Ortadoğu'da bir perde kapandı ancak oyun sürüyor: Yeni dönemin ipuçları

Suriye’de 13 yıldır süren iç savaşı tam anlamıyla bitirmemiş olsa bile 61 yıllık Baas ve bunun içindeki 54 yıllık Esad rejimini sona erdiren gelişmeler neredeyse ışık hızıyla yaşandı. Esad'ın Moskova'ya kaçmasıyla bir perde kapandı ama henüz oyun sona ermedi. Türkiye'nin yeni dönemdeki olası stratejileri ve yükselen profili.
Ortadoğu'da bir perde kapandı ancak oyun sürüyor: Yeni dönemin ipuçları

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

Suriye’de 13 yıldır süren iç savaşı tam anlamıyla bitirmemiş olsa bile 61 yıllık Baas ve bunun içindeki 54 yıllık Esad rejimini sona erdiren gelişmeler neredeyse ışık hızıyla gerçekleşti. Geçen yıl boyunca, hâkim güç olduğu İdlib’de rejime yönelik bir taarruz başlatmak amacıyla hazırlık yapan, BM tarafından terörist ilan edilmiş ve lideri Golani’nin yakalanması için ABD’nin 10 milyon dolar ödül verdiği Heyet Tahrir eş-Şam örgütü, Ekim ayında bu hamle için Türkiye’den yeşil ışık alamamıştı. Bu kez Ankara tarafından engellenmeyince Halep kentine yönelik saldırısını başlattı. Olayların bundan sonraki akışı kimsenin beklemediği şekilde ve hızda yaşandı. 12 gün gibi kısa bir sürede, bu taarruz sonucu yıkılacağına kimsenin ihtimal vermediği Esad rejimi neredeyse kendisini hiç savunmadan devrildi. Diktatör, ailesiyle birlikte onlarca apartman dairesine sahip oldukları daha sonra ortaya çıkan Moskova’ya kaçtı ve Rusya’ya sığındı. Bir perde kapandı ama oyun henüz sona ermedi.

Sona ermedi zira Maşrek’te yaşanan altüst oluş, 11 Eylül 2001’de el Kaide’nin ABD’ye karşı düzenlediği terör eylemlerinin tetiklediği zincirleme reaksiyonların bugün vardığı nokta diye görülmeli. Saldırılara önce anlaşılır şekilde Afganistan’a saldırarak cevap veren emperyal güç ABD, ağır bir hata işleyerek 2003’te BM kararı olmamasına aldırmadan, sonradan sudan olduğu anlaşılan gerekçelerle Irak’ı işgal etti. Daha kötüsü, nihai hedefi İran’daki rejimi devirmek olan bu savaş, fiyaskoyla sonuçlandı ve ABD bu başarısızlıkla rejimini devirmek istediği İran’ı bölgenin en güçlü ülkesi hâline getirdi.

1982’de İsrail’in Lübnan’ı işgal etmesinin ardından kurulan Hizbullah’ı büyüten İran, bu şekilde o ülkede giderek ağırlığını artırmış ve hem bir Doğu Akdeniz gücü hâline gelmiş hem de en büyük hasmı İsrail’in kuzeyinde onu Hizbullah yoluyla tehdit edecek bir konum edinmişti. İran’ı bölgede dengeleme gücüne sahip tek ülke olan Irak’ta ABD’nin Saddam rejimini devirmesi ancak yerine kendisine yakın bir rejim kurmayı becerememesi o ülkenin de İran’ın etki alanına girmesine yol açmıştı. Tahran, Arap isyanları sonrasında ayakta kalmak için zaten yakın ilişkide olduğu İran’a daha da muhtaç hâle gelen Suriye’deki etkisini de artırınca karadan kesintisiz olarak kontrol edebildiği geniş bir alanda hegemonya kurmuştu. 

Irak ve Suriye gibi iki devlet, Hizbullah, Hamas ve Yemen’deki Husiler ile Irak’taki milislerin de katkısıyla oluşan “Direniş Cephesi” Sünni Körfez ülkeleri açısından ciddi bir tehdit olarak değerlendirilmişti. Dahası Obama yönetiminin İran ile nükleer programı konusunda bir anlaşmaya varması, Obama’nın Körfez’deki Arap ülkelerinin bölgeyi İran ile paylaşmaya hazır olması gerektiğini söylemesi korkuları depreştirmişti. Trump yönetiminin çok farklı yaklaşımı bir rahatlık yaratsa da özellikle İran destekli Husilerin Suudi Arabistan’ın en büyük rafinerisine yaptıkları saldırıdan sonra ABD’nin herhangi bir karşılık vermemesi bu kez de bir güvenilirlik bunalımı yaratmıştı.  

