Nermin Ülker: 'Bazen ifade etmenin yolu eksik bırakmaktan geçiyor'

Nermin Ülker’in "Dört Köşeli Üçgen: Yerini Bulamamış Cümlelerin Anıtları" adlı sergisi, Filiz Ağdemir küratörlüğünde 16 Ekim-5 Aralık arasında Black Light Gallery’de izleyiciyle buluşacak. Sergi kapsamında Nermin Ülker ve Filiz Ağdemir ile sohbet ettik.
Nermin Ülker: 'Bazen ifade etmenin yolu eksik bırakmaktan geçiyor'

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

Nermin Ülker’in, adını Salâh Birsel'in 1961'de yayımlanan tek romanından alan Dört Köşeli Üçgen: Yerini Bulamamış Cümlelerin Anıtları sergisi, "söylemenin" ödeteceği bedel yüzünden hiç kurulmamış, dile getirilmemiş ve yerini bulamamış sözleri merkeze alıyor. 

Üretim pratiğinde ağırlıklı olarak metal malzemesini kullanan sanatçının bir önceki sergisinde boşluklarla tamamlanan metal heykelleri bu sergide cümlelere dönüşüyor. Ülker, uzun süre taşıdığı sözleri, anıt heykellere dönüştürerek onlara başka bir varlık alanı öneriyor.

Filiz Ağdemir küratörlüğünde 16 Ekim-5 Aralık arasında Black Light Gallery’de izleyiciyle buluşacak sergi kapsamında Nermin Ülker ve Filiz Ağdemir ile sohbet ettik.

Sergi nasıl ortaya çıktı ve şekillendi, sizden dinleyebilir miyiz?

Nermin Ülker: Yazın yaşadığım kaybın ardından hayatla kurduğum ilişki değişti ve kendimi uzun, ağır bir yas sürecinin içinde buldum. Sanat pratiğimde okuduğum kitaplar, gündelik hayatta karşılaştığım olaylar ve anılarım düşüncelerimi tetikler; ardından maketler yapmaya, projeler hazırlamaya başlarım. Bu projelerin birçoğu hayata geçirilmeden, kimseyle paylaşılmadan, gizli günlükler gibi kutuların içinde bekler.

Yakın arkadaşım Filiz Ağdemir, bu yas sürecimde hep yanımdaydı. Sergi fikrini henüz bir mekanımız yokken kendi aramızda konuşmaya başlamıştık. Aslı Hanım’la tanışıp mekanı gördüğümüzde, bu projenin burada olması gerektiğini düşündük. Çünkü her mekanda büyük ölçekli işler üretmek ve sergilemek mümkün olmuyor.

Sergi adını Salâh Birsel’in 1961’de yayımlanan romanından alıyor. Bu başlıktan biraz bahsetmek ister misiniz?

Nermin Ülker: Okuduğum kitapların anılarımı ve düşüncelerimi tetiklediğinden söz etmiştim. Salâh Birsel’in Dört Köşeli Üçgen romanı da benim için böyle bir kitap. Kendisini gözlemci olarak tanımlayan birinin, gözlem uğruna insanların mahrem alanlarına girmesini anlatıyor. Davranışlarını haklı gören karakter, gözlemlerini defterine kaydediyor; zamanla kendi takıntılarının esiri oluyor ve akıl hastanesine düşüyor.

Karakterin saplantılı gözlemciliği, gördüklerini açıkça yazması ve otosansür uygulamaması ilgimi çekmişti. Bir de kaldığı odanın kare mi, üçgen mi olduğu üzerinden mutlak doğruyu sorgulaması… Bunlar, romanın adıyla birlikte zihnimde yeni düşüncelerin ve biçimlerin ortaya çıkmasına zemin hazırladı.

Önceki çalışmalarınızda boşluk önemli bir yer tutarken bu sergide sözler de heykellerinizin bir parçasına dönüşüyor. Dil ile heykel arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?

Nermin Ülker: Bu sergide de boşluk hâlâ önemli bir yer tutuyor. Benim boşluğa hep ihtiyacım var. İnsanoğlu, kendini ifade etmek ve anlaşılmak için farklı ifade biçimleri geliştirmiş. İşaret dili ve Braille alfabesi, semboller ve noktalar aracılığıyla iletişim kurmanın yollarını açıyor. Biz de harfleri, çizgiyi kullanıyoruz.

Benim için heykel, biçimler ve semboller aracılığıyla yeni bir dil icat etmemi sağlıyor. Bu dil yalnızca anlatmak için değil, saklamak için de var. Bazen bir şeyi ifade etmenin yolu, onu bütünüyle görünür kılmaktan değil, eksik bırakmaktan ya da örtmekten geçiyor.

Eserlerdeki sözleri hem görünür kılıyor hem de örtüyorsunuz. Sizce örtmek, sözü korumanın mı yoksa sansürlemenin mi bir yolu?

