Gerçekçiliğe karşı hakikatin yükselişi: 79. Avignon Tiyatro Festivali'nden kalanlar

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Bu sene 8-16 Temmuz tarihleri arasında 79. Avignon Tiyatro Festivali'ni takip ettim. Tamamen tiyatro izleme keyfi için gittiğim festivalde sürekli aklımı kurcalayan düşünce, festivaldeki bütün prodüksiyonların ağırlıkla Avrupa devletlerinin büyük finansal desteğiyle sahneye konmasıydı. Bu yapımlar soykırımın hizmetinde ya da en hafif hâliyle onunla mesafelenemeyen devletlerce finanse edilirken sanatçının bu kaynağı hangi hikayeyi anlatmak için kullandığı, gittikçe daha da önemli hâle geliyor.
Bu bağlamda iki işi tartışmak istiyorum: Biri, Türkiye'deki seyircilerin de yakından tanıdığı Thomas Ostermeier’in yönettiği Yaban Ördeği, diğeri ise gazeteci Aurélie Charon’un Radio Live projesi. Ustalıklı bir “gerçekçilik” ile “gerçeğin tiyatrosu” arasında salınan iki farklı yaklaşım.
Yaban Ördeği
Ostermeier’in Yaban Ördeği rejisi, festivalin en büyük sahnelerinden biri olan Büyük Opera'da, tamamen gerçekçi bir estetikle, döner sahnede tasarlanmış. Bu yapının, benim gibi 3. veya 4. balkondan izleyen seyircilerin deneyimini pek gözetmediğini düşünüyorum. Dolayısıyla yorumum aslında o mesafeden izleyen seyircilerin gözünden olacak.
Ostermeier, bu oyunda da her zamanki gibi çok tutarlı, sağlam bir dramaturjik yapı kurmuş. Karakterler, hedefleri yolunda kendilerini ve etraftakileri krize sürükleyecek eylemlerinde inatla yol alıyorlar. Oyun, finaldeki felakete doğru hiç gevşemeden yükseliyor. Yaban Ördeği, kifayetsizce kendi menfaatlerine ulaşmak için yaşayan erkek karakterlerin etraflarındaki dünyayı yıkmaktan, sömürmekten asla imtina etmediklerini ince ince işliyor.
- Bu "adamlar" servetlerini artırmak, çaba harcamadan ünlü olmak ya da babalarından öç almak için sahte idealler ve erdem söylemleri üretirken çocukların hayatları telef oluyor. Oyun bize sakince, "Hiçbirimiz bu çocukların hayatının sorumluluğunu alacak kadar yetişkin değiliz" diyor.
Hikayede umudu olan, dünyayı değiştirmeye niyeti ve enerjisi olan bir karakter var: Hedvig, evin kızı. Orijinal metinde 14 yaşında olan karakteri Ostermeier, 17’sinden 18’ine geçmek üzere olan bir genç olarak yazmış. Genetik aktarım ile sahip olduğu bir hastalıktan dolayı körleşmekte olan, neredeyse yetişkin kız çocuğu, sözde doğruyu bulmak için sürekli çatışan yetişkinlerin içinde kendi felaketine doğru gidiyor.
- Ibsen’in metaforları ve Ostermeier’in ayrıntılı rejisi her zaman birbirini çok iyi anlıyor ve dinliyor. Ve dolayısıyla bu organik yapı, seyirciyle de doğrudan bir ilişki kurabiliyor.