Tüm bu gelişmelerin sonucunda bu ülkelerin bazıları kendilerini korumak amacıyla İsrail ile yakınlaşmış ve bu ülke ile Trump’ın damadının kotardığı İbrahim Anlaşmalarını imzalamalarının önü de açılmıştı. İbrahim Anlaşmaları, Ortadoğu’nun çözül(e)meyen sorunu Filistin meselesini arka plana itiyor; Filistinlileri bir bakıma kaderlerine terk ediyordu. 

Hamas’ın İsrail’i sarsan 7 Ekim saldırısı bu koşullarda yaşandı. 1.200 sivil ve askerin öldürüldüğü, tecavüz ve işkence vakalarının yaşandığı saldırının sonunda Hamas, 250 kadar da rehine almıştı. Stratejik hesabı bu eylemle İbrahim Anlaşmaları'nın son adımı sayılabilecek Suudi Arabistan-İsrail yakınlaşmasını önlemek, Filistin davasının önderliğinin Hamas’ta olduğunu göstermekti. Bunun yanı sıra ve asıl stratejik hedef olarak Hamas liderliği, Hizbullah ve İran’ın yanlarında savaşa katılacağını, Filistin halkının da hem işgal altındaki topraklarda hem de İsrail’in içinde büyük bir isyana başlayacağını umuyordu. 

Bu stratejik hedef gerçekleşmediği gibi, travma yaşayan İsrail toplumunun da büyük desteğiyle İsrail, bu saldırıya pek çok insan hakları örgütünün “jenosid” diye değerlendirdiği yarıya yakını kadın ve çocuklardan oluşan 45 bine yakın Filistinlinin öldüğü, Hamas liderliğinin neredeyse tümüyle yok edildiği, Gazze’deki evlerin yüzde 85’inin yıkıldığı veya oturulamaz hâle geldiği, nüfusun yüzde 90’ının yerinden yurdundan edildiği, kuzey Gazze’nin İsrail ordusu tarafından insansızlaştırıldığı orantısız bir şiddetle cevap verdi. 

Sonuçta Gazze halkı, daha sınırlı bir tepki bekleyen Hamas liderliğinin bu hesap hatası nedeniyle kolayca belini doğrultamayacağı bir darbe de yemiş oldu. Savaşın şiddeti ve Başbakan Netanyahu’nun hapse girme korkusuyla hükümetindeki aşırı sağcı partilere sürekli taviz vermesi, Batı Şeria’daki yerleşimcilerin de saldırganlığının artmasına yol açarak, İsrail sağının yayılmacı eğilimlerinin gem vurulamaz hâle gelmesiyle sonuçlandı.

Hamas, işi bitince İsrail uzun zamandır hazırlandığı Hizbullah operasyonuna döndü. İsmail Haniye, Hasan Nasrallah ve diğer Hizbullah liderlerinin öldürülmesi, Suriye’deki İran hedeflerinin vurulması, İran’ın içindeki eylemler ve saldırılar, Lübnan’da uzun zamandır İran’ın da desteğiyle fazlasıyla ağırlık kazanmış olan örgütün askerî kanadına ciddi darbe vurdu. Lübnan nüfusunun dörtte birine tekabül eden, çoğunluğu Şii Lübnanlı olan grup, ülkeleri içinde mülteci hâline geldi. Birçoğunun köyleri, İsrail bombardımanlarıyla geri dönülemeyecek şekilde yıkıldı. Kendisine yönelik İsrail saldırısında bile cevap veremeyen İran, Hizbullah’a yardım edemedi. Suriye’deki mevzileri ve Hizbullah’a giden ikmal yolları, İsrail hava kuvvetlerince ağır şekilde bombalandı. Tüm bunların sonucunda Suriye’de rejimin de düşmesiyle 2003 Irak savaşı sonrasında şekillenen stratejik durum ortadan kalktı. 

İran geriledi ve İsrail’in tasarladığı bir yeni stratejik gerçekliğin eskizleri ortaya çıktı. Bir bakıma İsrail, Türkiye dahil diğer bölge ülkelerinin hedefi olan İran gücünün kırılmasına neden oldu. Bu hedefe yönelik olarak yıllarca tercih ettiği Beşar Esad rejiminden de vazgeçebildi. Fırsattan istifade, 1974 ateşkes anlaşmasıyla silahtan arındırılmış bölge olan Golan’ın güneyindeki alanı da işgal etti. Çıkmaya da niyetli gözükmüyor. 

