'Heated Rivalry', modern erkeklik hakkında ne söylüyor?

Heated Rivalry izleyiciye net bir cevap vermiyor ya da bir çözüm vadetmiyor ama modern erkekliğin artık sürdürülebilir olmadığını çok net bir şekilde gösteriyor. Tamamen kontrol, güç ve mesafe üzerinden kurulmuş olan erkeklik kavramı gerçek yakınlığın karşısında duramıyor.
'Heated Rivalry', modern erkeklik hakkında ne söylüyor?

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

Yazı: Bartu Bıçak

Son zamanlarda çoğumuzun sosyal medya feedlerini ele geçiren Heated Rivalry, Rachel Reid’in çok sevilen “Game Changers” serisinden Jacob Tierney tarafından uyarlandı. Dizi, rekabetle başlayan ve zamanla kontrolsüz bir çekime dönüşen popüler buz hokeyi oyuncuları Shane Hollander ve Ilya Rozanov’un hikayesini merkeze alıyor. 

Belki de çoğumuz bu diziyi TikTok’ta sürekli karşımıza çıkan cinsel gerilim dolu yakınlaşma sahnelerinden dolayı biliyoruz ama arka planda Heated Rivalry, alıştığımız tatlı romantik klişelerden uzak durarak gerilim, yakınlık ve çatışmayı aynı anda gösteriyor. Bu da diziyi herhangi bir “büyük aşklar kavgayla başlar” hikayesi olmaktan çıkarıp, daha rahatsız edici ama izleyici için çok daha tanıdık bir yere taşıyor.

Bence dizinin çarpıcı taraflarından biri de bu kadar erkek merkezli bir hikaye anlatırken “erkeklik” hakkında büyük laflar etmemesi. Karakterler erkekliklerini tartışmıyor, sorgulamıyor ya da dönüştürmeye çalışmıyor. Erkeklik üzerine büyük cümleler kurmuyorlar, kimliklerini kimseye savunmuyor ya da açıklamıyorlar. Ama dizi tam da bu sayede modern erkekliğin neye dönüştüğünü çok net bir şekilde gösteriyor. Erkeklik dizide bir fikir olarak değil de bir refleks gibi var oluyor.

Dizinin merkezindeki iki karakterin de hayatı tamamen kontrol üzerine kurulu. İkisinin de fit vücutları, planlı hayatları ve net hedefleri var. Kazanmaksa onlar için kutlanacak bir zaferden ziyade alışkanlık olmuş durumda. 

  • Modern erkekliğin bugünkü hâli de tam olarak böyle çalışıyor: Yüksek performans, sürekli rekabet, duyguların ertelenmesi… Hissetmek ise hâlâ birçok erkek için büyük bir risk. Çünkü hissetmek, kontrolün bir kısmını kaybetmek anlamına geliyor ve bu durum erkeklik için çok da konforlu bir alan sunmuyor.

Bu yüzden Hollander ile Rozanov’un ilişkisi romantizmle başlamıyor. İlk temasları da duygusal değil; sert, hızlı ve savunmasızlıktan uzak. Tam da alıştıkları gibi. Yakınlık, şefkat ya da yavaşlık yok. Aksine daha çok sınır ihlali var. Modern erkeklik de zaten bunu öğretiyor: Ne kadar yaklaşırsan yaklaş, kontrol sende olduğu sürece problem yok. 

Dizide çok net bir şekilde görülen bir şey var: Hollander ve Rozanov için kazanmak, hissetmekten çok daha güvenli. Aralarındaki rekabet ise içlerindeki duygusallığı gizlemek için kullandıkları en iyi maskeleri. Birbirlerine duydukları ilgiyi “nefret”, “öfke” ya da “hırs” olarak adlandırmaları da tam da bu yüzden: Bu kelimeler erkeklik kitabında maalesef ki hâlâ daha kabul edilebilir. Arzu yerine öfke, yakınlık yerine de rekabeti koymak erkekler için duygularla başa çıkmanın belki de en tanıdık yolu.