Nermin Ülker: Bence örtmek; sözü, mahremiyetimi ve sınırlarımı korumanın bir yolu. Kamusal alanda sergilenen sözlerde mahremiyet aramak çelişkili, hatta absürt gelebilir. Ancak bir şeyi görünür kılmak, onu bütünüyle açığa çıkarmak anlamına gelmiyor.

11 yaşımdan itibaren uzun yıllar yatılı okullarda okumanın getirdiği otosansür, çocukluğumda öğrendiğim ve zamanla içselleştirdiğim bir davranış biçimine dönüştü. Hangi sözleri söyleyebileceğimi, hangilerini kendime saklamam gerektiğini zamanla öğrendim. İnsan bazen dışarıdan gelen baskıyı içselleştirerek kendi kendisinin sansürcüsü hâline geliyor.

Bu sergide sözleri görünür kılarken aynı zamanda örtmem, bu deneyimle de ilişkili. Bir yandan söylemek ve görünür olmak, diğer yandan kendime ait olanı korumak istiyorum. Örtmek benim için yalnızca sansür değil; bazen bir sözü korumanın, sınırlarımı belirlemenin yolu. Çünkü sakladığımız şey, her zaman söyleyemediklerimiz değil, kendimize ait kalmasını istediklerimiz de olabilir.

Sergi, görünürlük ve mahremiyet arasındaki gerilime odaklanıyor. Sizce bir sözün saklı kalması da bir ifade biçimi olabilir mi?

Filiz Ağdemir: Elbette, saklamak sanatçının bilinçli olarak seçtiği bir anlatım yolu. Sanatçı sözleri heykele dönüştürürken onları açığa çıkarmak istemiyor. Tam tersine, biçimsel tercihleri sayesinde cümleler çok boyutlu yüzeylerin, geniş boşlukların ve çizgisel gövdenin içine saklanabiliyor. Söz orada, somut, mekanlaşmış; ama seçilemiyor.

Görünürlük ile mahremiyet arasındaki ayrım da tam bu noktada belirginleşiyor. Heykellerde görünür olan şey sözün varlığı; mahrem kalan ise içeriği. Sanatçı ve izleyici arasında paylaşılan bir durum var. İzleyicinin tanıklığı ile sanatçının mahremiyeti arasında sözler var edilebiliyor; sınırları korunan bir paylaşım bu. Sözün varlığını içeriğinden ayırabilmek bence serginin en hassas yanı. Çünkü genelde görünür olmak, her şeyin açığa çıkması gerektiği beklentisi yaratır; ama aslında mesafe hâlâ mümkün. Zaten mesafe yoksa aradaki anlam da çoğalamaz.

Sergideki anıtların kaidesiz olarak zemine yerleştirilmesi anıt kavramına ve izleyiciyle kurulan ilişkiye nasıl bir anlam katıyor?

Filiz Ağdemir: Anıt, toplumun onayladığı bir hafıza biçimi. Hangi kaybın görünür olacağına, kimin yasının tutulacağına ortak bir irade karar verir ve anıt bu kararı yükselterek ilan eder. Sanatçı bu kararı beklemiyor; sözleri kendi dilinde kuruyor ve anıtlaştırıyor. Anıtlaştırmak ve yükseltmek için normalde kaide kullanılır. Kaide heykeli izleyiciden ayırır, ona bakılacak bir mesafe tanımlar. Rosalind Krauss'un da belirttiği gibi, heykel kaidesini yitirdikçe anıtın mantığından uzaklaşır. Nermin Ülker'in heykelleri burada ilginç bir yerde duruyor: Hem anıt hem kaidesiz.  Nasıl? Yerlerini kendi gövdelerinde bulmuş sözler artık bir yere aitler. Evet kaideleri yok, çünkü taşıdıkları sözler hiçbir zaman yükseltilmemiş, kamusal bir sese dönüşmemiş.

İzleyici heykelle aynı zeminde duruyor; ona aşağıdan yukarıya bakmıyor, yanında duruyor, etrafında dolaşıyor. Bu yakınlık sözle kurulan ilişkiyi de dönüştürüyor; izleyici bir ilanın karşısında değil, bir varlığın yanında. Sergide bu yatay ve yanyana düzeni bozan tek yapıt balkonda. O iş içeri gir(e)memiş, caddeye bakan cepheye tırmanıyor. İçerideki cümleler kendi boylarında, yerlerini bulmuş hâlde dururken, eşikte bekleyen bu yapıt serginin en yüksek sesini taşıyor.

Sanatçıyla geçmişe dayanan bir çalışma deneyiminiz var. Sizce bu sergi özelinde Nermin Ülker'in sanat dili nereye evriliyor?

Filiz Ağdemir: Nermin Ülker'in sanatsal üretimleri uzun zamandır ev, pencere, kadın ve mekan imgeleri etrafında, metal malzeme ve boşluk-doluluk ilişkisi üzerinden ilerliyor. Bir önceki kişisel sergisi Gözün Kayıp Oyuğu'nda boşlukla kurulan metal konstrüksiyonlar ilk kez belirmişti. Orada boşluk formu bütünlüyordu; eksik gibi görünen parçalar izleyicinin zihninde tamamlanıyordu.

