Nehir Tuna ile 'Yurt' üzerine

43. İstanbul Film Festivali’nin büyük ödülü Altın Lale’yi kazanan "Yurt"u yönetmen ve senaristi Nehir Tuna ile konuştuk.
Nehir Tuna ile 'Yurt' üzerine

16 Mayıs - Braun - Pareto
Braun ile birlikte

Kişiselleştirilmiş pürüzsüzlük: Braun IPL Skin i·expert Cildinizin aradığı uzmanı, ondan beklediğiniz özel ilgi ve yönlendirmelere artık evinizin konforunda ulaşabilirsiniz. Braun , kişiselleştirilmiş pürüzsüzlük deneyimi için dünyanın ilk akıllı IPL cihazı Braun IPL Skin i·expert ’i bizlerle buluşturuyor. Nedir? Kişisel bir güzellik uzmanı gibi sizi yönlendiren Braun IPL Skin i·expert , kişisel bakım konforunuzu akıllı ve kolay hâle getiriyor. Kullandığınız süre boyunca alışkanlıklarınızı tespit eden ve size uyum sağlayan cihaz, düzenli kullanımda 3 haftada tüylerde gözle görülür kalıcı azalma ve 1 yıla kadar pürüzsüz cilt vadediyor. Neden önemli? Özel tasarlanan telefon uygulaması siz ürünü kullanırken verdiği geri bildirimlerle sizi yönlendiriyor, akıllı takvimiyle en yoğun anlarınızdan en sakin günlerinize kadar sizin yaşamınıza uygun kişiselleştirilmiş bir bakım planı hazırlıyor. Neler var? Üç farklı başlığıyla hayatınızı kolaylaştırmayı hedefliyor. Kıvrımlı bölgelere uygun standart ; yüz çevresi ve özel bölgeler için hassas ; göğüs ve bacak gibi vücudun diğer bölümlerine kolay ulaşım sağlayan geniş başlık seçenekleri sunuyor. Vücudun en hassas bölgelerine dahi uyum sağlayan iki farklı hassas moduyla cildinizin tüm bölgelerinde kusursuz pürüzsüzlüğe ulaşmanıza yardımcı oluyor. 22 yıllık kullanıma eş değer 400 bin flaş atımı özelliğine ek 5 yıl garanti süresi bulunuyor. Uzun yıllar kişiselleştirilmiş Braun IPL Skin i·expert pürüzsüzlüğünü deneyimlemek için burayı ziyaret edebilirsiniz.

Daha fazlasını öğren

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

43. İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Yarışma filmleri arasında uzun zamandır yolunu gözlediğim bir film vardı: Yurt. Venedik Film Festivali’nin Ufuklar bölümündeki dünya prömiyerinin ardından Türkiye’de Antalya’da açılacağını umduğumuz filmle, festivalin iptali nedeniyle bir hayli gecikmeli buluştuk. Siyah-beyaz, yarı-otobiyografik, 90’larda bir öğrenci yurdunda geçen bu büyüme hikayesini çok seveceğimi sadece vadettiği malzemeden dolayı bile tahmin ediyordum. Öyle de oldu. 

Nehir Tuna’nın ilk uzun metrajlı filminin barındırdığı ve izleyicisine geçirmeyi başardığı duygusal yoğunluk kaya gibi ağır. Dönemin gergin atmosferinin büyüme sancılarına karıştığı, başta görüntü yönetimindeki etkileyici işçilikle görsel olarak da etkilemeyi başaran bu filmin tamamını boğazımda bir düğümle izledim. Festivalin kapanış gecesinde Altın Lale’nin favorime gitmesinin sevinciyle gözlerim bir kez daha doldu. Nehir’le çocukluğunun geçtiği o yurttan kilometrelerce uzakta ama birkaç gün önce Altın Lale’yi kucakladığı salonun biraz ötesinde, Cihangir’de buluştuk. Yurdu ve Yurt’u, geçmişi ve bugünü konuştuk.

