bittiğinde de aynısı oldu. Benim hissettiklerimdeyse bir nüans vardı: Bu kez filme değil, yalnızca gerçeklere öfkeliydim. The Voice of Hind Rajab, tüm dünyanın gözleri önünde, canlı yayında sürmekte olan bir insanlık dramının fazlasıyla gerçek bir parçasını kurmacaya dönüştürüyor; insani duygulara sahip herhangi birinin zaten hissedeceklerini duygusal manipülasyonla izleyicisinden sağmaya çalışıyordu. Bu yaklaşımı etik açıdan son derece yanlış ve problemli bulmuştum.
Oscar ödüllü No Other Land’in dört yönetmeninden ikisi olan Yuval Abraham ve Rachel Szor’un imzasını taşıyan NAZA ise tanıklıkların ve belgelerin gücüyle aynı sarsıcı etkiyi yaratmayı başarıyor. Gerçeklerin ağırlığı, salondan o ölüm sessizliğiyle çıkmanız için fazlasıyla yeterli.

Primetime | Kaynak: İKSV
Filmekimi filmlerini ne zaman izleyebilirsiniz?
Bu yazıda adı geçen filmlerden NAZA şu an gösterimde; Wild Horse Nine (6 Kasım), I Play Rocky (20 Kasım), Everytime (18 Aralık), All of a Sudden (25 Aralık), Fjord (8 Ocak) ve Gentle Monster’ı (5 Şubat) ise yakında sinemalarda izleyebilirsiniz. Possible Love 6 Kasım’da Netflix'e, A Long Winter ise pek yakında MUBI kataloğuna eklenecek.
Seçkinin diğer filmlerinden Atonement da şu an gösterimde; Primetime (23 Ekim), A Man of His Time (23 Ekim), The Beloved (30 Ekim), Words of Love (6 Kasım), Bitter Christmas (13 Kasım), Victorian Psycho (13 Kasım), Paper Tiger (27 Kasım), Wicker (27 Kasım), I Want Your Sex (11 Aralık), Iron Boy (18 Aralık), Violette (25 Aralık) ve Father Joe (12 Şubat) ise yakında sinemalarda olacak. Coward, Fatherland ve Hope ise pek yakında MUBI’de izlenebilecek.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Emre Eminoğlu
Sinema, kültür, sanat yazarı. 2021’den beri sinema editörlüğünü üstlendiği Aposto başta olmak üzere çeşitli dijital ve basılı yayınlarda sinema yazıları yazmaya, röportajlar yapmaya ve podcast'ler üretmeye devam ediyor. SİYAD ve FIPRESCI üyesi, Golden Globes seçmeni.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Köklü rock grupları yıllardır büyük ölçüde aynı şarkı listeleri ve sahne düzenleriyle konser veriyor. Bir grubun geniş bir müzik kataloğuna sahip olması, dinleyiciye her konserde bu zenginliğin farklı bir bölümünü sunması için yeterli değil mi?

Bir düzeni reddetmekle onun yerine başka bir düzen kurmak arasındaki mesafe neden bu kadar büyük? Romain Gavras’ın 2022 yapımı "Athena"sı bu soruyu cevaplamaktan çok, bütün şiddetiyle önümüze koyuyor. Film, öfkenin nasıl kolektif bir enerjiye dönüşebildiğini, kalabalıkların kadraja her girişinde büyüyen bir hareket duygusu ve baş döndürücü bir kurgu temposuyla gösteriyor.

Adalet, gerçeklik ve güvenlik sarsılırken yapay zeka yeni bir faili sahneye çıkarıyor. Netflix'in "Instadocs" serisi, kendi yarattığı sistemlerle yüzleşmek zorunda kalan insanlığın hikayesini anlatıyor.

Süleyman Doğru'nun dilimize kazandırdığı "Latin Amerika Patlaması - Boom Mektupları", kitabın editörlerinin imece usulü yazdığı "giriş" yazısı, yaklaşık 207 mektup ve mesaj, yazarların birbirleriyle yaptıkları söyleşiler, eserleri hakkında kaleme aldıkları deneme, eleştiri ve makalelerle bizi Latin Amerika ve İspanyolca edebiyatın dört çığır açan isminin dünyasına davet ediyor.

“Likya Kültürel Mirası” temasıyla 15-18 Ekim’de beşinci kez düzenlenen Kaş Tiyatro Günleri, bu yıl Kaş’ın yanı sıra Myra ve Patara’ya da uzanıyor. Festivalin kurucularından, Kaş Çevre ve Kültür Derneği Başkanı Ahmet Murat Akoy ve gönüllü destekçi Aslınur Sarıca’yla tiyatronun, ekolojik mücadelenin ve birlikte üretmenin açtığı alanı konuştuk.