Dört Köşeli Üçgen'de aynı biçimsel dil sürüyor ama boşluğun görevi değişiyor: Artık boşluk yalnızca formu tamamlamıyor, sözü gizliyor. Söz orada, boşluk içinde yeni ihtimaller üretiyor. Bu bence küçük bir kayma değil, bu biçim dilinin kendi içinde yaşadığı önemli bir kırılma. Sergide heykeller imgeden söze, sözden de mekana doğru genişliyor.

Sanatçının işlerinde ev ve içerisi-dışarısı sorusu hep vardı; bu kez bu soru yapıtların içinden çıkıp mekanın kendisine taşınıyor. Balkondaki yapıtın cepheye tutunması, heykelin binanın bir parçasına dönüşmesi bu açıdan çok anlamlı.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

YAZARLAR

Burcu Dimili

İletişim danışmanı, editör, sanat yazarı.

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende
∙

HİKAYE

Bir neslin geçmişiyle buluşması: Çilekeş 16 yılın ardından yeniden sahnede

Çilekeş, Epifoni Organizasyonu ile 16 yıl sonra orijinal kadrosuyla sahneye döndü. Grup yalnızca eski şarkılarını çalmadı, kolektif bir kitlenin parçası olmamızı da sağladı.

Eda Solmaz

·

12 Eki 2026

Bir neslin geçmişiyle buluşması: Çilekeş 16 yılın ardından yeniden sahnede
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Baş karakterini unutan film: Unabomber

Ted Kaczynski’nin hayatı, sinemanın tekrar tekrar dönmek isteyeceği kadar çok soru barındırıyor. Netflix’te yayımlanan "Unabomber", aynı hikayeye bu kez gençlik yıllarındaki psikolojik deneyler üzerinden yaklaşıyor. Öte yandan filmde Kaczynski’nin üslubu, neyi neden yazdığının önüne geçiyor. Metz’in filmi, kendisine konu ettiği karakterin izlerini takip ederken onunla karşılaşmamak için elinden geleni yapıyor.

Ömer Şentürk

·

12 Eki 2026

Baş karakterini unutan film: Unabomber
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Bibliyoterapi'de bu hafta: Kendini ifade etmekte zorlanan ergenler için kitap reçetesi

Duygularımızı düşünmekle onları ifade etmek arasında sandığımızdan daha uzun bir mesafe var. Hatta bazen düşünmek, ifade etmenin alternatifi hâline geliyor. İnsan kendi zihninde o kadar uzun zaman geçiriyor ki başkalarıyla konuşmak zorunda kalmıyor. Ergenlikte bütün bunlara bir de başkalarının ne düşündüğüne dair hassasiyet ekleniyor. Kendini ifade etmekte zorlanan ergenler için üç kitap.

Aslı Perker

·

09 Eki 2026

Bibliyoterapi'de bu hafta: Kendini ifade etmekte zorlanan ergenler için kitap reçetesi
DuendeDuende
∙

HİKAYE

'Animals' kadrosuyla sohbet: Ayrıcalıklar ahlaki seçimlerimizi nasıl şekillendiriyor?

Ben Affleck’in yönettiği ve başrolünü üstlendiği Animals, bir çocuğun kaçırılması üzerinden sınıfsal ayrıcalığı, ırksal önyargıları ve bir insan hayatına biçilen değeri sınıyor. Filmin yıldız oyuncularla dolu kadrosundan Ben Affleck, Kerry Washington, Adriana Paz, Luis Gerardo Méndez ve Gillian Anderson’a bağlanıp filmden hareketle önyargılar, ayrıcalıklar ve kriz anlarında empati kurmanın sınırları üzerine konuştuk.

Emre Eminoğlu

·

09 Eki 2026

'Animals' kadrosuyla sohbet: Ayrıcalıklar ahlaki seçimlerimizi nasıl şekillendiriyor?
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Emin Hitay: 'Gerçek destek, sanatçının odada kalabilmesini sağlamaktır'

Hitay Vakfı Kurucu Başkanı Emin Hitay’ın 2013’te üç sanat öğrencisini Art Basel’e götürerek başlattığı genç sanatçı destek programı, bugün sekiz ülkeden öğrencileri buluşturan uluslararası bir yarışmaya dönüştü. Emin Hitay’la bir sanatçıya ilk fırsatı vermenin ötesine nasıl geçilebileceğini, uluslararası görünürlüğün sınırlarını ve Türkiye’de gençlerin sanatsal üretimini sürdürülebilir kılmanın yollarını konuştuk.

Deniz Kaynak

·

09 Eki 2026

Emin Hitay: 'Gerçek destek, sanatçının odada kalabilmesini sağlamaktır'