Buna karşılık İsrail’in çok istediği, ABD’yi de yanına çekerek gerçekleştirmeyi arzuladığı İran’ın nükleer tesislerini yok etmeye yönelik bir saldırı başka ülkelerce destek görmüyor. Bu tür bir projenin hem Arap devletlerini rahatsız edecek bir durum yaratması hem de özellikle Suriye Kürtlerinin siyasi geleceği hakkında Türkiye’nin vizyonuyla çatışması nedeniyle direnişle karşılacağını varsaymak gerekir. 

Suriye’deki rejimi, Türkiye’nin koruması altındaki İdlib’de örgütlenen, diğer cihatçı örgütleri bastıran ve bölgeyi kontrolü altına alarak bir yönetim yapısı da kuran Heyet Tahrir eş-Şam adlı örgüt devirdi. Örgüt, kendisine iktidar alanı açmak için de özellikle Batılı ülkelere aykırı gelmeyecek bir söylemi, tavrı ve siyaseti benimsedi ancak Batı desteğinin kendi başına istikrar sağlamak hatta şiddeti önlemek için yeterli olacağını düşünmek yanıltıcı olur.

Şam’da cihatçılıktan tövbe ettiğini söyleyen ancak ülkenin toplumsal çoğulculuğuna ne ölçüde saygılı davranacağı tam kestirilemeyen bir iktidarın varlığı, İslamcılığın Ortadoğu coğrafyasında geri püskürtüldüğü bir konjonktüre de aykırı gibi duruyor. Suriye’de laik bir rejim isteyenlerin yaptıkları gösteri, bu ülkenin DNA’sına daha uygun, çoğulculuğu benimsemiş bir rejim arzusunun halen güçlü bir damara sahip olduğunu gösteriyor. Ne var ki 13 yıllık iç savaşın ardından, yaşanmış tüm acıların, katliamların bıraktığı tortunun farklı etnik veya mezhep grupları arasında ahenkli şekilde birarada yaşama imkanlarını kısıtladığını da görmek gerekir. Bunun da ötesinde halen Suriye’deki silahlı milis grupların çoğu, ki bunlara geçen yıl içinde yeniden güç kazanan IŞİD’i de eklemek gerekir, şeriat yanlısı cihatçı yönelime sahipler.

Türkiye'nin pozisyonu

Türkiye, Suriye’deki rejim değişikliğinden kazançlı çıkabilir. Mutlak şekilde Türkiye’ye bağlı değilse de Türkiye’nin desteklediği HTŞ’nin iktidarını konsolide etmesi durumunda komşu ülkedeki etkisinin artacağına kuşku yok. PYD-YPG sorununu da bu yeni konjonktürde çözmek isteyecektir ancak burada gerek ABD gerekse İsrail’in itirazlarıyla karşılaşma ihtimali yüksektir. Fazla öne çıkması Arap devletlerini rahatsız edebilir. O nedenle dikkatli davranılması gerekecektir. Her şeyden önce Suriye’de merkezî hükümetin güçlenmesi ve rakip grupları silahsızlandırması gerekecektir. Keza Suriye’nin yeniden inşası da Türkiye açısından ekonomik bir fırsat kümesi yaratır ancak bunun finansmanının nereden geleceği sorusu da orta yerde durmaktadır. 

Suriye'nin görünümü, bölgesel ve küresel güçler arasındaki dış müdahale ve rekabet nedeniyle daha da karmaşık hâle geliyor. Türkiye, ülkenin kuzeydoğusundaki Kürt Demokratik Birlik Partisi'ni (PYD) ve Kürt liderliğindeki, ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri'ni (SDG) yok etme konusundaki uzun süredir devam eden amacını sürdürürken, kendisini HTŞ'nin önde gelen hamisi ve gelecekteki bir hükümetin temel aracısı olarak konumlandırmak için hızla hareket ediyor ve bu durum, şu anda SDG kontrolü altında olan 40.000 IŞİD tutuklusunun kaderi hakkındaki belirsizliği artırıyor ve potansiyel olarak Suriye'nin geçiş döneminde Kürtleri marjinalleştiriyor.

BAE, Katar ve Suudi Arabistan da dahil olmak üzere Körfez'deki hükümetler, destekleri azalmaya başladığında 2011'den 2016'ya kadar isyancı silahlı grupların destekçileri arasındaydı. Daha yakın zamanda, BAE ve Suudi Arabistan, Ürdün ile birlikte, Esad ile normalleşmenin ateşli destekçileriydi ve uyuşturucu kaçakçılığı, mülteci iadesi ve İran'a bağımlılığı azaltma konusunda işbirliğini teşvik etme umuduyla bölgesel girişimlere yeniden entegre olmasını teşvik ettiler.