Ama Heated Rivalry’nin farkı, aslında bu maskelerin ne kadar dayanıksız olduğunu göstermesi. Her karşılaşmalarında kontrol biraz daha azalıyor ve sınırlar giderek bulanıklaşıyor. Belki de bu noktada modern erkekliğin ana problemi ortaya çıkıyor: Hisler yok sayıldıkça güçlenmiyor, aksine daha da kontrolsüz bir şekilde geri dönüyor. Karakterlerin bastırdıkları arzuları, her bölüm daha da sert bir şekilde kendisini hatırlatıyor.

Dizi özellikle duyguların ifade edilememesiyle değil, ifade edildikten sonra ne yapılacağını bilememekle ilgileniyor. Karakterler hissettiklerini fark ettiklerinde rahatlamıyor; aksine daha da sertleşiyorlar. Çünkü modern erkeklik, duyguyu tanımayı değil duygularla yaşamayı beceremiyor. Hisler fark edildiği zaman yeni bir kriz yaratıyor. Bu da karakterlerin sürekli savrulmasına neden oluyor.

Dizinin en çarpıcı yönlerinden biri de queer ilişkileri erkekliği yumuşatan ya da iyileştiren bir unsur olarak göstermemesi. Tam tersine, queerlik dizide erkekliğin en sert hâlini gösteriyor. Hissettikleri yoğun arzu alıştıkları kaçış yollarını tamamen kapatıyor. Ne buna net bir ad koyabiliyor ne de birbirlerini arkada bırakabiliyorlar. Bu durum da erkekliği savunmasız bırakıyor. Bunun en büyük nedeni de bağlanma korkusu. Karakterler yalnız kalmaktan değil bağlanmaktan korkuyor. Çünkü bağlanmak onlara her zaman kaybetme ihtimalini hatırlatıyor.

Dizinin bir başka önemli tercihi de karakterlerin duygularını büyük itiraflarla ya da dramatik konuşmalarla itiraf etmemesi. Yakınlık daha çok cinsellik üzerinden kuruluyor. Bu da erkeklerin hâlâ duygularını konuşmak yerine davranışlarıyla ifade ettiğini gösteriyor. Ama bu ifade şekli çoğu zaman yeterli olmuyor; duygular yanlış anlaşılıyor ya da eksik anlatılıyor. Karakterlerin sessizliği aralarındaki gerilimi çözmek yerine her seferinde daha da büyütüyor.

Bu noktada dizinin mekan kullanımı da erkeklik anlatısını destekliyor. Buz hokeyi sahaları, soyunma odaları ve otel odaları karakterlerin duygularını hem bastırmak zorunda kaldıkları hem de bu duygularla baş başa kaldıkları alanlara dönüşüyor. Özellikle kapalı ve geçici mekanlar seçilmesi, erkekliğin hareket alanının ne kadar kısıtlı olduğunu izleyiciye çok net bir şekilde hissettiriyor. Bu alanlarda yakınlık kaçınılmaz hâle gelirken konuşmak pek de mümkün olmuyor. Mekanlar değişse bile erkeklik aynı kalıyor.

Dizideki duygusal yoğunluk hiçbir zaman tam anlamıyla boşaltılamıyor. İzleyici çoğu sahnede bir yüzleşme, bir kırılma noktası ya da büyük bir itiraf beklerken, böyle anlar sürekli bilinçli olarak erteleniyor. Bu erteleme hâli modern erkekliğin duygularla kurduğu ilişkiyi çok iyi özetliyor. Hisler fark ediliyor ama çözüm hep erteleniyor. Bu da aslında gerilimin sürekliliğini sağlıyor ve karakterlerin tekrar tekrar neden aynı döngüye girdiğini anlaşılır kılıyor.

Heated Rivalry izleyiciye net bir cevap vermiyor ya da bir çözüm vadetmiyor ama modern erkekliğin artık sürdürülebilir olmadığını çok net bir şekilde gösteriyor. Tamamen kontrol, güç ve mesafe üzerinden kurulmuş olan erkeklik kavramı gerçek yakınlığın karşısında duramıyor.

