Mutlu olmak zorunda mıyız?


Oksitlenmeyen ve sararmayan formül: Pure Active Saf Vitamin C %10 Güçlü bir antioksidan olan C vitamini, serbest radikallere karşı güçlü bir etki gösterir ve cildin kendini yenileme sürecine katkı sağlar. Pure Active Saf Vitamin C %10; C vitamininin en aktif, etkili ve saf formu olan Askorbik Asit ’e sahiptir. Cilt tarafından doğrudan emilebilir yapısıyla yaşlanma ve koyu leke karşıtı 2 etkiyi 1 arada sunar. Pure Active Saf Vitamin C %10’un kanıtlanmış etkinliği nedir? %90 Koyu lekeleri azaltmaya yardımcı olur.* *Sonuçlar 56 gün boyunca 30 gönüllüyle gerçekleştirilen kullanım testi ardından elde edilmiştir. Lekeli bölge ve normal cilt üzerinde beklenen etkinin ölçümüdür. %87 Cildin daha pürüzsüz görünmesine yardımcı olur. ** %81 Cildin doğal ışıltısını kazanmasına destek olur.** %80 Cilt tonunun eşitlenmesine destek olur.** **Sonuçlar 28 gün boyunca 33 gönüllüyle gerçekleştirilen kullanım testi ardından elde edilmiştir. Lekeli bölge ve normal cilt üzerinde beklenen etkinin ölçümüdür. Nasıl kullanılır? Pure Active Saf Vitamin C %10’u damlalığı çıkararak temiz ve kuru cilde iyice yayıp ürün tamamen emilene kadar masaj yaparak kullanabilirsin. Koyu lekelerin olduğu bölgelere (yanaklar, elmacık kemikleri, alın) 1 veya tüm yüze 3-4 damla olarak sabah ve akşam nemlendirici kremden önce uygulayabilirsin. Ekobiyolojiden ilham alan Etat Pur markasının Pure Active Saf Vitamin C %10 ürünüyle tanışmak için bu bağlantıyı ziyaret edebilirsin.
Daha fazlasını öğren →
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Mutluluk, felsefi düzlemde Sokrates’e kadar uzanan bir konsept. Herkesin ulaşmaya çabaladığı bir hedef olduğu hususunda kuşkuya hiç yer yok. Kimileri için insanlığın başlıca arayışı, kimileri için de kesintisiz biçimde deneyimlenmesi imkânsız bir duygu durumu. Bütünüyle politik bir kavram olarak değerlendirenler de var, kişisel bir deneyimden ibaret görenler de. Ancak moderniteden sonra kolektif mutluluk imkânının soruşturulduğu büyük çaplı denemeleri çoktan terk ettik gibi görünüyor.
Mark Fisher’ın deyişiyle büyük bir “zihinsel sağlık vebasının” yaşandığı bir çağda, mutluluk giderek takıntılı bir kişisel kurtuluş serüveninin bir parçası hâline gelmiş durumda. Kişisel gelişim endüstrisinin devasa büyüme oranları bu takıntının boyutlarını açıkça gösteriyor.
Yalıtılmış bir mutluluk anlayışı
Kolektif mutluluk anlayışı yerini atomize edilmiş bireylerin beyhude mücadelesine bıraktığından beri mutluluğun yaygın algılanma biçimi de bazı dönüşümler geçirdi. Yazar William Davies’in de Mutluluk Endüstrisi kitabında belirttiği gibi artık bir “mutluluk endüstrisinin” ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Bu endüstrinin insanlığa sunduğu mutluluk anlayışında maddi koşullardan bağımsız “içsel bir yolculuk” öne çıkıyor, hatta kutsanıyor. Bu devasa endüstri, kişilere yapması ve hissetmesi gerekenleri paketlenmiş hâlde sunup hızlı bir sonuca ulaşabilecekleri seçenekler sunuyor.
Kişisel gelişim endüstrisi 2022’de 13 milyar dolarlık bir büyüme gerçekleştirdi. Bu tutarın 2030’a kadar yaklaşık 10 kat daha büyümesi bekleniyor. Yaşam koçluğu, wellness ve mindfulness gibi seçenekler mutluluk fikrini bütünüyle kişisel kurtuluş hikâyesine dönüştürmüş durumda. Mutsuzluk ya da kaygı gibi fazlasıyla olağan duygular artık neredeyse bir günah gibi görülmeye başladı. Nitekim yurtdışındaki şirketlerde üretkenliği artırması açısından mutluluk yöneticisi gibi pozisyonların varlığı da bu sürecin çıktılarından sayılabilir.
Suçluluk hissi
