

Zingat Uzman ’a soruyoruz: Hayalimizdeki evi satın mı almalı yoksa kiralamalı mı? “ Ne yapmayacağına karar vermek, ne yapacağına karar vermek kadar önemlidir. ” demiş Steve Jobs. Özellikle gayrimenkul arama sürecinde oldukça önemli bir noktaya değinen Jobs’a katılıyor, hepimizin aklında yer etmiş “ ev satın almak mı yoksa kiralamak mı? ” sorusuna yanıt bulmak ve karar aşamasına destek olmak üzere daima yanımızda olan Zingat Uzman’a danışıyoruz . Nedir? ' Oturmayı düşündüğünüz evi satın almak mı kiralamak mı sizin için kazançlı?' sorusuna cevap sunan Zingat Uzman , satın alma bedeliyle kiralama bedelinin ne zaman eşitleneceğini (başabaş noktası) göstererek oturmayı düşündüğünüz ev için hangi kararın avantajlı olduğuna dair sizi bilgilendiriyor. Nasıl hesaplanıyor? Hesaplamada söz konusu konutun satın alma ve kiralama maliyetleri, konutun konumuna ait ortalama fiyat verileri, kaç yıl oturulacağı, peşinat tutarı, güncel kredi vadeleri ve faiz oranları, yıllık enflasyon ve piyasa verilerini kullanan Zingat Uzman, evin satılık veya kiralık olması hâlinde iki farklı algoritmaya başvuruyor ve belirli kabuller ışığında sizin için en doğru sonucu tahmin ediyor. Size her aşamada uzman desteği sunan Zingat ’la hayalinizdeki gayrimenkula ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay.
Daha fazlasını öğren →
EXANTEFinans dünyasındaki tüm önemli gelişmeler ve makro-iktisadi meseleler, derinlemesine bir perspektif ve sebep-sonuç ilişkileriyle her pazartesi ve cuma e-posta kutunda.
Özellikle ekonomik koşulların zorlu olduğu, alım gücünün düştüğü ekonomik kriz dönemlerinde biz iktisatçılar şakayla da karışık olsa “para basılıp vatandaşa dağıtılsa olmaz mı?” tarzı sorulara maruz kalırız. Düz bir mantıkla düşünüldüğü zaman oldukça makul görünen bu fikir, aslında kendi içinde büyük çelişkiler ve handikaplar barındırır. Peki para basıp ihtiyaçları için hanehalkına dağıtmak ekonomik sorunlara çözüm olur mu?
Miktar teorisi
Cevap kısa ve net. Hayır. Para basmak veya para arzını orantısız ölçüde artırmak bir ülkenin ekonomik sorunlarına uzun vadede çözüm getirebilecek bir uygulama değildir. Kısa vadede küçük bir rahatlamaya sebep oluyormuş gibi görünse de uzun vadede çok daha büyük sorunlara yol açacaktır.
Bunu bir örnekle açıklamak gerekirse ekonomik sorunlardan para basma yoluyla kaçmak, vücudunuza saplanmış bir bıçağı aniden yerinden çıkarmaya benzer. Bıçak yerinden çıktığında ani ve kısa bir rahatlama elde edilebilir fakat uzun vadede kan kaybından ölmeniz kaçınılmaz olacaktır.
Bu durumu bir ekonomi teorisiyle açıklamak istememiz durumundaysa en iyi alternatif “miktar teorisi”dir.
M x V = P x Y
Bu eşitlikte M para arzını, V paranın dolaşım hızını, P fiyatlar genel düzeyini, Y ise gayri safi yurt içi hasılayı temsil eder. Klasik teoriye göre paranın dolaşım hızı ve gayri safi yurt için hasıla kısa dönemde sabit kabul edilir. Çünkü bir ülkenin gayri safi yurt için hasılasının artırılabilmesi için uzun vadeli yatırımlar yapılması gerekmektedir.
Bu eşitliğe göre V’nin ve Y’nin sabit kabul edildiği durumda M’de yani para arzında yapılan herhangi bir artış P’yi yani fiyatlar genel düzeyini direkt olarak etkileyecektir. Dolayısıyla para arzını artırmak, fiyatlar genel düzeyinin de artmasına sebep olacak ve reel olarak bir kazanç elde edilememesine neden olacaktır.
Phillips Eğrisi
Para basmanın ekonomiye etkilerini gösteren daha pek çok teori vardır fakat bunların en çok bilinenlerinden biri Beklentilerle Genişletilmiş Phillips Eğrisi yaklaşımıdır.
Phillips eğrisine göre enflasyon ile işsizlik arasında ters orantılı bir ilişki vardır. Yani enflasyonun yükseldiğinde işsizlik azalacak, işsizliğin arttığı durumlarda ise enflasyon düşecektir. Fakat uzun vadede enflasyon da işsizlik oranı da tam istihdam düzeyinde dengeye gelecektir.