Yaban Ördeği'nden.
Ostermeier’in oyunlarında çoğu zaman müzik kullanımı oyunun yapısına öyle bir entegre edilir ki bir konser gibi seyircinin içine işler. Yönetmen, politik söylemini sahnenin bütün öğeleriyle sıkı sıkıya beraber işleyerek hiçbir dramaturjik boşluk bırakmadan sanki seyirciyi harekete geçirmeye yönelten, kışkırtan bir yapı kurar.
Ostermeier’in önceki rejilerinden farklı olarak bu yapım, rüya görselliğinden, müziğin kışkırtıcılığından ve açık biçimli bir rejiden uzak duruyor. Müzik yalnızca perde aralarında, geçişlerde kullanılıyor. Seyirciye yöneltilen tek doğrudan soru da hızla belirip kaybolan bir espri gibi:
“Gerçeği söylemeye cesaretimiz var mı? Ve bu her zaman gerekli mi?”
Bu soru, oyunun temel ikilemini kurarken yönetmenin bu kez seyirciyi harekete geçirmeye değil, sorumluluğu doğrudan onlara bırakmaya niyetlendiğini hissettiriyor.
- Tam da bugün, harekete geçme/geçirme, dünyaya bir dur deme aciliyetinin son derece yüksek bir ihtiyaç olarak neredeyse hepimize bağırdığı bu dönemde, oyun bu özelliğiyle beni—ve sanırım birçok eleştirmeni ve seyirciyi—şaşırttı.
Oyunun dramatik kurulumu ve rejinin oyunculukla beraber hikayeyi anlatma gücü dolayısıyla yönetmenin ve ekibin ustalığı tartışılmaz. Fakat hem fiziksel olarak bulunduğum konumdan hem de bugünkü politik ruh hâlimden bakınca, oyunun güncel meselelerle mesafeli bir duruşu olduğu izlenimini edindim.
Bu kapalı tercih, belki de bize “Artık ben sizi harekete geçirmek için uğraşmayacağım, izlediğinizin ve etrafınızda olup bitenin sorumluluğunu alın ve yetişkin gibi davranın” diyor. Kim bilir? Bir yönetmenin olgunluk dönemine tanıklık ediyormuşuz gibi. Ama benim içimdeki genç seyirciye biraz da “Punk is dead” dedirtti. Belki de şimdilik.
Bunun arkasından da aslında hiç de punk olmayan fakat dünyaya bakmak ve etrafta olan biteni inatla dinlemek zorunda olduğumuzu hatırlatan Radio Live projesini izledim.
Gerçeğin Tiyatrosu ve Radio Live
Tiyatroda son yıllarda yükselen bir biçim: Gerçek hikayelerin gerçek kişilerle sahneden anlatılması. Bunun bir örneği, geçen yıl Avignon’da sahnelenen Lola Arias’ın The Days Out There adlı oyunu olabilir: Beş eski kadın mahkum, kendi yaşam öykülerini sahnede oyuncu/kahraman olarak yeniden canlandırdılar.
- Rimini Protokoll, parçalı kimlik temsillerini, gerçek kişilerin hayat hikayelerini kendi sahneleme estetikleri içinde yapılandırarak profesyonel olmayan "oyuncular" aracılığıyla gündelik deneyimleri sahneye taşıdı. Milo Rau’nun işleri ise hikayeleri titizlikle ve mesafeyle ele alarak dramatik yapıyı bazen kurup bazen de bozarak yeniden inşa etti; çatışma çözümü gerektiren bölgelerde ise gerçekleşmemiş yüzleşmeleri sahne üzerinde kurgulanan mahkemeler yoluyla konuşturdu, yargıladı ve bir karara varmanın aciliyetini seyirciye hissettirdi.
Tüm bu işler tiyatronun güncelliğini korumasına katkı sağlıyor. Ancak travmanın sanatsal malzemeye dönüşme biçimi üzerine de sorular doğuruyor. Fakat sanırım bugün, metaforlar ve imalardan ziyade, unutulmaması gereken hakikatlerin sahnelenmesi daha acil bir ihtiyaç. Radio Live, Chapter 2: Nos vies à venir bu yeni sayılabilecek yaklaşımının sarsıcı bir örneğiydi.
Sahnede çatışma bölgelerinde yaşamış, yaşamlarını yeniden inşa etme sürecinde olan üç genç birey var: Amir Hassan (Gazze), Hala Rajab (Suriye) ve Rayane Jawhary (Lübnan). Onların karşısında da elindeki mikrofondan sadece soru sorarak onları dinleyen gazeteci/yönetmen Aurélie Charon ve bir müzisyen Emma Prat.
Sahne oldukça sade ve işlevsel. Aurélie Charon, sırayla üç gence sorular soruyor. Oyunun kuralları oldukça basit: Sahnede birine sorular yöneltiliyor. O kişi cevap verirken anlatılanları desteklemek için röportajlar, videolar ve telefon konuşmaları projeksiyonla paylaşılıyor. Sözü alan, arada bahsettiği şeyleri (mesela çocukken yaptığı resimler veya ülkesinde çizilen sınırlar) sahnede yeniden üretiyor ve diğerleri büyük bir dikkatle ama oldukları gibi, basitçe hikayeyi dinliyor. Arada birisi kalkıp konuşan kişinin çocukluk resmini seyircinin önüne asıyor. Bütün bunlar olurken arka köşede kendine ayrılan alanda Emma Prat da hikayelere insanı hızla içine davet eden bir müzikle eşlik ediyor.
Aurélie Charon’un söylediğine göre gençlerle 10 yıldır tanışıyorlar. Beraber seyahat etmişler, gidebilenler birbirlerinin evlerine gitmiş, hayatlarının çok büyük bir kısmını bu proje vasıtasıyla paylaşmışlar. Çatışma, savaş ve yeniden hayat inşa etme deneyimlerini konuşmuş, bu konuda birbirlerine sorular sormuşlar. Benim anladığım bu süreçte en önemlisi çok derinlikli bir dinleme pratiği geliştirmişler.
Proje, 2011’de Caroline Gillet ile birlikte, Arap Baharı sırasında Cezayir’deki bir radyo çalışmasıyla doğmuş. İki gazeteci, mikrofonu statükoya direnen gençlere vererek "Alger, nouvelle génération" adlı programı hazırlamış. Daha sonra Aurélie Charon; Gazze, Tahran ve Moskova’daki bireylerle ev ortamlarında söyleşiler yapmış; kendi ifadesiyle normalde mümkün olmayan karşılaşmaların önünü açmak istemiş.
- Radio Live böyle doğmuş: Aynı fikirde olmak zorunda olmayan ama hayatlarını birlikte inşa edebilen insanların biraraya geldiği bir buluşma alanı olarak.
Oyun bittiğinde salonda ortak bir insanlık hikayesinin parçası olduğumuza dair his yüksekti. "Proje, bir çözümü hedeflemiyor" diyor yönetmen, ama hikayelerin unutulmadığından ve birbirimizi gerçekten duymak için dinlediğimizden emin olmamız gerekiyor.
Bu sene kaçırmış olsam da, Milo Rau’nun sahnelediği ve bir mahkeme kurgusuyla ilerleyen The Pelicot Trial’ın bu bağlamda etkileyici bir örnek olduğunu tahmin ediyorum. Bütün dünyada yükselen hukuksuzluk trendi sayesinde yargının tiyatro vasıtasıyla konuşulduğu işlerle karşılaşmaya devam edeceğiz gibi gözüküyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Özlem Özhabeş
Özlem Özhabeş, 2005 yılında İstanbul Üniversitesi Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü’nden mezun olmuş ve Middlesex Üniversitesi’nde Tiyatro Yönetmenliği alanında yüksek lisansını tamamlamıştır. Yüksek lisans eğitimi kapsamında Moskova’daki GITIS Akademisi’nde eğitim görmüştür. 2001–2007 yılları arasında Studio Oyuncuları’nda oyuncu ve yardımcı yönetmen olarak çalışmıştır. Halen İstanbul Üniversitesi’nde tiyatro eleştirisi ve drama alanında doktora çalışmalarını sürdürmektedir. 2010 yılından bu yana Kadir Has Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. Bu süreçte Floransa Belediye Konservatuvarı’na bağlı Oltrarno Oyunculuk Okulu’nda oyunculuk bölümünün yöneticisi ve eğitmeni olarak görev yapmıştır. Çok sayıda öğrenci ve profesyonel oyun yönetmiştir. Eğitim alanları arasında oyunculuk, ses çalışmaları, doğaçlama ve yönetmenlik yer almaktadır. 2014 yılından bu yana Linklater ses yöntemi üzerine eğitim almakta ve eğitmenlik yapmaktadır. Avrupa Birliği, Hollanda Başkonsolosluğu ve İsveç Başkonsolosluğu destekli birçok projede yürütücü olarak yer almıştır. 2021-23 yılları arasında, İsveç Kültür Bakanlığı tarafından desteklenen "ACT – Sanatsal Özgürlük ve Türkiye’de Sanatta Çocuk ve Genç Bakışları" adlı projenin yürütücülüğünü yapmıştır. Hâlihazırda NYU Abu Dhabi’de misafir öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Kitapların mevsimleri vardır. Ya da mevsimlerin kitapları. Yağmurlu bir sonbahar günü elimiz istemsizce hüzünlü kitaplara gider. Selim İleri’nin "Her Gece Bodrum"uyla yazlıktan döneriz, günlerimiz yavaş yavaş "Aylak Adam"ın gri gökyüzüyle boyanır. Peki yazın sıcak günlerinde ne okuruz? Bir kitabı yaz kitabı yapan nedir? Hangi kitaplar denizden gelen esintiyle yaprakları çevrilsin ister?