Türkiye’nin yükselen profili ve olası stratejisi

Dünya medyası, HTŞ’nin en büyük destekçisi olan Türkiye’nin bu rejim değişikliğinden en kazançlı çıkacak ülke/güç olduğunu savunan yazılar, yorumlar ve söyleşilerle dolu. Bu nedenle İsrail ile Türkiye arasındaki rekabetin sertleşmesini bekleyenler de var. Türkiye’nin Suriye Millî Ordusu dışındaki, tam anlamıyla kontrol etmediği HTŞ ve benzeri gruplara iç savaş boyunca destek vermiş olması, ülkedeki yeni rejim yapılanmasında Ankara’ya önemli bazı avantajlar sağlayacaktır. Zaten gerilla ismi olan Ebu Muhammed El Golani’yi bırakarak asıl ismi Ahmet eş-Şara’yı kullanmaya başlayan, cihatçı kıyafetlerini güzel dikilmiş takım elbiselerle değiştirip traşına da dikkat eden HTŞ lideri de, güç biriktirmeye çalıştığı bu dönemde Ankara’ya sıcak mesajlar vermeye özen göstermektedir.

Ancak İran örneğinin de gösterdiği gibi Ortadoğu’da özellikle Arap olmayan devletler tarafından girişilen hegemonik düzen kurma çabaları işin sonunda başarısız kalmaya mahkumdur. Bu nedenle, iç politika ve kamuoyu heyecanı nedeniyle ve onlara hitap etmek amacıyla başvurulan söylemlerden çok Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın konuşmalarına yansıyan temkinli ve gerçekçi yaklaşımın Türkiye’nin asıl çizgisini oluşturmasını ummak gerekir.

Hakan Fidan hemen tüm söyleşilerinde ve beyanlarında Ankara’nın Suriye sorununda taraf olan Arap ülkeleriyle işbirliğine önem vermesi gerektiğini, herhangi bir emperyal hevesi olmadığını, hedeflerinin Türkiye’nin güvenlik kaygılarını gideren gelişmelerle birlikte Suriye’nin istikrara kavuşması olduğunu söylemektedir. Kaldı ki, Suriye’nin yeniden inşası için gereken en az 500 milyar dolarlık finansmanın Türkiye tarafından karşılanması mümkün de değildir. Zengin Arap devletlerinin katkısı olmadan ve Batılı ülkelerin atabileceği adımlar atılmadan perişan vaziyetteki Suriye ekonomisini rahatlatacak herhangi bir yeniden yapılanmadan söz etmek de anlamlı değildir. 

Türkiye’nin Suriye’deki en önemli güvenlik sorunu PKK’nın uzantısı olan PYD/YPG’nin Suriye Demokratik Güçleri (SDG) çatısı altında ve ABD’nin parasal ve silah desteğiyle ülke topraklarının üçte birini kontrol etmesinden kaynaklanmaktadır. Rejimin düşmesinin hemen akabinde Menbiç ve Tel Rıfat’ı boşaltmak zorunda kalması sonucunda örgütün Fırat’ın batısında bir varlığı kalmamıştır. 

Örgütün kontrol ettiği Fırat’ın doğusundaki Rakka ve Deyrezzor’da ise SDG bileşenlerinden Arap aşiretleri HTŞ ile anlaşarak PYD/YPG hakimiyetine karşı çıktılar. Ankara’nın hedefi PYD/YPG’nin bölgesel hükümranlığının sona erdirilmesi. ABD ise önceliği IŞİD ile mücadeleye verdiğinden, Ankara’nın o işi biz yaparız mesajlarına rağmen Kongre’de de güçlü taraftarları olan PYD/YPG’ye verdiği desteği kesmek istemiyor. Dolayısıyla Suriye’de iki NATO müttefiki farklı güvenlik öncelikleri nedeniyle 2014 yılından beri süren ve aralarında gerginlik yaratan anlaşmazlığı sürdürüyor.

Dışişleri Bakanlığı'nın izlediği çizgi ve benimsediği yaklaşım, Suriye’nin belirsiz geleceğinin gerektirdiği ihtiyatlılığı yansıtıyor. Buna karşılık iç politika nedeniyle Suriye konusunda mangalda kül bırakmayanların varlığı, bugün Suriye’de Türkiye lehinde varolan havanın dağılmasına da yol açabilir. Onun sonuçları ise muhtemelen çok ağır olur. Bu nedenle yazımı Utku Başar’ın Irak işgali ile bağlantılı yazısındaki uyarılara dikkat çekerek bitirmek isterim.