Mutluluğun bireysel sorumluluklar üzerinden değerlendirilmesi onu ahlaki bir seçime indirgiyor, bu algılama biçimi de olumsuz hislerin suçlulukla ilişkilenmesine neden olabiliyor. Depresyon ve anksiyetenin giderek yaygınlaştığı bir kültürel ortamda bu çerçevenin beraberinde getirdiği bazı riskler söz konusu. Bireyin içinde bulunduğu daimi suçluluk hâli mutluluğu takıntı hâline getiren ve herkesi diken üstünde yaşamaya sevk eden umutsuz bir çabayı beraberinde getiriyor. Bu noktada, neden depresyon ya da anksiyetenin bu kadar insanı ele geçirdiği sorusunu sormak yerine, maddi koşuları göz ardı eden ve kişinin kendini suçlamasıyla devam eden yeni bir perspektif ortaya çıkıyor.
Mutluluk takıntısı
Kişisel mutluluğa dair “fetiş” sayılabilecek takıntı, bir noktadan sonra kötü hissetmenin günah sayılabileceği bir duygu durumuna evrilebiliyor. Hâl böyle olunca belki de politik, maddi ve toplumsal pratiklerin sonucu olan duygusal reaksiyonlar kişinin kendini yetersiz hissetmesiyle, çarpık bir algılama biçiminin hakimiyetiyle sonuçlanabiliyor. Kötü hissetmeyi, bazen surat asmayı, hatta en geniş hâliyle mutsuz olmayı “başarısızlık” gibi tanımsız kriterlerle değerlendirmemek gerekiyor. Ayrıca sürekli iyi hissetmemiz gerektiği yönündeki ahir zaman buyruklarının gerçekdışılığını da fark etmek gerekiyor.
Ruth Whippman, Vox’ta yazdığı makalede Amerikan tarzı mutluluk takıntısının giderek artan mental rahatsızlıkla ilgili olabileceğini söylüyor. Whippman, Berkeley Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada, mutluluğa daha fazla değer atfeden katılımcıların ironik biçimde daha az mutlu olduklarını, hatta depresyon belirtilerini gösterme olasılıklarının arttığından bahsediyor.
Yine aynı araştırmacılar tarafından yapılan bir başka çalışmada da bir gruba önce mutluluğun önemi hakkında bir makale okutuluyor, daha sonra “mutlu” bir film izletiliyor. Bir başka gruba herhangi bir makale okutmadan sadece filmi izlemeleri söyleniyor. Sonraki süreçte katılımcılar duygularını aktarırken makaleyi okumayan grubun, okuyanlardan daha mutlu bakışa sahip oldukları görülüyor.
Mutluluğu bir zorunluluk olarak değerlendirmenin getirdiği baskıcı ruh hâli, tam tersi duygusal reaksiyonlar göstermeye neden olabiliyor. İnsanın fazla değer atfettiği şeyler karşısında daha kırılgan hâle gelebilecek bir varlık olduğunu unutmamak gerekiyor. Mutluluğu hayatın içindeki deneyimlerden ayrı, her koşuldan yalıtılmış bir nihai hedef olarak değerlendirmenin sakıncalarını unutmamalıyız.
Haz arayışının ötesinde
William Davies’in Mutluluk Endüstrisi kitabında bahsettiği gibi, mutluluk endüstrisinin unuttuğu şey mutluluğun toplumsal süreçlerden ve ilişkilerden ayrıştırılamaz bir konsept olması. Maddi ve sosyal pratiklerden azade, kendini gerçekleştirme ve nihai zevki bulma gibi bir deneyimin illüzyondan ibaret olduğunu kendimize hatırlatmamız gerekiyor. Bu düzlemde, Aristoteles’in mutluluğu haz arayışından ayrı bir şey olarak düşündüğünü belirtmek gerek. Haz arayışı çeşitli zamanlarda kişisel bir tatmin hissiyle gerçekleşse de, mutluluk yalnız ve izole bir biçimde gerçekleştirilemez.
Mutluluğun bir dayatma hâline geldiği bir dünyanın sıkıcılığı bir tarafa, kendi biricikliğimize sıkışıp kalmaktan fazlasına ihtiyacımız var. Kendimize ve çevremize dair sahici fikirler edinmek için öncelikle kolektif kaygıların kaynaklarını daha iyi anlama seçeneğine de başvurabiliriz. Bunun için de öncelikle kendimizi suçlamaktan vazgeçmemiz gerekiyor.
Mutluluğu hayatımızın merkezine yerleştirmeyi bir zorunluluğa dönüştüren anlayış, aynı zamanda bizi başkalarına karşı köreltebilir ve yakınlarımız için kaygılanamaz hâle getirebilir. Dahası, kendi kaygılarımızın kaynaklarına bakışımızı çarpıtıp, çözümlenmesi çok daha zahmetli mental sorunlara yol açabilir.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Bağımlılık denince ilk akla gelenlerden biri alışveriş değil şüphesiz. Ya da spor. Bazen bir hafta boyunca oyun oynamak. Çoğumuz sosyal medyada geçirdiğimiz saatleri sorun olarak bile görmüyoruz. Oysa bağımlılık artık kendini pek çok farklı alanda gösteriyor ve işsizlik, gelecek kaygısı, anksiyete arttıkça bağımlı olduğumuz şeylerin sayısı ve çeşidi de artıyor.