Beklentilerle Genişletilmiş Phillips Eğrisi modeli ise para arzında yapılacak olağanüstü bir artışın kısa ve uzun vadelerde nasıl sonuçlara yol açacağını gösterir. Para arzında yapılacak ani ve güçlü bir artış kısa vadede ekonomide işleri canlandıracak ve bu sebeple istihdamın artarak tam istihdam düzeyinin üzerine çıkmasına neden olacaktır. Fakat herkesin eline para geçmesiyle birlikte görülen güçlü talep artışı ve tam istihdam düzeyinin üzerine çıkılması nedeniyle işgücü ücretlerindeki artış enflasyonun da tırmanmasına neden olacak ve ekonomiyi yukarıda gördüğümüz grafikte B noktasına taşıyacaktır. Fiyatlar genel düzeyinde yaşanan düzenli artış, işgücünü rahatsız edecek ve işçilerin zam istemesine neden olacaktır. Yapılan zamların ardından, işgücü maliyetlerinde artış nedeniyle işten çıkarmalar da hızlanacak ve işsizlik oranı eski seviyesine geri dönerek ekonomiyi uzun vadede C noktasında tekrardan dengeye getirecektir. Dolayısıyla para arzında bir artış yapmak uzun vadede işsizliği düşürmemiş, yalnızca fiyatlar genel düzeyinin daha da yükselmesine neden olmuştur.
Alman hiperenflasyonu
Para arzının orantısızca artırılmasının bir felakete sebep olması konusunda akla gelen ilk örneklerden biri 1920’lerin Almanya’sıdır. Almanya hükümeti Birinci Dünya Savaşı’nın ardından üzerine kalan ağır savaş tazminatlarını ödeyebilmek için para bastıktan sonra bu paralarla borç ödemeleri için yüklü döviz satın alımları yaptı. Sonuç ise tam bir felaket oldu. 1919 yılında 48 mark olan USD kuru 1922 yılında 330 mark seviyesine kadar yükseldi fakat bu hükümeti durdurmak için yeterli olmadı.
En nihayetinde hükümet o kadar çok para bastı ki borç ödemesi için döviz alımı yapamaz oldu. Borç ödemelerinin yapılmaması nedeniyle Fransa ve Belçika ordusu önemli bir sanayi bölgesi olan Ruhr’u işgal etti. Bölgedeki fabrikalarda çalışan Alman işçiler işgali protesto etmek amacıyla greve gitti ve hükümet bu insanlara destek ödemesi yapmak için tekrar para basmaya karar verdi. Böylece abartılı tabirle “cehennemin kapıları açılmış” oldu.
Hükümetin ödemeleri gerçekleştirmesinin ardından Alman markı USD karşısında inanılmaz ölçüde değer kaybetti. Bunun üzerine hükümet müdahale etmek adına daha fazla para bastı ve zaman içinde USD/Mark paritesi 7 bin 400’den 4 trilyon 210 milyar seviyesine taşındı. Ülkede tüketici fiyatları her 4 gün içinde ikiye katlanıyordu. 1923 yılının Ekim ayına gelindiğinde ülkede enflasyon %29.500 seviyesine ulaşmıştı. 1922 yılında 160 mark olan bir somun ekmek fiyatı, 1923 yılının sonlarına doğru 200 milyar mark olmuştu.
Ülkede kağıt paradan bol bir şey yoktu. İnsanlar alışverişe el arabaları ile çıkmaya başlamış, hırsızlar ise kağıt paralar yerine el arabalarını çalar olmuştu. Ülkede bir bavul para karşılığında yalnızca bir gazete veya havuç alınabilir hale gelmişti.
Hiperenflasyondan çocukların oyunları bile etkilenmişti. Çocuklar, ebeveynlerinin oyuncak almaya gücü yetmediğinden, para balyalarıyla oynamaya başlamıştı. Bu oldukça uygundu çünkü tepeleme dizilmiş para balyaları bir oyuncaktan daha değersizdi.
Hiperenflasyon sürecinde birkaç kez el değiştiren Alman hükümeti sorunun etkilerini para basımını durdurup, yeni bir para birimi ile marktan 12 sıfır atarak hafifletmeyi denedi ve nispeten de başarılı oldu. Fakat çok gecikilmişti. Kriz döneminde çaresiz kalan öfkeli insanlar bir nevi “kurtarılmak” için radikal gruplara yöneldi ve bu süreç Almanya’nın ve dünyanın felaketi olacak yeni bir dönemin kapılarını araladı.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
EXANTEFinans dünyasındaki tüm önemli gelişmeler ve makro-iktisadi meseleler, derinlemesine bir perspektif ve sebep-sonuç ilişkileriyle her pazartesi ve cuma e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Cumhurbaşkanı Erdoğan EYT düzenlemesinin yakın zamanda meclise geleceğini açıklarken, Borsa İstanbul günü satıcılı tamamladı. Avrupa'da ise işsizlik oranı aynı seviyede kaldı.
10 Oca 2023