Başar, Emevi Camii’nde kılınan namazlar, Cumhur İttifakı milletvekillerinin sosyal medyada Halep kalesine asılan Türk bayrakları paylaşmaları, bazı yayın organlarında tartışma programlarında Suriye kentlerine Türkiye plaka numaraları vermeler, Yeni Osmanlıcı ve yayılmacı dileklerin ifadeleri, “Suriyeliler 10 yıldır Türkiye’de yaşadıkları için bize hâlâ borçlular” diskuru ve “devrimi sahiplenme çabası”nı kaygı verici buluyor. 

Haklı. Zira gene onun yazdığı gibi Türkiye içinde kamuoyu yaratmaya yönelik çabanın Suriye’deki etkisini çok iyi hesap etmek gerekiyor. Zira bu tavır, Suriye’de mühendisliği büyük oranda İsrail tarafından yapılan bir “zafer”i sahiplenirken geçiş süreci sonunda iç savaş çıkması çok muhtemel ülkenin belirsiz geleceğinin sorumluluğunu da Türkiye’nin üzerine yüklüyor.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

NEREDE YAYIMLANDI?

SpektrumSpektrum

BÜLTEN SAYISI

👋 Savaşlar ve seçimler yılı

2024'e bir bakış ve haftanın öne çıkanları.

31 Ara 2024

👋 Savaşlar ve seçimler yılı

YAZARLAR

Soli Özel

Akademisyen. Kadir Has Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim görevlisi.

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

SpektrumSpektrum

HİKAYE

Başka bir kader yoksa: Çocuklara verilecek cezaların artırılmasının sonuçları ne olabilir?

Bir tarafta çocuğunu kaybetmiş aileler, suç makinesine çevrilmiş çocuklar, çocukları bünyesine alan çeteler; diğer tarafta cezaların ağırlaştırılmasının çok daha fazla çocuğun suça karışmasına yol açacağını, sorunları çözmeyeceğini dile getiren uzmanlar. Tüm bu tartışmaların ortasında iktidar, çocuklara verilecek cezaların artırılmasını içeren bir yasa teklifini TBMM’ye sundu. Peki bunun sonuçları ne olabilir?

Başka bir kader yoksa: Çocuklara verilecek cezaların artırılmasının sonuçları ne olabilir?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Zalim iyimserlik: İktidar, muhalefet ve topluma Anadolu’dan bakmak

19 Mart sonrasında Türkiye’de kurulan yeni siyasal düzen, muhalefeti bütünüyle susturmayı hedeflemiyor. Onu ahlaki bakımdan iktidardan farksız, örgütsel olarak parçalanabilir, yerel aktörleri iktidarın saflarına çekilebilir ve seçim kazansa bile iktidara gelemeyecek bir yapı olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor.

16 Tem 2026

Zalim iyimserlik: İktidar, muhalefet ve topluma Anadolu’dan bakmak
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Ahbap Derneği olayı: Türkiye’de dernek ve vakıflar nasıl denetleniyor?

Kamuoyunda yardım ve bağış kampanyalarıyla adından çokça söz ettiren Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’in deprem bağışlarının kullanımı, şaibeli para transferleri ve usulsüz mali işlemleri hakkında soruşturma başlatılması şu soruyu gündeme getirdi: Türkiye’de dernek ve vakıfları kim denetliyor? Prof. Dr. Murat Batı’ya göre güçlü bir mali denetim yok, ne görev verilen mülki amirler ne de Vergi Denetim Kurulu bu kurumları denetleyebiliyor.

Pelin Cengiz

·

15 Tem 2026

Ahbap Derneği olayı: Türkiye’de dernek ve vakıflar nasıl denetleniyor?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

İstanbul Barosu raporu: Kuyu tipi cezaevlerinde neler yaşanıyor?

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Melisa Gülbaş

·

13 Tem 2026

İstanbul Barosu raporu: Kuyu tipi cezaevlerinde neler yaşanıyor?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Bir bakışın arkası: İzlanda'nın 'ekonomist' başbakanı Kristrún Frostadóttir'i anlamak

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.

Uraz Kaspar

·

12 Tem 2026

Bir bakışın arkası: İzlanda'nın 'ekonomist' başbakanı Kristrún Frostadóttir'i anlamak