Travma sadece olayın içinde olanların değil, ona tanık edilenlerin de bedenine yerleşir. Çünkü güven duygusunun yıkılışını görmek de insanın sinir sistemine yazılır. Bu yüzden bazı anksiyeteler kişisel değil; toplumsal ve politiktir. Çünkü sürekli alarmda yaşamak politiktir.

Farklı politikaları aynı şekilde uygulayarak liseyi kendi başına değer taşıyan bir yaşam alanı olmaktan çıkarıp üniversitenin bekleme salonuna dönüştürdük. Şimdi çocuklara hangi liseye gireceklerini soruyoruz; dört yıl sonra da hangi üniversiteyi kazanacaklarını soracağız. Déjà vu! Peki üniversite, bu bekleyişin sonunda başlayan bir başka bekleme odası olmasın?

1 Temmuz’da başlayan "Depozitosu Olan Ambalajlar" uygulamasıyla iade edilen her plastik, cam ve alüminyum içecek ambalajı için vatandaşlara 1 TL ödeniyor. Ancak uygulama ile tekrar kullanılabilen ambalajlar sistem dışına itilirken tek kullanımlık ambalajlar yaygınlaşıyor. "Ambalaj tasarımından bağımsız olarak ambalaj atığı sistemi tasarlanamayacağını" belirten Prof. Dr. Sedat Gündoğdu’ya göre 1 TL iade çok düşük, üretilen ürünün yüzde 20’sine yakın bir ödeme yapılması gerekiyor.

Deniz Göktaş, bize mizahın bildiğimiz hâlinin ne olduğunu hatırlattı. Bir zamanlar prime time’da politikacılarla kıyasıya dalga geçildiğini, bunun bir halüsinasyon olmadığını Yedi Uyurlar Mağarası'ndan çıkmış gibi hatırladık. Bu açıdan da Deniz Göktaş’a "sonunu düşünmeyen kahraman" değil, hoşgörünün ve gülüp geçmenin mümkün olduğu zamanların gerçek olduğunu hatırlatan biri gibi yaklaşmak gerek belki de.