YAZARLAR

Emircan Yaman
Piyasalar ve Finans Editörü

EXANTE
Finans dünyasındaki tüm önemli gelişmeler ve makro-iktisadi meseleler, derinlemesine bir perspektif ve sebep-sonuç ilişkileriyle her pazartesi ve cuma e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Fed, üç yılı aşkın aranın ardından politika faizini 25 baz puan artırarak %3,75-4,00 aralığına yükseltti. Yeni projeksiyonlar, 2026 sonuna kadar bir faiz artışının daha gündemde olduğunu, 2027’de ise faizin mevcut seviyesinde kalabileceğini gösteriyor. Yükselen tahvil getirileri ve enflasyon baskısı, Fed’i piyasaların beklediği daha sıkı para politikalarına doğru ittyor.

Finansal piyasalar açısından tarihi bir hafta geçiriyoruz demek sanıyorum abartı olmayacak. İçeride sermaye piyasalarımızda yaşanan sarsıntı, dışarıda tahvil faizlerinin zirveleri zorlamasıyla merkez bankalarının daha güçlü harekete geçmesi, hemen hemen her türlü finansal enstrümanda sert hareketlere yol açtı.

Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), 17 Eylül gün içinde yayımladığı bültende Tera, Pusula, Hedef, Atlas, A1, Pardus ve Bulls olmak üzere yedi portföy yönetim şirketinin kurucusu olduğu, katılma payları TEFAS’ta işlem gören bütün yatırım fonlarını platformda alım ve satıma kapattığını duyurdu. Aynı kararla unvanları tek tek yazılan 130 fonun da SPK tarafından tayin edilecek yöntemle tasfiye ettirilmesine hükmedildi. Peki tasfiye kararı verilen bir fonda yatırımcının payına ve parasına ne olacak?

Serbest fonlarda yatırımcıların parasını ne zaman alacağı, fonun değerleme ve iade koşullarına göre belirleniyor. SPK’nın 28 Ağustos tarihli düzenlemesi, likidite riski kapsamında iade taleplerinin karşılanması için bu koşulların önceden ilan süresi beklenmeden değiştirilmesine izin veriyor. Atlas Portföy’ün DFI fonunda satış işlemlerini aylık değerleme tarihine bağlayan uygulaması da bu hüküm kapsamında yapıldı.

TÜSİAD Başkanı Ozan Diren, Dünya gazetesinden Recep Erçin’e verdiği söyleşide, Türkiye’nin kamu öncülüğünde hazırlanacak ve uygulaması yakından izlenecek 10-15 yıllık sanayi planlarına ihtiyaç duyduğunu söyledi. Türkiye halihazırda beş yıllık kalkınma planları hazırlıyor. Peki planlar ve destekler mevcutken neden yeniden planlamayı konuşuyoruz? Türkiye’nin geçmişte fabrikalar kurarak başladığı planlama deneyiminde ne değişti ve bugün hazırlanacak bir planın üretim kararları üzerinde nasıl bir etkisi olabilir?