Yurt | Kaynak: İKSV

Bundan bir 10-15 sene önce, bir müzik grubunun solisti bana ilk iki albümü arasındaki fark için şöyle demişti: "İkinci albüm hayatının son döneminde olanları kısıtlı bir süre içinde sıkıştırdığın, onlardan beslenerek ürettiğin bir dönemin ürünü ama ilk albüm öyle değil. Hayatın boyunca ne varsa o ilk albümün içine dolduruyorsun." Yurt da senin ilk uzun metrajlı filmin. Filmi izlediğimde hissettiğim duygusal yoğunluk bana bunun epeyce kişisel bir film olduğunu düşündürdü. Otobiyografik ya da yarı-otobiyografik demeyi tercih ediyor musun bilmiyorum ama bu film senin için ne kadar kişisel bir film ve bu filmi ne kadar süredir içinde tutuyorsun?

Kesinlikle yarı-otobiyografik diyebiliyorum, oldukça kişisel benim için. Uzun bir döneme yayıldı yapım ve geliştirme süreci. Tabii ki daha en başından çok kişisel bir yerden başlıyor ama sanırım süreç uzadıkça, geriye dönüp baktıkça ve araya zaman girdikçe benden bir şeyler katmaya da devam ettiğim bir süreç oldu. Evet, ben de yurtta kaldım ve ilk çıkış noktam da orasıydı zaten. Orayı bir gün anlatma fikrim hep vardı. Beni etkileyene, beni ben yapan şeylere dair konuşmak, o dünyayı kurmak, buna dair bir şey yapmak istiyordum. İlk filmim olacağını çok kestirememiştim en başlarda ama böyle bir fikir vardı ve bunun ilk filmime dönüşmesinden dolayı çok mutluyum.

Peki hissettiğin şey bunu dışarı dökme isteği miydi sadece yoksa bunu sinema aracılığıyla dışarı dökme isteği miydi?

Evet, küçük yaşlardan beri sinemacı olmak istiyordum. O yurtta yalnız hissettiğim zamanlarda aslında tek kaçtığım, sığındığım yer hep sinema oldu. Okuldan erken kaçıp, yurda dönmeden önce bir seansa girip film izlemek alışkanlığım olmuştu. Filmlere düştükçe, sevdikçe, âşık oldukça ben de böyle bir şey yapmak istiyorum demeye başladım. Tabii ki bu çok uzun, lise hayatım boyunca devam eden bir histi. 

Üniversite zamanı geldiğinde Türkiye’de sinema okuyacağımı hiç düşünmemiştim; düşünemiyordum zaten, mümkün değildi sayısalcı olduğum için. O yüzden hep sonrasını hayal etmeye, düşünmeye başladım. Ama bunu yaparken de hep bir şeyin olmasını bekliyorsun. O zaman gelmiyor bir türlü; o zamanı değerlendirmeyi bilmek lazım. Kendi kameranla, çok bireysel, çok ufak şeyler yapabiliyorsun ama çok anlamlı, apayrı bir yeri oluyor. Onlar çok öğreticiydi benim için. İlk filmim de mesela siyah-beyaz, Ahmet'le aynı yaşlarda bir çocuğun hikayesiydi ama daha deneysel bir tattaydı. Deneysel diyorum ama bu biraz bilmemekten, çok fazla hikâye kuramamaktan kaynaklanıyor. Hikayeye odaklanıp bir şey anlatma derdine düşseydim oradaki görsel dünyayı deneyimlediğim fırsatı kendime vermemiş olacaktım. 

Bunun cevabı bir imaj da olabilir, yaşadığın bir an da olabilir bilmiyorum; senin o yurtta çok sinematografik bulduğun bir şeyler var mıydı bugüne kadar taşıdığın?

Aklıma en kazınan şey şu: Filmde öyle olmasa da kaldığım yurtla evim çok yakındı birbirine. Kafamı cama yaslayıp evi, evdekileri izlediğimi hatırlıyorum. Onların yaptığı sıradan şeylere bakıyorum; yemek yemelerine, televizyon izleyişlerine... Ailemi özlemle izliyordum. O anlar kafamdan hiç gitmiyor. Ama çok ironik ki filmde kendine yer bulamadı bu görsel deneyim.