Belki de dizinin izleyici bu kadar etkilemiş olmasının en büyük nedenlerinden biri de budur: Heated Rivalry izleyiciye görmeye alışkın oldukları ideal erkekliği sunmuyor; aksine, hâlâ içinde yaşadığımız ve artık işlemediğini bildiğimiz bu modeli izleyiciyi özellikle rahatsız etmek istercesine gözler önüne seriyor.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

YAZARLAR

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende
∙

HİKAYE

Bibliyoterapi'de bu hafta: İşi dışında kim olduğunu unutanlara kitap reçetesi

Mesleğimiz, “Ben kimim?” sorusuna verdiğimiz en hızlı yanıtlardan biri. Peki, “İşimi yeterince iyi yapamadım” demek ne zaman “Ben yeterince iyi değilim” düşüncesine dönüşüyor? Üç kitap eşliğinde başarıyla özdeğer arasındaki ince çizgiye, değişen ihtiyaçlarımıza ve işimize hayatımızda ayırdığımız yere bakıyoruz.

Aslı Perker

·

06 Kas 2026

Bibliyoterapi'de bu hafta: İşi dışında kim olduğunu unutanlara kitap reçetesi
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Asghar Farhadi’nin söyledikleri ve ötesi: Yapay zeka insan yaratıcılığının ne kadarını üstlenebilir? 

İranlı yönetmen Asghar Farhadi, Brand Week İstanbul’daki söyleşisinde “Yapay zekanın bilinçaltı yok” diyerek yapay zekanın insan yaratıcılığının yerini bütünüyle alamayacağını savundu. Peki, insanı farklı kılan bilinçdışı süreçlerin varlığı mı, yoksa bedenli, ilişkisel, utançla yüklü, geri döndürülemez bir hayat tortusu mu?

Ümit Alan

·

06 Kas 2026

Asghar Farhadi’nin söyledikleri ve ötesi: Yapay zeka insan yaratıcılığının ne kadarını üstlenebilir? 
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Bir filmi 'duygular sosyolojisi' üzerinden okumak: Lanthimos'un 'The Lobster'ı

"The Lobster" postmodernizmin kimliklerin ve toplumsal normların kuruluşuna ilişkin sorgulamalarını, duygular sosyolojisinin temel meselesiyle buluşturur. Filmin asıl trajedisinin, insanların baskıcı kurallara itirazsız itaat etmelerinde değil, bu kuralların belirlediği duygusal ihtiyaçları kendi arzularıymış gibi yaşamalarında saklı olduğunu gösterir izleyiciye. David’in kişisel trajedisiyse, otelden ormana kaçmasına rağmen otelin “aşk kurallarını” da yanında götürmesidir.

Mehmet Sindel

·

06 Kas 2026

Bir filmi 'duygular sosyolojisi' üzerinden okumak: Lanthimos'un 'The Lobster'ı
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Aristo'nun 'Altın Orta'sından Z kuşağının isyankarlığına: Enes Özel'le 'Normal' üzerine

M. Enes Özel, bir hayli aktif kullandığı Instagram hesabında kendisini "Psikiyatri uzmanı. Kalan her şeyin amatörü, talihli ucube, falsolu kul" olarak takdim ediyor. Özel ile yeni kitabı "Normal" ve farklı kuşakların normali algılama biçimleri üzerine konuştuk.

Soner Can

·

04 Kas 2026

Aristo'nun 'Altın Orta'sından Z kuşağının isyankarlığına: Enes Özel'le 'Normal' üzerine
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Gözünü bile kırpmadan: 'You Can See Everything'in aynalı labirenti

Nathan Fielder ve Lance Oppenheim imzalı Elizabeth Holmes belgeseli "You Can See Everything", son yılların en tuhaf ve katmanlı filmlerinden biri. Filmde herkesin, Nathan dahil, farklı yansımalarını görüyoruz; hem kendilerini gördükleri gibi, hem herkesin onları gördüğü gibi, hem de bizim onları gördüğümüz gibi. Bu ayna labirentinde herkes, herkesi, izleyiciye oynuyor. Ve izliyor.

Aslı Ildır

·

03 Kas 2026

Gözünü bile kırpmadan: 'You Can See Everything'in aynalı labirenti