Pink Martini, 22 Temmuz’da bir kez daha Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne alacak. “Üsküdar’a Gider İken” ve “Aşkım Bahardı” şarkılarına albümlerinde yer veren ve Türkiye ile güçlü bağları olan gruptan Storm Large ile biraraya geldik.

Sanat tarihçi İnci Aydın’ın hazırladığı uzun soluklu bir araştırmaya dayanan, "Renklerin Diyojen’i: Ressam Agop Arad" isimli kitap, Aras Yayıncılık tarafından Mayıs ayında yayımlandı. Kitabın editörlerinden Betül Bakırcı ile 1940’lı yılların kültürel ve politik ikliminde Agop Arad’ın hayat yolculuğu; ressam, grafiker ve gazeteci kimlikleri ve bugün onun arşiviyle karşılaşmanın anlamı üzerine konuştuk.
13 Tem 2026

Sepultura, Brezilya’dan çıkıp dünyada metal müziğe en büyük katkıyı yapan gruplardan biri olarak Latin Amerika’nın köklerine sadık müziğini de bizlere tanıttı. 12 Temmuz'da Pantera’dan önce sahne alacak Cavalera Kardeşler'den Max Cavalera’yla konuştuk.

25 adaylıkla "The Pitt"in öne çıktığı 78. Primetime Emmy Ödülleri aday listesinde Apple TV'nin yükselişi ve çeşitliliğin azalışı dikkat çekiyor.