Nehir Tuna | Fotoğraf: Deniz Sabuncu

Doğa ile Can Bartu filme nasıl dahil oldu? Oyuncu seçimi sürecinde kafanda fiziksel ya da karakteristik bazı özellikler muhakkak vardı, onlar buna ne kadar uyuyorlar?

Aslında başta kafamda net bir şey yoktu. Sadece çok sevdiğim, izlediğim büyüme hikayelerinden bazılarını, o yaşta olan oyuncuları görsel referans olarak kullanmaya başladım. En başta zaten Ahmet biraz daha küçüktü kafamda, 11-12 yaşlarında—benim de yurda ilk verildiğim zamanlar. Ama ondan uzaklaşmam ve Ahmet'i tam da ergenlik fırtınasının biraz öncesine getirmem gerektiğini düşündüm. Zaman geçtikçe, fiziksel değişimi tam keskinleşmemiş, sakalı-bıyığı çıkmamış gibi bir görünüme evrildi karakter. Böyle bir oyuncu bulmak da çok zor. Tam bulursun, bir ay sonra ya yüzü değişir ya sesi değişir... Çok kritikti. 

Doğa ile 17 yaşındayken tanıştık, filmi çektiğimizde 19 yaşındaydı. Çok doğru bir seçimdi: Gelişimini tamamlamış ama hâlâ baktığında o yaşları çağrıştırabilecek biri. Can Bartu ile ise 2017'de Ayakkabı filmimde de birlikte çalışmıştık. Hakan karakteri için hiç oyuncu aramadık, onunla çalışacağımı hep biliyordum. Ama tabii onun da çok değişmemesi gerekiyordu. Her iki oyuncunun da değişmemesi için dua ettiğim, "N'olur büyümesinler" dediğim bir süreç oldu. Araya bir de pandemi girdi, birkaç sene korkuyla yaşadım. Birilerini bulunca o karakteri giydirmek daha kolay oluyor. Kafanda onların konuşması, sınırları, hareketleri daha üç boyutlu hâle geliyor. Onun öncesinde çok uçuşuyor havada.

Fotoğraf: Deniz Sabuncu

Filmi Nisan'ın son haftasında izledim ve Nisan'da Spotify'da en çok dinlediklerim arasında Burak Kut'tan "Heyecanlıyım" çıktı. Düşün yani ne kadar dinlediğimi... Doğru şarkıyı bulmak için çok uğraştın mı, başka adaylar var mıydı? Çünkü şarkı filmin dönüm noktası denilebilecek bir yerde çalıyor. 

Yolun başında olmak, ergenlik, Ahmet'in sevgi arayışı yolculuğunda babasıyla yaptığı bir şeyi tekrar ediyor olması... Birkaç katmanı biraraya getiren, benim de filmde en sevdiğim sahnelerden biriydi o. Burak Kut'un bu şarkısının sözleri de bir itiraf gibi. Ama bununla birlikte Sezen Aksu'dan da 90'ları ne temsil ediyor diye baktığım, içeriğine göre şarkı aradığım çok oldu. Onlar da beni otomatikman 90'lara ışınlayan işler. Hâlâ da çok severim, çok dinlerim, çocukluğumla özdeşleşmiş şarkılar, ama Burak Kut'ta karar kıldım. Dediğim gibi, sözlerinin o anı çok güzel özetliyor olması en büyük sebep. Hem de kişisel sevgim, saygım, bende uyandırdıkları... Burak Kut bugün de ne söylese, yeni bir şey yapsa ben yine oraya giderim. Öyle bir çağrışımı var bende. Bu seçim de bütün bunların birleşimi. 

Demin söz ettiğim o duygusal yoğunluğun bana geçmesinde görüntü yönetmenliği ve kurgunun da çok etkisi var—ki Florent Herry de Ayris Alptekin de kendi alanlarında Türkiye'deki en iyilerden bence. Onlarla çalışırken bir yönetmen olarak ne kadar kendi hâllerine bıraktın, ne kadar yönlendirdin?

Valla kimseyi kendi hâline falan bırakmadım. (Gülüyor.) Öyle bir şey yok. Ama tabii ki işini çok iyi yapan insanlardan beslenmek, söylediğin şeylerin onlarda karşılık bulması, onların olayı anlayıp, sindirip yeni önerilerle gelmesi beni çok heyecanlandıran şeyler. Hep daha iyisini aramak, seni daha üst seviyeye çıkarmak için çabalayan insanlardı ki bu da çok heyecan verici. 

Florent çok iyi dinleyen ve her zaman yeni fikirler üreten biri. Bütçe kısıtlamasıyla çalıştığın için daha yaratıcı olmaya ya da tüm algılarını açık tutup sorunlara çözüm aramaya odaklı oluyorsun. O kası çok güçlü Florent'in ve çok yardımcı oldu bana. Neredeyse bir yapımcı aurası da var. İş prodüksiyon zorluklarını kişisel çabalarımızla aşma noktasına geldiğinde çok rahat inisiyatif alıp çok yaratıcı kararlar verdik. O anlamda, yapımcı da beni rahat bıraktığında ve bana güvendiğinde güzel şeyler oluyor zaten. Çok güzel bir çalışma şekli bu, özgürleştirici.

Fotoğraf: Deniz Sabuncu

Reha Erdem'in Korkuyorum Anne filmi "İnsanlar ikiye ayrılır..." diye başlar ya, ben de tam o şekilde, insanları da filmleri de "anne sorunları olanlar" ve "baba sorunları olanlar" diye ikiye ayırırım hep. Yurt'un da her tarafından "baba sorunları" fışkıran bir hikayesi var. Filmin tümünü duygusal bir şekilde, gözlerim buğulu buğulu izledim ama bana son darbeyi indirip ağlamama neden olan o sonundaki "Babama..." ithafı oldu. Keza ödül konuşmanda söylediklerin... Ailemizin yaşattığı travmaları böyle başarılara ya da olumlu şeylere dönüştürebilmek bir intikam içgüdüsü mü yoksa krizi fırsata çevirmek gibi mi sence? 

Her ikisi de. Bir şeyler üretirken nereden geldiğini, nasıl bir yerden geldiğini, eğitimini, aileni, büyüdüğün toprakları ne kadar kucaklarsan o kadar sana dair bir şeyler söylüyor oluyorsun. Bence bir o kadar da heyecanlı oluyor. Çünkü hepimiz ayrıyız. Ortak bir şeylerde, ortak bir şarkıda buluşuyoruz belki, belli şeyler bizi aynı dönemlere ışınlıyor ama farklı çağrışımlar yapıyor. Bu da bendeki çağrışımlar ve beni götürdüğü yerler. Beni ben yapan şeyin başlangıcı olan yurda verilme, aileden uzak kalma sürecimin sebebi olduğu için de bunu en hak eden kişi babamdı. Filmle de çok uyumlu aslında. Bireyselleşen, özgürleşen o çocuğun bunu yapabilmekteki en büyük sebebi de babası. O yüzden de çok doğruydu o yazının orada olması. Çok önceden beri yapmak istediğim bir şeydi.

Bir yandan da Hakan'ın hikayedeki varlığını ben hep bir kaçış olarak düşündüm. Hani o bulunmak istemediği yurt ortamında bir çıkış yolu gibi. Kendine yakın hissettiği, birlikte özgürleşebildiği biri gibi. Ama sonradan fark ettim ki aslında onu da biraz hayalindeki, onu hayal kırıklığına uğratmayan babasının yerine koyuyor.  Aralarında o kadar da yaş farkı olmasa bile onu bir baba figürü gibi görüyor belki. Babasıyla olan ilişkisiyle çok paralel şeyler de var. Hayal kırıklığı gibi...

Herkes aslında Ahmet'i görmek istediği gibi görüyor. Yani olduğundan farklı seviyor. Aynı şey sınıftaki kız, Sevinç için de geçerli. İslami bir yurtta kalan Ahmet'i değil, gördüğü ve bildiği Ahmet'i istiyor. Ya da baba da iyi bir Müslüman olan Ahmet'i hayatında tutuyor. Hakan için de bu geçerli. Hakan da Ahmet'i görmek istediği bir yere konumlandırıyor. Ama en sonunda zaten aslında Ahmet en başta babasının ve sonra da diğer insanların sevgisini kazanmak için imkansız bedeller ödemekten vazgeçip "Beni seveceksen böyle sev" tadında bir düşünce yapısına ulaşıyor. 

Hatta orada o dediğim paralellik sürüyor bence, değil mi? Babasının elini kestiği gibi Hakan'a da fiziksel bir zarar veriyor aslında. İçindeki, aslında babasına yönelik olan öfkeyi ona yöneltiyor gibi hissettim ben.

Ben hiç böyle bakmamıştım ama doğru. Bakmamıştım derken, tabii ki yaptığımız her şeyde bu tip benzerlikler, paralellikler kurarak hareket ediyoruz. Sadece bunu hiç bu şekilde ifade etmemiştim.


Yurt Venedik Film Festivali'nde Queer Lion ödülünün adayları arasındaydı. Benzer bir şey iki sene önce Kurak Günler ve Queer Palm ile de olmuştu, bu durum izleyicinin filmden ne bekleyeceğini biraz şekillendiriyor. Farklı bir gözle bakamaya başlayabiliyorsun. Filmde karakterlerin cinsel kimlikleriyle ilgili çok fazla ipucu görmüyoruz aslında ama ben bu filmin neden kuir bir film olduğunu anlayabiliyorum. "Normal" olarak dayatılmış bir düzenin dışına çıkmaya çalışan bir karaktere odaklanması ve "normale" başkaldırılan bir hikaye anlatması benim için yeterli olabiliyor. Bu film senin kuir tanımına göre kuir bir film mi?

Filmdeki ya da filmin havasındaki kuir elementlerin hiçbir zaman işlemek istediğim esas şey olmadığını biliyordum. Ama bir arkadaşlığın evrilmesi sonucu doğan, havada olan, bakışmalarla ya da karakterlerin yan yana dururkenki yakınlığından dolayı filmin atmosferinden hissedilen bir şeydi. Ama bu, Ahmet'in sevgiyi, aşkı aradığı bir hikâye. Her ne kadar bir baba-oğul çatışması üzerine de temellenmiş olsa da bu, Ahmet'in sevgi arayışının hikayesi. Gerek babasından almaya çalıştığı sevgi, gerek okula sonradan gelen kızdan olan romantik aşk arayışı gerekse yurtta bir arkadaşlık, abi-kardeş ilişkisinin arayışı. Bunların hepsini, bu üçünün bir birleşimini Hakan'da bulabildiği, görebildiği, hissedebildiği anlar oluyor. Senin de söylediğin o başkaldırı, zaten filmin en başından beri olan bir şey ve sonlara doğru aslında belki de Hakan'la olan ilişkisinde çok belirginleşiyor.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

NEREDE YAYIMLANDI?

DuendeDuende

BÜLTEN SAYISI

🌷 Nehir Tuna röportajı, Uçan Süpürge günlükleri

Altın Lale ödüllü "Yurt" filminin yönetmeni Nehir Tuna ile röportaj, 27. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nden izlenimler.

17 May 2024

Braun ile birlikte
Yurt | Kaynak: İKSV

YAZARLAR

Emre Eminoğlu

Sinema, kültür, sanat yazarı ve editör. 2021’den beri sinema editörlüğünü üstlendiği Aposto başta olmak üzere çeşitli dijital ve basılı yayınlarda sinema yazıları yazmaya, röportajlar yapmaya ve podcast'ler üretmeye devam ediyor.

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR